HANDAN KENDİNİ ARIYOR…
-
HANDAN KENDİNİ ARIYOR…
HANDAN KENDİNİ ARIYOR…*
Makale Yazarı: Selim İleri
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz / Eylül 2010, 3. sayıda yayımlanmıştır.
Anı kitabı Mor Salkımlı Ev’de Halide Edip Adıvar #1910 yıllarında uzun süren bir hastalık geçirdiğine işaret eder. Bir süre önce, ilk eşi Salih Zeki Bey ikinci kez evlenmeye karar vermiştir. Halide Edip böylesi bir seçimi kabullenemez; iki çocuğuyla birlikte Yanya’ya, babasının yanına gider. Dönüşte “dokuz senelik hayat arkadaşlığını” sona erdirir ve “Nakiye Hanım’ın Fatih’teki evinde” geçici olarak konaklar. Artık hastalanmıştır.
Bu ev, geniş saçaklı, birçok pencerelidir. Sessiz, hayatın durgun akıştığı bir arka sokak. #Romancı, üst kattaki odasından Fatih Camii’nin minarelerini görebilmektedir. Uzun bir servinin koyu yeşil renkle bezediği bu minareleri, mavi gökyüzüne handiyse saplanmış gibi alımlar. Görüntüye, karşıki bahçelerden birinden gelen, bir bostan dolabının dönüşü, tekdüze, tuhaf, ilkel seslerle karışır; dolap durmaksızın döner. Günün belirli saatlerindeyse ezan gizemci yönselmelere çağırıp durur. Fatih, sonradan Peyami Safa’nın da Fatih-Harbiye’de vurgulayacağı gibi, tanrısal inanç yanı ağır basan, kapalı bir semttir.
Hasta bir türlü iyileşemez. Ne var ki, yalnız kadın ve çocukları için #Fazlıpaşa’da bir kira evi tutulmuştur. Halide Edip şimdi yattığı yerden denizi, özellikle akşamüstlerinin kızıl gölgelere, yansımalara boğduğu, “bir su ovası gibi uzanan” görünümü izleyebilmektedir. Yatakta çalışır. Her şeye karşın bir uzaklık hissetmektedir. Duygulanımlarını şöyle tanımlıyor romancı: “(…) o kadın, o üzüntülü loşlukta, bütün maddî ve manevî acıları garip bir iç gülümsemesiyle seyreder dururdu.”
Aynı yabancı kalışı Handan’ın “tahassüsleri”nde de fark ederiz: Handan bütün duygulanışlarında siyah bir perdeye benzer ağırlıklarla boğuşur. Sanki her şey, bütün yaşadıkları, anılar, izlenimler, bir ömre dağılmış, bir talihi etkilemiş rastlantılar, birikimler, saptayımlar artık o siyah perdeyle çevrilmiş; geçmiş gerilerde belirsizleştikçe, ön tasarımda ıssızlık, bomboşluk, kesin bir ruh çoraklığı egemenlik kurmuştur. Handan da hastadır. Eşi Hüsnü Paşa, yeni metresi Mod’la birlikte mutlu yaşarken, Handan’ı öncesiz sonrasız yalnız bırakmaya karar vermiştir…
Handan’ın yaşadığı yıllarda memleketin, çöken imparatorluğun genel görünümü içler acısı, simsiyah ve mahvoluşa o kadar yakındır. #Abdülhamit istibdatı hüküm sürmektedir. Abdülhamit’e karşı birleşenlerin yanı sıra; bir kesim aydın da sorunlara daha felsefî bir düzlemden yaklaşarak şarkla garp arasında yeni dengeler arar. Bir dolu mektubun, telgrafın, raporun, duygu izlenimi yazılarının kotardığı Handan romanı, yerleşik düzenle uyuşamayan bir avuç aydının tarihçesi sayılabilir.
Refik Cemal arkadaşı Server’e yazdığı ilk mektupta, Cemal Bey’in #alafranga kızlarından biriyle evlenmek üzere olduğunu haber verir. Kısa yeldirmeleri, serbest tavırları ve “hızlı İngilizce’leriyle” çevrelerinde ilgi uyandıran bu kızlar, Kuzguncuk tepesindeki büyük evde oturmaktadırlar. Refik Cemal, Neriman’la evlenir. Neriman #Batılı olma konusunda hiçbir iddianın insanı değildir. Öte yandan, onun aracılığıyla tanıdığımız, o, “birçok kızıltılı, açıklı, koyulu, acayip saçları”, “saçlarının renginde büyük büyük gözleri” olan kardeş çocuğu Handan; yalnız memleketin karanlığına değil, insanoğlu üzerindeki her türlü ruhsal baskıya da başkaldıracak kadar değişik, farklı, geleneği yıkmış bir genç kadındır.
