Hans Schnitzler: YAĞMURLUĞUN CEBİNDEKİ KADER
-
Hans Schnitzler: YAĞMURLUĞUN CEBİNDEKİ KADER
Çeviren: Altay Ömer Erdoğan
YAĞMURLUĞUN CEBİNDEKİ KADER*
Makale Yazarı: Peter Filkins
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ocak/ Mart 2018) 33. sayıda yayımlanmıştır.
Heinrich Böll’ün Melek Sustu adlı kitabı 1992’de yayımlandı. Böll, romanı 1947-1949 yılları arasında kaleme almıştı ve onun ilk roman yazma girişimiydi. Bu roman eskizi kırk üç yıl boyunca yayınlanmamış hâlde kaldı ve Böll’ün ölümünden yedi yıl sonra mirasçıları tarafından gün ışığına çıkarılarak okurla buluşması sağlandı. Roman, yalnızca bilimsel bir buluşu değil, aynı zamanda bir sanat eserini de temsil ediyor kendi içinde. Böll’ün bütün yazarlık hayatının ana temalarına (evlilik, din ve iktidarı kötüye kullanma) bir ilk romanda nadir rastlanan şiirsel bir anlatımla daha ilk romanında yer verdiği görülebiliyor. Ayrıca daha ilk romanının satırlarına taşan sağlam düsturu Böll’ü, ta ki 67 yaşında dünyadan ayrıldığı 1985 yılına kadar, savaş sonrası Alman edebiyatının vicdanı olarak tanıtacaktır.
Romanın kahramanı Hans Schnitzler, aynı anda hem geriye adım attığını hem de ilerlediğini hisseder. Savaşta ne yaptığını asla açıklamaz. Melek Sustu, okuru Böll’ün doğum yeri olan bombalarla viran olmuş #Köln şehrine, savaşın son günlerine, #1945 Mayıs’ına götürür. Savaşın yaralarını sarmak, toparlanmak isteyen Almanya’daki açgözlülüğü ve yozlaşmayı da işaret eder. “Bu kitapta savaşı anlatmadım,” der Heinrich Böll. “#Karaborsa ve kokuşmuşluk cenneti olan savaş sonrası dönemi de. Ben yalnızca o günlerin insanlarını, çektikleri açlığı, acıları anlatmak istedim; bir de bir aşk hikâyesini. Savaştan yurduna dönerken bu dünyada ‘#yurt’ diye bir şey olmadığını bilen bir kuşağın suskunluğuna uygun düşen temiz, ama güç bir aşkın hikâyesi bu.” Belgeselden romana dönüşmesi de bu yüzden; yıkıntı insanın içindedir ve aşk geçmişten geleni de, önüne çıkanı da aşmaya eğimlidir.
Hans, Köln’e döndüğünde, ilk ekmeği bir rahibe uzatıyor; oldukça bayat ama bir o kadar tatlı. Hans, kimlik arayışında bir adam, kaldı ki yüzyılın son yarısından fazla tanıdık gelen (anonim) bir profil çiziyor. Aslına bakarsanız, adını yitirmiş. Hikâye başlamadan hemen önce, #WillyGompertz adlı bir Alman çavuş ile üniformalarını değiş-tokuş etmişler ve içinde yaşama hevesi kalmamış Willy bir ateş mangasıyla karşı karşıya kalmayı yeğleyerek ölümü, Hans ise ölümden daha korkunç bir deneyim olan hayatı seçmiştir. #Hayat, daha fazla #cesaret istemektedir. Hans, daha sonra Gompertz’in dul eşi Elisabeth’e üniformasını uzatırken “Kocanız ölümü çaldı” der. “Hızlı ve temiz bir ölüme kavuşamadım, kendisi için almak zorunda kaldı… O iyi bir pazarlık yaptı.”
Yol boyunca, kimlik değiştirir Hans, bombalanmış bir hastanede ölen bir adamın kâğıtlarını ödünç alır. Orada #ReginaUnger adlı birinin unutmuş olduğu yağmurluğu geçirir sırtına ve cebindeki kâğıt parçasında bir adres yazılıdır. Gompertz’in dul eşine üniformayı geri verdikten ve vasiyetini açıkladıktan sonra, Regina’yı bulmayı kafasına koyar. Nüfusun geri kalanı gibi o da açlıktan muzdariptir, ekmek dilendikçe, “asla doymak bilmeyen ama şişmiş gibi görünen” açlığın ateşkes ile kıyaslandığında daha dokunaklı olduğunu görür ve “barışın gelişini bir çöp kutusunun yanı başına oturarak kutlar.”
