GECE’NİN AYDINLATTIĞI
-
GECE’NİN AYDINLATTIĞI
GECE’NİN AYDINLATTIĞI*
Makale Yazarı: Elif Yılmaz
*Bu Makale Roman Kahramanları Ekim / Aralık 2019, 40. sayıda yayımlanmıştır.
“Yaşayışımız bir gece, hem de karanlık bir gece!”
Ana, Maksim GorkiHenüz kavramların isimleştirilmediği zamanlarda doğdum ben, adım gece. Dünya döndükçe dilden dile dolaştım. Kimine karanlık oldum, kimine sığınak, kimi için de güneşi anlamlı kılan varlık. Ben Gece, herkes tarafından bilinen, anlatılan, görülen ama anlamı kişiden kişiye değişen; ben #Gece, Bilge Karasu’nun kitabında bambaşka bir hâl aldım. Tanımım yıllar boyu değişti, belki de tam olarak kendimi hiç bulamadım. #BilgeKarasu, kendimi bulamayışımı daha da derinleştiriyor kitabında, hatta yer yer okumaktan vazgeçmeme sebep oluyor, anlattığı ben bile olsam. Ama yine de beni kitapta tutmayı, kitapta dolaştırmayı, aklımı karıştırmayı bazen de karışan aklıma tekrar çomak sokmayı ustalıkla başarıyor. Kitabı bırakamıyorsunuz, bırakırsanız bir ucundan tutup çözmeye başladığınız düğüm arka tarafta birikip başka bir düğüme dönüşüyor. Buna gülümsüyorsunuz. Sizi şaşırtıyor. Okuma hevesinizi kırması gerekirken tekrar kitaba bağlıyor, hatta bazen geri döndürüp tekrar okutturuyor. Kitabı yarıda bırakma isteği daima içinizde bir yerde pusuda bekliyor, zor ve çetrefilli bir metin. Yazar, beni anlatmak için #metafor festivali düzenlemiş sanki. Festivalde herkes #maske takıyor. İlk bölümde tanıştığınız anlatıcı bile o bölümün sonuna doğru başka bir anlatıcıya dönüşüyor. N., O., Sevim, Sevinç bütün bu karakterler farklı maskeler takan tek bir insan mı yoksa ayrı ayrı karakterlerin “Gece” söz konusu olunca kim olduklarının bir hükmünün olmayışı mı? Daha da ilginci yazar kafamızın karışacağını biliyor, verdiği dipnotlarla kendi kafa karışıklığından bahsederken aslında okurun bakış açısıyla metne bakıyor. Belki de yer yer bizi sobeliyor. Orada olduğunuzu, kafanızın en az benimki kadar karıştığını biliyorum diyor. Sanki bir de “Gece”, kafa karıştırılmadan anlatılmaz diyor.
#Salinger “Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim…” der ya hani, bu kitabı okurken bunu o kadar çok istiyorsunuz ki, Bilge Karasu ile sizi aynı zamana denk düşürmeyen dünyaya kızıyorsunuz. Gece’nin kendisi olarak ben bile nasıl olur da daha önce kitapla ve yazarla tanışamamışım diye üzülüyorum. Karşılıklı birer çay içmek, bana yüklediği anlamları ve bu anlamların nedenlerini bir de ondan dinlemek nasıl güzel olurdu… Kitabı okudukça kafanızda başlayan gece kitabın sonuna kadar devam ediyor -bunun nedenini de sormak isterdim elbette- öyle ki bir ışık kırıntısı bulduğunuzu zannettiğinizde bile aniden karanlık çöküyor. Bizi geceye hazırlayan gecenin işçileri bile bir yerden sonra gündüzcü diye anılan işçilerle bir tutuluyor. Bu kitapta herhangi bir aydınlık yok. Ben gece, kitabı okurken kendimden ürküyorum. Kitabın içinden çıkmayı, başka türlüsü de mümkün olmalı diyebilmeyi çok istiyorum ama olmuyor. Yazarın kitapta söylediği gibi: “Sabahları güneş yeniden doğar gibi olsa da, gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç.”