Bu albenili genç kadını, biz önce kişisel eşyasıyla sezinleme imkânı buluruz: Cemal Bey’in evinde her şey o kadar düzenli, derli toplu, geometrik, komutalı bir diziliş içindeyken, bir köşede, salonun ezelliğini birdenbire çarpıtan o koltuk! Handan’ın “birkaç ihmalkâr yastık atılmış” koltuğu…
Kimdir Handan? Neriman musiki ve edebiyat sevgisini ondan edinmiştir. Handan sık sık camilere gidip gelmekle birlikte, Tanrı ve din inançlarını estetik bir duyuşla sarmaştırmıştır. Dini sanatlık değeriyle iç içe alımlamak ister. Yine Mor Salkımlı Ev’in tanıklığına başvuracak olursak, aylarca süren hastalığında, Halide Edip’in yalnızca Cuma akşamları Fazlıpaşa yokuşundan geçen kör bir dilencinin yakarışında musiki değerleri duyumsadığını öğreniriz: “İtiraf ederim ki, bütün hayatımda hiçbir musiki sanatçısı ile bu kadar tabiatüstü bir ruh birliği duymuş değildim.” Dilenci, ‘Allah’ sözcüğünü, “en güzel, en uzun boğazındaki nefes tükeninceye kadar” sürdürür.
Handan’ın #günah fikrinden arınmaya daima ihtiyacı vardır. Kendisini henüz görmemiş olan Refik Cemal, bilerek bilmeyerek, bu genç kadının kişiliğinde isyanla arınma tutkusunu hissetmeye koyulur.
Dümdüzdür yaşamı Refik Cemal’in; gündüzleri Hariciye’de çalışır, akşamları Cemal Bey’in köşküne bitişik, ağaçlar altında gizlenen küçük evinde sessizliği, dinginliği tadar. O, imparatorluk başkentini Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil’in kaygılarıyla görmez. Karısı Neriman her zaman sevgi dolu, duru bakışlı gözleriyle karşılar Refik Cemal’i. Neriman her zaman beyaz esvaplar giyer; temiz ve sade salon, beyaz yatak odası her zaman özenle derlenmiş toplanmıştır. Ama bir şey eksiktir: ruhun fırtınaları. Eylûl’ün “beyaz aşk” fırtınası şimdilik Refik Cemal’e yansımamıştır.
Oysa Handan, Refik Cemal’den çok uzakta, henüz o çok genç yaşına karşın ruhun fırtınalarını doludizgin yaşamıştır. Talihindeki acı sırları Refik Cemal sonradan öğrenecektir ya; Handan iki defa şiddetle sevmiştir: Nâzım ve Hüsnü Paşa…
Yakup Kadri, Nâzım’a olan aşkı yalnız düşünsel planda alır; Handan onu “beyniyle” sevmiştir. Hüsnü Paşa’ya yönelik aşkıysa, “sinirlerinden” geçen bir tutku, cinsel yanı mutlaka ağır basan bir ilişkidir. Hüsnü Paşa erkek cinselliğini simgeleyen özellikleriyle etkilemiştir Handan’ı.
Avrupa’ya atanan Refik Cemal, “hayattan azıcık kirlenmiş” #Marsilya’da, nihayet Handan’la tanışır. “Bir kayalığın tepesinde” Notre Dame Kilisesi görünmektedir. Kilisenin deniz yönünde siyahlı bir genç kadın parmaklıklara dayanmış, uzaklara… hep uzaklara bakmaktadır. Yanındaki siyah sakallı adam da, gözlerinde garip parıltılarla, pembe matmazellere. Burada islami töre birdenbire yıkılmıştır.
Handan, Refik Cemal’i “resminden” çıkarır. Bu “ince siyahlı kadın” yüzünü tüller, vualetler gerisine saklamıştır. Ve Neriman’ın kocası, daha o ilk gece, Handan’la Hüsnü Paşa’nın otel odasındaki içli dışlı görünümlerine, biraz göstermelik, teşhirci yakınlıklarına öfke ve kıskançlık duyar. Avrupa’da olmak rahatlığıyla Handan hayli dekolte giyinmiştir. Refik Cemal’le her konuda söyleşir. Hüsnü Paşa bu konuşmalardan bunalmış; başını Handan’ın dizlerine koyar ve genç kadın metafizikten, hayatın bilinmeyen uzaylarından söz açmışken, bir yandan da ete, etin gelgoç çağrısına geri dönmüşçesine, kocasının dudaklarını okşar.