Yeni doğmuş bebeğini daha yeni kaybetmiş olan Regina, yanında yakınında birine gereksinim duyduğundan bu hezeyan içindeki askeri içeri alır. Burada savaş sonrası için oldukça kasvetli görülüp basılmadığından, Böll’ün Ve O Hiçbir Şey Demedi ile Dokuz Buçukta Bilardo gibi sonraki romanlarının ana hatlarını geniş pasajlara varan boyutlarıyla Melek Sustu’dan aldıklarına tanık olabiliriz. Regina ve Hans hayatta kalmak için savaşırlarken, Elisabeth kocasının mirasının denetimini elinde tutmaya çalışır. Aç insanlara yardımcı olabilmek için mirası kullanmak ister, ancak Gompertz’in isimsiz babası ve kız kardeşinin kocası Profesör Fischer, mülkün kontrolünü ellerine geçirmek için vasiyetnamenin geçerliliğini inkâr etmektedirler.
#Vasiyetname ve Gompertz’ın gerçek ölüm nedenini hakkında bilgi sahibi olan biri, bir tanık, savaş sonrası paranın nasıl kullanılacağı konusunda verilecek mahkeme kararında etkili olacaktır. Hans, her biri için tek ipucunu elinde tutmaktadır, ancak o bütün gücünü Regina ile birlikte olacakları bir sığınak bulmak için harcamaktadır. Onlar ve aşkları hayatta kalacaktır, ama Elisabeth değil; açlığa karşı aşkı yeşertme mücadelesi, birbirinin iç içe geçtiği bir savaş sonrası atmosferinde umut ve umutsuzluk temsilleri biçiminde sahne alıyor; “yıkımın olanca çıplaklığı, metruk bir şehrin ıssızlığında, bombanın soluğu havada asılı kalmış gibi hissettiriyordu.”
Böll, hâlihazırda karmaşık ve genişlemekte olan tablodaki dini anlamı da irdelemek istemektedir. Kitaba adını veren “Suskun Melek” Hans’a ilkin hastanenin giriş salonunda görünür; taş meleğe yakından baktığında yüzündeki gülümsemenin alçıdan olduğunu fark eder. Romanın sonunda, karşılaşılan ikinci suskun melek, ona, bu gülümsemenin acılardan yapılma olduğunu fark ettirecekti. Bu sırada ayakta kalmayı başaran harabe bir kilise keşfeder; rahibi inancını geri getirmiş, Regina’ya duyduğu aşktaki kutsallığı tanımasına ve “acı ve mutlulukla dolu o geçici sonsuzluğu” kucaklamasına yardımcı olmuştur.
Bununla birlikte, Fischer’in yolsuzluğu kiliseyle ilişkilendirilse de, o yüksek kâr getiren dini figürler koleksiyonuna sahip bir Roma Katolik gazetesi editörüdür. Hans ve Regina için papazın Böll’ün sonraki romanlarından Palyaço’da olduğu gibi, evliliklerini kutsallaştırma yönündeki baskısı, kendi başlarına elde ettikleri gerçek hassasiyet ve güvene rağmen kiliseye kötü bir şekilde yansıyabilir. Burada “inanmak” ve ona duyulan gereksinim, ahlaki vecibelerden kaçmak adına ortaya dökülen “anarşik çaba”dan daha ağır gelecektir, oysa açıkça Böll, Fischer ve yaşlı Gompertz gibi adamlar tarafından kontrol edildiğinde bu din tüccarlığının vahametine ve sahtekârlığa dikkat çekmektedir; romanın sonunda mermer melek figürü bu ikisinin kafasına düşecek ve onların küstah kibirlerinin havasını söndürecektir.
“Zaman geçti” diye düşünür Hans, ekmek yoksunluğu ve açlık içinde “Gelip geçen ancak sonsuza kadar sürecek bir rüya”dır hayattan duyumsadığı. Böll’ün çok iyi çizdiği çaresizlik, Alman yayıncıların 1950’de dikkatini çekmemiş olmasına rağmen engin betimleme gücü Melek Sustu’yu zengin bir roman haline getirir; tarih molozunun ortasında anlam vermek için çabaladığımız açlığımızla hâlâ ilgilidir. Heinrich Böll’ün bize armağanı, ustalığının ilk kırıntılarını örnekleyen üslubudur:
(…) Kırık cam parçalarına basarak sağa doğru bir adım attı ve ürktü: kalbi daha hızlı çarpıyordu, titrediğini hissetti: sağda, karanlık kuytu köşede biri duruyordu, hareket etmeyen biri. “Merhaba” gibi bir şeyler söylemeye çalıştı, ama sesi korkudan kısılmıştı ve hızla çarpan kalbi onu engelliyordu. Karanlıktaki varlık hareket etmiyordu, elinde sopaya benzer bir şey tutuyordu –tereddütle ona yaklaştı ve onun bir heykel olduğunu fark etmesine rağmen kalbinin çarpması dinmedi. Daha da yaklaştı ve loş ışıkta elinde zambak tutan, uzun saçları kıvrım kıvrım taş bir melek olduğunu fark etti. Neredeyse çenesi heykelin göğsüne değecek kadar eğildi ve bu şehirde ilk karşılaştığı surata garip bir sevinçle baktı. Yüzü ve saçları siyah ve yoğun bir toz örtüsüyle kaplıydı, kör göz deliklerinden koyu toz yumakları sarkıyordu. Artık kendisi gülümserken, onları dikkatle, hatta sevecenlikle, kenara üfledi ve o yumuşak ovali tozdan kurtardı, birden gülümsemenin alçıdan olduğunu gördü.
