GECENİN PAROLASI: MANA
-
GECENİN PAROLASI: MANA
GECENİN PAROLASI: MANA*
Makale Yazarı: Çiğdem Sezer
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin Temmuz/Eylül 2011 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştır.
YAZAR, KARAKTER VE OKUR İLİŞKİSİ
“Çıldırmadık. Büyük çoğunluk, çıldırmakla sonuçlanacak bir tepkidense uzlaşmayı tercih etti. Her geçen gün biraz daha eksildik. İnsan ister istemez nerede hata yaptık diye soruyor kendi kendine. Her şey daha farklı olabilir miydi? Kim bilir, belki.” (1)Bu cümleler “sokaktan kovulan” bir kadına; Tara’ya ait. İran’daki Şubat Devrimi sonrası için söylüyor bunları. Benim kahramanım #Mana ise “çıldırmış”tı; çıldırdı! Mana; Ferhunde Hacizade’nin “Gözlerinizden Korkuyorum” (2) adlı romanındaki kadın kahramanlardan biri. “Biri”, sözün gelişi; romandaki anlatıcı, yazar ve Mana öyle iç içe geçmişler ki yazan kim, anlatan kim, Mana onlara hangi mesafede belirsiz… Kâh biri oluyor kâh diğeri. Ama roman boyunca birinin olduğu yerde diğerini de hissedebiliyorsunuz. Hiç değilse yokluğuyla hissettiriyor kendini. Bu durumda da o üçü; anlatıcı, yazar (Ravi) ve kahraman (Mana) iç içe geçmiş benlikler olarak yer alıyor romanda. Roman sanatı açısından görülmemiş bir şey değil bu; yazar ve anlatıcının kahramanla bütünleştiği romanlar yazıldı. Mana’yı bugüne dek yazılanlardan ayrıcalıklı kılan, İranlı olması ve parçalanmış kimliğinin İran’ın yüz yıllardır süren parçalanmışlığını yansıtıyor olması. Mana bir yandan İran’daki politik savrulmaları, dayatmaları benliğinde taşır, onun verdiği acıyı yaşarken, öte yandan da bir kadın olarak dayatılan yaşama biçimi karşısında çaresiz kalır. Bu çaresizlik onu çıldırma noktasına taşıyan son adım olmakla birlikte; Şubat Devrimine gönül vermiş, bunun gerçek bir devrim olacağına sonuna dek inanmış, bu uğurda mücadele vermiş İranlı kadının simgesi olmaklığıyla da çıldırma noktasından geri dönüşü için en ufak bir ışık olsun görmemektedir. “Gözlerinizden Korkuyorum” tam da bu noktada, Şubat Devrimine inanmış bütün İranlıların trajedisidir de denilebilir.
Yazar, romanda Ravi olarak yer alır ki Farsçada bu sözcüğün anlamı “yazan” demek. Mana ise hem kahramanın adıdır hem de simgesel olarak manayı-anlamı işaret etmektedir. Bu yönüyle de roman; yazar ve metin arasındaki ilişkiyi de sorgular. Şöyle der Ravi romanın bir yerinde: “Yaşamım metnin içinde olmuştur hep.” (s.16)
Mana’ya “Bunca yıldır ufacık bir parçanı görebildim. Ne zaman biraz daha ileri gitmek istesem, daha ilk adımda perdelerini öyle kapadın, ışıklarını öyle söndürdün ki zifiri karanlıktan başka bir şey görmedim.” (s. 30) diyen Ravi, kuşkusuz yazar olarak kendinden bile saklamak durumunda kaldıklarından söz ediyordu. Mana’nın yanıtı şöyle olur: “Sen de zihnimi kontrol edebiliyormuş gibi konuşuyorsun.” (s.30)
Yazar’ın Mana’ya söylettiği şu sözler, yazma ediminde yazarın özgürlüğünün kısıtlılığını yeterince anlatmakta: “Sen sanıyor musun ki kâğıda yazılanlar var olmuş olanlardır. Türlü türlü süzgeçten geçmemişler mi? Dahası, kâğıt üstüne gelmiş ki zamanı gelince çeşitli engelleri de aşsın.” (s.31)
Romanın özellikle ilk bölümlerinde yazar-karakter çekişmesi ve daha az olmakla birlikte metin-okur ilişkisi yer almakta: “Bilinçli okurun kendisi hikâyenin gizliliklerinde yol alır ya da başka bir deyişle eseri yeniden yazarak yazarın ve karakterlerin içine girer.” (s.34)