Şimdi Handan’ın mâzisindeki acı aşk serüvenini öğreniriz. Handan, daha yeniyetmeliğinde Nâzım’la günler geçirmiştir. Uzun sarı saçları, mavi gözleri, güzel gövdesiyle Nâzım göz kamaştırıcıdır. Yarı #tanrılaştırılmış bu genç adam, Handan’ın babasının yakın arkadaşı Selim Bey’in oğludur. Abdülhamit’e başkaldırısıyla çevresinde kaygılar uyandırmıştır; kendisini şöyle tanımlayacaktır Handan’a: “(…) ben bir #sosyalist, bir #ihtilâlci, ben hayatı muayyen olmayan bir şeyim. Hattâ yarın bir bomba atmam, öbür gün tevkif edilmem ihtimali daima mevcut.” Nâzım’a göre memlekette belki bir gün büyük olaylar meydana gelecektir: Ateş, kan, duman ve ölümü şimdiden görür gibidir o. Ancak pek çok ölümden geçerek, ülke, yeni ve özgür bir düzene kavuşacaktır.
#List ve #Wagner’i seven Handan, Nâzım’da hem Doğunun hem de Batının felsefesini, sanatlarındaki renkleri, şekil duygusunu senteze ulaşmış bulur. Ona özenir. Nice zamanlar genç adamın etkisi altında kalarak, “bu karanlık ve bedbaht” ülkenin aydınlanabilmesi için çaba harcamayı özler. Handan, toplumla kaybolmayı istemektedir bundan böyle: “(…) ben bir hiç, fakat ruhum her şey olacak!
Bununla birlikte Nâzım’ın gelecek ülküsü Handan’a şaşırtıcı gelir. Sevdiği adam, ülküsünü aşktan üstün tutmaktadır. Gayeyle aşk arasındaki bu çatışma, genç kadını sevdasından soğutur. Handan burada memleket uğruna çalışmaktan çok, kadınla erkek arasındaki sonsuz eşitlik tutkusunu öne çıkarır ve Nâzım’dan ayrılmayı göze alır Ahmet Cemil ne kadar iddiasızsa, bireysel sorunlarda Handan o kadar gözü karadır.
Genç kadın, bocalayışı sonunda, eski bir elçi olan Hüsnü Paşa’yla evlenir. Nâzım’la Hüsnü Paşa arasında en küçük bir benzerlik yoktur: Nâzım ağırbaşlı, #memleketsever, toplumcudur; Hüsnü Paşa hoppa, iktidardan yana, bencildir. Daha çok tensel ihtirasa açık olan bu evlilik başlangıçta mutluluk getirir. İşin tuhafı, Handan, Hüsnü Paşa’nın açık saçık Paris hikâyelerinden hoşlandığını fark eder. İlk yara, Nazım’ın intiharıdır: Hapisteki Nâzım, Handan’a yazdığı mektupta, bir kez daha gayesiyle aşkının aynı ve tek olduğunu hatırlatmış, canına kıymıştır. İstanbul ve aşk burada, ‘öldüren’ şeylerdir.
Handan, Hüsnü Paşa’nın giderek artan çapkınları karşısında, tekrar sanatın ve şiirin kıyılarında gezinmeyi dener. Avrupa’nın büyük kentlerinde —Paris, Marsilya, Londra— aylak bir yaşam süren çift, şimdi, ilginç beraberlikleriyle Refik Cemal’in merakını uyandırmaktadır. Hüsnü Paşa önce opera dansözü Matmazel Juliette’le sevişir. Ardı sıra, oda hizmetçisi Mod’a kadar gelecektir arzu dalgalanışı. Handan donuktur, Nâzım’ı hatırlamak istemez. Bu uzak Avrupa kentlerinde ülkesine ilişkin her şeyi belleğinden silmiş gibidir, #İstanbul’u da unutur.