(…) Bodruma inen kapıyı aramak için, yavaşça hole doğru döndü. Kalbinin çarpıntısı durmuştu. Bodrumdan gelen boğucu ekşi bir hava yüzüne vurdu. Yavaşça kaygan basamaklardan aşağı indi ve sarımtırak bir karanlığın içinde el yordamıyla çevresine bakındı. Bir yerlerde su damlıyordu; akan su, toz ve molozlarla karışıp, basamakları akvaryumun tabanı gibi kayganlaştırmıştı. İlerlemeye devam etti. Arkada bir kapıdan ışık geliyordu. (…)
Işığın geldiği kapı sonuna kadar açıktı. Demir şamdanın içindeki büyük mumun yanında, lacivert giysili bir rahibe duruyordu. Büyük bir emaye kabın içinde salata karıştırıyordu, yeşil yaprakların hepsi beyazlaşmıştı ve kabın içindeki sosun sessizce çalkalandığını duyuyordu. Rahibe kocaman eliyle yaprakları sessizce karıştırıyordu, bazen sakince toplayıp tekrar kaba koyduğu ıslak yapraklar kenara düşüyordu. Kahverengi masanın yanında, içinde sıcak ve yavan bir koku salan et suyunun olduğu teneke tencere duruyordu. O koku, sıcak su, soğan ve herhangi bir et suyu tabletinin kötü kokusuydu. Yüksek sesle “İyi akşamlar” dedi.
Rahibe ürkerek döndü, kıvrımsız pembe yüzü korku ifadesi taşıyordu, sessizce “Aman Tanrım. Bir asker” dedi. Ellerinden sütümsü sos akıyordu ve yumuşak kollarına birkaç ufak salata yaprağı yapışmıştı…
Tekrar ürkek bir halde “Aman Tanrım. Ne istiyorsunuz ne oldu?” diye sordu.
“Birini arıyorum” diye cevap verdi.
“Burada mı?”
Başını salladı. Bakışları, sağ tarafta, hava basıncıyla kapısı kırılmış olan açık dolabın içine kaydı. Halen menteşelerine asılı duran, parçalanmış kontrplak kapıyı gördü, tabanı ufak boya parçalarıyla kaplıydı. Dolapta ekmek vardı. Çok ekmek. Düşüncesizce üst üste sıralanmış halde, en az bir düzine kahverengimsi, pörsük görünümlü ekmek vardı. Hemen ağzı sulandı: suyu geri yuttu ve düşündü “Ekmek yiyeceğim. Ekmek, mutlaka ekmek yiyeceğim.” Yığının üzerinde daha fazla ekmeği kapattığı sanılabilecek, yırtılmış yeşil bir perde asılıydı.
“Aç mısınız?”
“Evet” dedi.
Rahibe soru sorar gibi salata kabına, ekmek yığınına ve sonra ona baktı.
“Ama üstüne sürecek bir şeyim yok” dedi.
Adam güldü.
Rahibe kırılmış halde “Gerçekten, gerçekten yok” dedi.
Adam “Aman Tanrım, sayın rahibe, biliyorum, sanırım ekmek, bana biraz ekmek verseniz” dedi. Yine ağzı sulandı, geri yuttu ve tekrar kısık bir sesle “Ekmek” dedi.Rahibe rafa doğru gitti bir ekmek aldı, masaya koydu ve bir çekmecede bıçak aramaya başladı. “Tamam” dedi adam, “ekmek el ile de bölünür. Bırakın, teşekkürler.” Rahibe, salata kabını bir kolunun altında, et suyu tenceresini diğer eline aldı. Adam ona yol verdi ve masadan ekmeği aldı. (…)
Aceleyle ekmekten büyük bir parça kopardı. Çenesi titriyordu, ağız ve çene kemiği kaslarının titrediğini hissetti. Sonra dişlerini, eliyle parçaladığı ekmek parçasına gömdü ve yedi. (…)
Bir sandığın üstüne oturdu ve bir parça ekmek daha kopardı. Hâlâ tatlıydı. Bir parça koparınca önce yumuşak olan kopma yerinden ısırıyordu, sonra ısırmaya devam ederken ağzının etrafında ekmeğin yumuşak ve hoş temasını hissediyordu. Öyle tatlıydı ki.
* The New York Times’ın 17 Temmuz 1994 tarihli nüshasında yayınlanan kitap tanıtım yazısı, bu dosya çalışması için dilimize çevrilmiştir.

Sorry, there were no replies found.