SES, IŞIK VE BAKIŞ
Roman boyunca ses (daha çok müzik olarak) ve ışık başat olarak yer alıyorlar. Kitap daha adıyla bile bakışı, ışığı-ışıksızlığı imliyor: “Gözlerinizden Korkuyorum” Oysa ülkenin sosyo-politik yapısı kadını gölgeye, karanlığa itiyor. O ülke ki tırnakları ojeli diye kadınların ellerini böcek dolu torbalara sokarak onları cezalandıran bir idari yapıya sahip ve kahramanımız tüm bu baskıcı uygulamalardan payına düşeni fazlasıyla alıyor. Henüz küçük bir çocukken Mana, güneşi sevmekle, gölgeden kaçmakla suçlanıp “deli” diye adlandırılıyor. Oysa istediği dağa vuran ışığı görmek, o ışığın ardı sıra gitmek belki de. Ama orada bir kadının dağa vuran ışığın ardından gitmek istemesi bile deli olmak için yeterlidir. Birçok ülkede hatta yer yer bizim ülkemizde de böyledir bu yazık ki. Ne ki İranlı bir kadın için mevcut durum daha trajiktir; çünkü o bu durumu “kendisi” hazırlamıştır bir anlamda. İçinde kadınların da ağırlıklı olarak yer aldığı İranlı aydınlar, Şah rejiminin baskılarına, dayatmalarına ve diğer haksız uygulamalarına karşı büyük mücadele vermiş ve ülkeyi Şubat Devrimine getiren süreçte önemli rol oynamıştır. Ancak, özgürlük talebi ile verilen bu mücadele, Şubat Devriminin gerçekleştirdiği “İslami” düzenlemelerle tersine dönmüş; bir anlamda devrim “kendi çocuklarını yemiş”tir. Kuşkusuz sosyal anlamda bu durumdan en çok etkilenenler de kadınlar olmuştur.Kahramanımız Mana, ışığa, güneşe âşıktır neredeyse. Işık, devrimle kapatılan yolların açılması, özgürlük, hayal edebilme gücü ve diğer pek çok şeydir de. Yaşamak adına özlenen ne varsa güneş ışığına yüklenmiştir ve Mana o ışığın ardı sıra gittiği için çıldırma noktasına gelir.
Tarih yazıcılarına göre Kaçar İmparatoru Ağa Muhammed Han, küçük bir çocukken iğdiş edildiği Kirman kentine yıllar sonra kral olarak geldiğinde halkın gözlerini oyarak bir tepe yaptırmıştır. O tepe ki yüz yıllar sonra bir tam güneş tutulmasının dünyada en iyi gözlemlendiği yerdir. Mana da içsel yolculuğunda, oyulan gözler arasından o tepeye ulaşmaya çalışmaktadır. İmparatorun oyulan gözlerden bir tepe yaptırmış olması reel anlamda inanılır gelmiyor -kesik başlardan tepe yaptırdığını söyleyenler de var-. Ne ki simgesel olarak tam da romanda imlenen bakış-ışık simgelerini yansıtması açısından önemli. İmparator, halkın gözlerini oydurur; çünkü gözler görür ışığı, aydınlığı, güneşi… Işığı görmek, daha öteyi bilme arzusunu doğurur ki devrimin istediği bu değildir. O, kayıtsız şartsız itaat ister. Dünyadaki tam güneş tutulmasının en iyi gözlemlendiği yerin de o tepe olması kuşkusuz bir rastlantı sonucu oluşmaz; gözler oyulursa güneş tutulmuştur ve mutlak karanlık hüküm sürer. Mutlak karanlık mutlak itaati kolaylaştırır. Yazının girişinde sözlerini alıntıladığım Tara’nın da işaret ettiği gibi; direnmek hiçbir şeyi değiştirmeyecekti çünkü bir önceki rejime direnenlerin çabasıyla yaratılmıştı bu durum; kendilerinin hayal ettiği bu olmasa bile. Bu durumda tek seçenek mutlak itaattir. Uyum sağlama sanatına çalışmalıdır bundan böyle. Mana -onunla birlikte yazar da elbette- bu uyum sağlama sanatına ters düştükleri yerde “Gözlerinizden Korkuyorum” romanına başlarlar. Çıldırıp gitmemenin biricik yolu, yaşananları -hiç değilse- aktarmaktır.
MANA BENİM KAHRAMANIM MI?