Fakat yorgun ve bıkkındır. Londra’da National Galery’de #Turner’ın peyzajlarına bakarken ruhunun dinlendiğini söyler Refik Cemal’e. Refik Cemal’le Handan’ın arkadaşlıkları henüz aşktan ve cinsellikten tamamıyla uzak, ruhun fırtınalarının gerisindedir. Zaten Refik Cemal’le Neriman’ın evlilikleri de, geçen zamanda aynı dinginliği korumuş, aynı aile düzeni sürmüştür.
İçteki fırtına ilk önce Handan’da belirir. İsyan, henüz kendi evlilik bağının sınırlan içindedir. Hüsnü Paşa’nın salt maddi ihtiraslar ardında gönül zevkleri araması, bu doymak bilmeyen et iştahı, genç kadını sarsmaktadır. Kocasından şefkat ve arkadaşlık bekler. Boş yere bekleyişi, Handan’daki uçsuz bucaksız sevmek tutkusunu büsbütün kamçılar oysa. Hüsnü Paşa yalnız kendisinin olmalıdır! O kadar ki, siyah sakallı adamın düşkün bir hasta, aklı çalışmayan bir zavallı bile olmasına boyun eğecektir bu uğurda. Hep yitirmek korkusuyla yaşamıştır Handan. Üstelik –sözü Nâzım’a dökmese de–yitirmiştir.
Hüsnü Paşa gülüp geçer. Karısının sevecenlik bekleyişlerini daima daha ileri bir tarihe, yaşlılıkta geçecek uzun bir zamana erteler. Handan’a yazdığı son mektupta, bu tuhaf adam, karısının varlığını çevreleyen aylada hep bir soğukluk, cinsel pervasızlık eksikliği hissettiğini açıkça söyler. Tensel anlamda bir daha ona dönmeyecektir. Oda hizmetçisi Mod, Handan’ı fizik açıdan andırmaktadır. Dahası Mod, biraz bayağı, biraz düşük tavırlarıyla Hüsnü Paşa’nın et iştahını kabartır… Ama Handan… Hüsnü Paşa, “Seni sürükleyip yerlere yatırmak, seni ayaklarımla ezmek, senin başını çamurlara sürüklemek hevesiyle yanıyorum” diye yazar.
Handan bu mektuptan, bu ismi konmamış ayrılık haberlerinden sonra hastalanır. Beynine kan hücum etmiştir. Genç kadın geçmişi hatırlamaz, ya da bambaşka bir düzlemden yaklaşır geçmişe. Aşkları ve doğup büyüdüğü kent belirir. İstanbul bulanık bir aynaya aksetmiştir; mekânlar ve kişiler bulanık aynada içbükey, dışbükey yansımalarla biçim değiştirirler.
Neriman doğum yapacağından, Handan’a Refik Cemal bakar. Hüsnü Paşa, Mod’la sürdürdüğü şehvet macerasından vazgeçmeyecektir. İkisini bir otelin yemek salonunda bulan Server’se Mod’u Handan’la kıyaslar: “Bu, Handan gibi birdenbire adamı canlı bir facia, bir dram, bir antika parça hissi vermiyor.”
Artık anlarız ki, Handan bugüne kadar gerçek duygularını yaşamamış insandır. O trajik kimlik, o uzak ve soğuk duruş, o gizemli varlık humma boyunca, içinde biriktirmiş olduğu bütün çılgınlıkları sayıklar. #Sicilya’nın #Akdeniz’e vergi doğasında mâzisindeki erkekleri hep bir arada hisseden Handan, bilinçdışı özgürlüğünün itkisiyle en sonunda Refik Cemal’e de âşık olmuştur. Ve Refik Cemal, kendi mazbut, saf, handiyse bön evliliğinin tekdüze yaşamasında parçalanmış Handan’ın ihtirasını yanıtlar.
Yasak aşk ancak bulanık hayaller sürdüğünce yaşanabilir. Handan, Refik Cemal’in Neriman’ın kocası olduğunu hatırlayamamakta, ama ilk kez sereserpe sevmektedir. Bu yasak aşka geçmişin sisleri çöker sık sık. Nâzım’ın yakışıklı görünüşü, Hüsnü Paşa’nın kadıncıl kimliği, ülküsel güzellik ve ten ihtirası, Refik Cemal’le yaşanan aşkta iç içe karışır. Gizli bir deftere yazıldığı varsayılan “tahassüsler”inde Handan nihayet etinin ve ruhunun karmaşalarını ifade eder:
“Hararetim vardı, dimağım hasta idi. Orada seviştik; iki insanın bir daha sevişemeyeceği gibi seviştik. Ve şimdi rüyadan uyandım. O rüyayı bir daha göremeyeceğim. Neriman; bak yine hararetim var. Bak yine kalbimde o aşk. Fakat o rüyalar yok. Ne portakal, limon ağaçları ve kestane çiçekleriyle güzel kokulu, sımsıcak, tepeden tırnağa göz kamaştırıcı bir yeryüzü, ne de hıyanetle satın alınan buseler ve bakışlar! Hiç, bir daha güzel rüyayı göremeyeceğim..”