“#Dil bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak. Hiçbir ağırlığın, hiçbir gerçekliğin kalmadığı bu yerde.” Yazarın daha kitabın ilk sayfasında söylediği bu cümleler okurunu, #OğuzAtay’ın, “ ‘Önce kelime vardı’ diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil.” cümlesine götürüyor. Çünkü yazar beni, yani “Gece”yi kelimelerle inşa etmeye çalışırken, her şeyi anlatabilmenin ve her şeyi anlattıktan sonra geriye kalanın yalnızca kelimeler olacağının altını çiziyor. Hatta kimi zaman anlatamadığını, tüm bu çabanın neye dönüşeceğinden emin olamadığını söylüyor, büyük bir karamsarlık içinde. Dolayısıyla kitabın öncesinde de sonrasında da hep kelime olacak. “Anlam, dil ve söylemden bağımsız bir şey değildir” der Stuart Hall. Yazar Gece’yi anlatırken olağanüstü bir dil yeteneğini kullanıyor ve beni, Gece’yi bambaşka anlamlar aracılığıyla okuyucuyla buluşturuyor. Tabii ki söylemin içinde yer almayanlar, gizlenenler ve içeri buyur edilmeyenler de var. Bilge Karasu bu konuda haklılığını şu cümlelerle dile getiriyor: “Biraz #gizemli, biraz şiirli bir şey göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duyguları, duyarlıkları, içlilikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklarına inandıkları birtakım çocukluk korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karıştırıp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptır onlara. Açıkça görülecek tutarsızlıklar görülmez, ortaya çıkması istenmeyecek birtakım dolaplar, düzenler, hani biri görüverecek, söyleyecek olsa bile, iftira, karalama, çamur diye yadsınır.” Yazar bizi bu cümlelerle ayrıca Türkiye tarihinin karanlık geçmişine de götürüyor aslında. Hatta kitapta anlatılan ve yavaş yavaş inen gece, yaşanılan ve yaraları hâlâ sarılamayan siyasi olayların kendisi olarak resmediliyor, tabii bu okura çok sezdirilmeden yapılıyor. Yazar kitapta bu resmi çizenleri, çizenlere hizmet edenleri ve resme karşı çıkanları anlatıyor. Beni yani Gece’yi kötü, sarsıcı ve unutulmaz olayların sureti olarak kullanıyor, ona hak vermemek mümkün değil. Fakat yine de içten içe bir aydınlık arayışından vazgeçmiyor. Karakterlerini oradan oraya savuruyor; belirsiz tanımlar, zamansız ve yersiz mekânlarda hayat buluyor. Dahası onun da dediği gibi: “Gecenin ortalığı nasıl kapladığı değil de geceyi hazırlayanların hangi yollardan gittikleri”ni anlatıyor.
Bahsetmeden geçemeyeceğim bir konu daha var. Yazar beni yani Gece’yi aydınlanmanın diğer yüzünü göstermek için de kullanıyor. Modern insanın aklını eleştiriyor, tabii ki bunu yine gizlice, okuruna çok hissettirmeden yapıyor. Siz de bilirsiniz ki modern insanın aklını eleştirmek/anlamak için okunması gereken kitaplar vardır. Theodor W. #Adorno ve Max #Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği kitabı onlardan biridir. Ama belirtmeliyim ki bu kitap çetrefilliği açısından Gece kitabının çok ötesindedir. Yine de Bilge Karasu tıpkı #AydınlanmanınDiyalektiği kitabında olduğu gibi aydınlanmanın diğer yüzünden bahsediyor okurlarına. Ayrıca tıpkı diğer yazarlar gibi Bilge Karasu da kitabında aydınlanmanın içinde yer alan bir paradoksu gösteriyor okurlarına. Hatta göstermek ne kelime, Gece kitabında hayat buluyor bu paradoks, yer yer bir ironiye dönüşerek. Ben Gece, birçok kitapta, hikâyede, efsanede adı geçen kahraman, kimi zaman kötü kimi zaman iyi kahraman, Bilge Karasu’nun kitabında tıpkı Aydınlanmanın Diyalektiği kitabında olduğu gibi, araçsal aklın sonuçları ile hesaplaştırılıyorum. Yazar böyle bir hesaplaşma yaşansın istiyor. Başarıyor da ama sonuç çok değişmiyor. Bütün aynalarda gördüğü yine kendisi, o bütün aynalarda kırılan yine kendisi oluyor.
Henüz kavramların isimleştirilmediği zamanlarda doğan ve Bilge Karasu’nun kitabında bambaşka bir anlam kazanan ben Gece, kitabı bitirdikten sonra yazarla aynı içsel karmaşayı yaşayıp onun şu cümlesini tekrarlıyorum: “Oysa ‘gece’, şişirilmeden de etkili biz sözcük olabilirdi. İçimizdeki hayvanı ürperten…” Fakat yine de yazarın bütün bu “Gece” içinde bizi aydınlatma çabasını olağanüstü bulduğumu belirtmem gerek. Sunuş kısmında Akşit Göktürk: “Çetin metin denecek Gece için belki. Neden olmasın? Hele önce bir okuyalım.” der. Bence çok haklı. Ezber bozan, bildiğini sorgulatan, geriye dönüp kendini tekrar okutturan, yazarının yer yer göz kırpmasına okurunu gülümseten bir kitap Gece. Yazarının çıldırmaktan kurtulmak için yazdığı bir kitap. Geriye tek bir soru kalıyor sanırım, acaba kitap, bütün bu “Gece” içinde yazar için bir kurtuluş oldu mu?
*Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basın ve Yayın Anabilim Dalı, Doktora Öğrencisi.

Sorry, there were no replies found.