Elbette ki hayır; gerçek karaktere varmayı sağlayacak bir basamak olarak kabul edilebilir ancak benim açımdan. Doğrusu klişe söyleyişlere kulak asmamakla birlikte, kimilerinin “kadın özgürlüğü” diyerek örtünmeyi savunuyor olmalarını anlamam da bu nedenle olanaksız. Tırnağı ojeli olduğu için elleri böcek dolu torbalara sokulan bir kadın olarak yaşamak nasıl bir duygudur! Bir fantezi ya da abartı değil; yanı başımızdaki bir ülkede olup bitiyor bunlar. Tarihte köklü bağlarımızın olduğu, kültürel pek çok ortaklıklara sahip olduğumuz bir ülkede… Onlar da özgürlük mücadelesi verdiklerini düşünüyorlardı; talepleri, amaçları bu yöndeydi. Ağır bedeller ödediler ama sonunda daha özgür bir ülkede yaşayabileceklerini umduklarından bunu seve seve yaptılar. Sonuç ortada…Doğrusu seçeneksiz yaşamak en zoru olsa gerek ve bu rejimlerde -hele hele bir kadın olarak- seçeneğiniz yok demektir. Üstelik bu durum için verilen mücadelenin bizzat içinde olmak da trajedinin ayrı bir boyutu. Bu anlamda Mana asla benim karakterim değil, olamaz… Ama Mana’yı bu yolculuğa çıkaran yazar, bir anlamda seçeneksizlikten seçenek üretmek gibi bir çaba verdiği için ayrı tutulmalı. Üstelik bu çabayı klasik söyleyişler ve kuru anlatımlarla değil; yer yer şiirsel söyleyişlerle, tarihe ve mitolojiye gönderme yaparak gerçekleştirmesi, estetik hazzı öncelemiş olması da ayrıca anılmalı:
“Dinlersen sağır olasın, sesten, sesten, sessizliğin sesinden.” (s.1)
“Sözcüklerin hürmetini koru” (s.2)
“Ne mırıldanıyorsun?” “Yüreğimin masalını” (s.11)Örnekler kuşkusuz çoğaltılabilir… Ama bu kadarı bile romanın dili hakkında fikir verecektir sanırım. Tam da burada çevirmenin hakkını da teslim etmeli. Romanı dilimize Haşim Hüsrevşahi çevirmiş. Hüsrevşahi, Türk okurları için tanıdık bir ad; onu diğer çevirilerinden, makalelerinden ve şiirlerinden tanıyoruz. Bir de birkaç kez düzenlediği İran-Türkiye Edebiyat günlerinden… Hüsrevşahi’nin her iki dili ve kültürü de iyi biliyor olması çevirinin başarısını da etkiliyor. Böylece hem kendi dilinizde bir romanı okumanın tadını alıyor hem de orijinal dilin ait olduğu kültüre dair bazı ayrıntıları yakalayabiliyorsunuz.
Türkiye-İran Edebiyat günlerinin birinde romanın yazarı #FerhundeHacizade ’yi tanımış, Hüsrevşahi’nin çevirmenliğinde, onunla sohbet etmiştim. Başka birkaç İranlı kadın yazar daha vardı yanımızda. Onlara Türkiye’de kendilerini en çok etkileyen şeyin ne olduğunu sorduğumda, aldığım yanıt içimi acıtmıştı: “Şimdi burada aynı masa çevresinde kadınlı erkekli toplanmış sohbet edebiliyoruz. Bunu ülkemizde yapamıyor olmanın acısını duyuyoruz,” demişlerdi. “Gözlerinizden Korkuyorum” birkaç açıdan okunabilir; dilerseniz yalnızca dil hazzına takılıp gidersiniz, dilerseniz o hazzın altındaki acıyı duyumsar, o acıyla #İran ’ın yakın-uzak tarihine, kadının evrensel trajedisine uzanabilirsiniz. Kendi adıma, sadece dil hazzının ardından gitmiş olmayı dilerdim. Ne ki trajedi okurun gözüne sokulmamakla birlikte, sözcüklere öylesine işlemiş ki duyumsamamak olanaksız.
“Mana benim karakterim değil” demiştim; ama bir kez daha kendime dönüp baktığımda gördüğüm; romandaki anlatıcı, yazar ve kahramanın iç içeliği gibi aslında bizler de kadın olmanın trajedisini yaşı- yor olmakla iç içe geçmişiz. Benim onaylayıp onaylamamam hiçbir şeyi değiştirmiyor; aynı sülaleden geliyoruz; kadınlar sülalesinden ve istesek de istemesek de ortak trajedinin parçalarıyız. Mana, benim çatıştığım kahramanım olabilir mi? Belki…
UYUM
sokaktan kovulan kız kardeşlerim içinaşk mubahtı Ferhunde, bildindi
sonsuz bir geceye girmeden evvel
oysa küçük bir şeydi mutlu olmak
şiraz’dan gelen üzüm
rüzgârda saçının telleri ya da
bütün istediğinhangi kanama sonsuza dek bilsem
anlatırdım ki şimdilik yetersiz bütün bildiklerim
kirman’dan bir adam hazzı hadım
etmişler de kesik başlardan bir tepe
tanrı’nın lanetini üflemek için kentesen küçük bir kadınsın Ferhunde
ağaçların ve Füruğ’un soyundan
kederli rüzgârların bir de
bulanık bir görüntü devrimin cinnetindegöz göze gelmedik
yine de gördüm gözlerindeki mağlubiyeti
uyum sağlama sanatına çalışıyorum
dediydin karşı çıkamadığıma
ve yaşamak diyoruz dünyada bunaküpelerini çıkar
ojelerini ve seni güzel kılan her şeyi
yine de bir günah gibi
giriyorsun hayatın koynuna
sökerek içindeki merdivenleri
Çiğdem Sezer1 Cumhuriyet Dergi 31 Temmuz 1994; “İran’da Kadın Olmak”
2 Gözlerinizden Korkuyorum; roman. Ferhunde Hacizade, Kapı Yayınları, Kasım 2006
Sorry, there were no replies found.