Ağır ağır iyileşen Handan, gerçekliği alımlar alımlamaz, tekrar günah saplantısıyla dolup taşar, yüreğinin isyanlarını bastırır, bu kez vicdan azabının pençesine düşer. Yaşaması için sanki hiçbir sebep kalmamıştır. Korkunç nöbetlerden sonra ölüm gelir, Handan yoktur artık.
Öte yandan son bölüm, muhafazakâr, cemaat ahlakıyla donanmış bir İstanbul’u karşımıza çıkarır. Bağnaz bir komşu aile, Handan’ı yaşadığı hayat açısından mahkûm edecek; bütün o bireysel insani acıların, bastırılmış isteklerin, kalbin o sayıklamalı çarpışlarının, sevecenlikle tensel tutku arasındaki gelgitlerin derin anlamlarını soldurmaya çalışacaktır. Nâzım’m babası Selim Bey’de “kimsenin kimseye işkence etmediği” Tanrı’yı ve inanışın tasavvufî yanını bulmuş olan Handan, şimdi de cezalandırıcı, günahların bedelini ödettiren tutuculuğa terk edilmiştir, ölümünden sonra bile.
Handan, kapalı toplumda yaşayan bir kadının sevecenlik ve ten serüvenine yaklaşımı açısından cesur, öncü bir romandır. Nitekim Yakup Kadri de eserin derin etkisi altında kalarak bir yazı yazar. Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nda. “Hatırladığıma göre,” diyor Yakup Kadri, “bu bir eleştirme değil, bir ilânı aşktı. Kime? Handan’a mı, Halide Hanım’a mı? Bilmiyordum. Herhalde, o yazının sonuna doğru. ‘Bu bir romandan ziyade bir otobiyoğrafyaya benziyor, demekle her ikisini de birbirine karıştırmış oluyordum. Yazımı okuyanların çoğu da buna öyle bir mânâ vermişti. Hattâ, Halide Hanım’ı yakından tanıyan aziz dostum Celâl Sahir, otobiyoğrafya sözünü büsbütün kötüye yorumlayarak benimle selâmı sabahı kesmişti ve çok geçmişten kulağıma değen dedikodulardan anlayacaktım ki, bu sözü kullanmakla, farkına varmaksızın bir pot kırmışındır: Meğer, Halide Hanım ilk evlilik hayatında Handan gibi bedbaht olmuş, aynı ruh krizlerini geçirmiş ve çok bağlı olduğu kocasından ayrılmak zorunda kalmış ve hâlâ da bu durumun acılıkları içindeymiş.”
Handan’ın platonik aşkla cinsel aşkı daima birbirinden ayrı gören, cinsel aşkta günahkârlık bulan geri anlayışa şöyle ya da böyle karşı çıktığını söylemek olasıdır. İlk eserlerindeki (özellikle #Heyûlâ) bazı sahneler dışta tutulursa, Halide Edip bu soruna bir daha eğilmemiştir. Hattâ Handan ve Kalp Ağrısı’ndan sonraki romanlarında aşk, tutku, hele cinsellik giderek bir donukluğa teslim edilir.
Zaten Handan da yalnız hatırlamadığında mutlu olmuştu: “Ben onu seviyorum, körler ziyayı sevdiği gibi seviyorum. O yanımda olmasa bütün hayat vazifelerim duracak zannediyorum. Ne vakitten beri onu seviyorum? Nereden geliyorum? O nereden geliyor? Hayatımda ancak birbirini takip eden güneşli, mesut günler var, bir de bu günlerin saadetini, güneşini yapan Refik Cemal.”
* Bu yazı daha önce Selim İleri’nin Seni Çok Özledim isimli kitabında yer almıştır.
#handan #halideedipadıvar #morsalkımlıev #kadın #aşk #ruhunfırtınaları #selimileri #handanselim

Sorry, there were no replies found.