Filiz: Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden Romanını Yeniden Okurken
-
Filiz: Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden Romanını Yeniden Okurken
Oktay Rifat’ın “Bir Kadının Penceresinden” Romanını Yeniden Okurken*
Makale Yazarı: Ramazan Teknikel
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin (Ekim/Aralık 2015) 24. sayısında yayımlanmıştır.
Edebiyatımızda sanatçı bir aileden gelme konusunda bir sıralama yapılsa, sanırım ilk sırada Oktay Rifat yer alır. Büyük dedesi Macar Hurşid Bey hem Türk hem Batı müziği konusunda donanımlı ve bestekârdır, dedesi Hasan Rifat Bey de şiirle ilgilenir. Oktay Rifat doğduğu sıralarda Trabzon Valisi olan babası Samih Rifat, şair- yazar- dilbilimci, amcası Ali Rifat ûdi ve besteci, teyzesi Celile Hanım ressam, teyzesi Celile Hanım’ın oğlu ise ünlü şair Nazım Hikmet’tir. Aynı zamanda Fransızca çevirmen Sabiha Hanım’ın eşi, çevirmen Samih Rifat’ın babasıdır.
Oktay Rifat’ın romancılığı, şairliğinin gölgesinde kalmıştır denebilir. Garip Şiiri gibi edebiyatımıza damgasını vuran bir oluşumun üç şairinden biri olması romancılığını gölgelemiştir. Oktay Rifat; romanları, oyunları, denemeleri de olsa o her şeyden önce bir şairdir, önce şair kimliğiyle bilinir. İlk romanı olan Bir Kadının Penceresinden ilk yayımlandığında edebiyat dünyasında yankısı geniş olmuştu. Ancak bu, şiirlerinin yankılarıyla kıyaslanamazdı. Zira edebiyatın çok fazla içinde olmayanlar Oktay Rifat’ın aynı zamanda bir roman yazarı olduğunu bile bilemeyebilirlerdi. Öyle ki daha sonraları çıkan diğer iki romanı Danaburnu ve Bay Lear’ın, Bir Kadının Penceresinden kadar da bir yankısı olmamıştı.
1976’da Bilgi Yayınları arasında çıkan ilk baskısının kapağında, pencerenin arkasında bir kadın resmi, otuz sekiz yıl sonra yeniden okuduğum Bir Kadının Penceresinden’in YKY’deki 3. baskısının kapağında ise bu kez bir kadın figürü yer alıyor. Roman, iki yayınevinin baskı yılları arasındaki zamanda Adam Yayınları tarafından da yayımlanmış.
Oktay Rifat’ın 70’li yılların ortalarında Bilgi Yayınevi’nden çıkan Bir Kadının Penceresinden adlı romanını, o yıllarda bulunduğum Anamur’da bir kitapçıdan almış olabilirim. O sıralarda birçok taşra kasabasında belki bir kitapçı yoktu ama Anamur’da iki kitapçı vardı. İkisinin sahipleri de dost ve sevecen insanlardı. Anamur’a indiğimde ilk uğradığım yer o iki kitapçı olurdu. Birçok ünlü yazarın, Varlık Yayınları Cep Kitapları Dizisi arasında çıkan, o henüz açılmamış sayfalı kitaplarını Muz Oteli’nin üst tarafındaki kitapçıdan almıştım. Anamur’a indiğimde kaldığım Muz Oteli’nin alt tarafındaki tropikal meyve ağaçlarının hemen karşısında ise dönemin birkaç edebiyat dergisinin de bulunduğu Arkadaş Kitabevi vardı. Bir Kadının Penceresinden romanını işte o kitapçıdan almış olabilirim. Bir şeyi iyi anımsıyorum ki romanın bir kısmını o gece kaldığım Muz Oteli’nde okumuştum, hem de kendimi o an romanın geçtiği İstanbul’da düşünerek. Otelde sıkça kaldığım için otelin görevlisi beni kayırıp kaldığım iki kişilik odaya başka müşteri vermemiş olabilirdi. Kapalı yerlerde sigara içmenin serbest olduğu o yıllarda, gecenin ilerleyen saatlerine kadar bir paket tok içimli Yeni Harman sigarasını bitirince, odanın içi dumanla dolmuş olabilirdi. Evdeki tekdüze yaşamdan sıkılan roman kahramanı Filiz’in gecenin geç saatinde evinden çıkıp, genç devrimci sevgilisi Selim’le birlikte olmayı düşleyerek, ağaçların dibinde gezindiğini dahi kurgulamış olabilirdim.
“Bir Kadının Penceresinden”, bazı eleştirmenlerin romanı toplumbilimsel bir kimliğe büründürüyor diye yadırgadığı, gereksiz, zorlama ve roman dışı bulduğu dört buçuk sayfalık bir girişle başlıyor. Romanın başlangıcındaki bu dört buçuk sayfalık toplumbilimsel açıklama romana bir şey katar mıydı ya da gerek var mıydı? Roman okuru bu tür toplumbilimsel bir açıklamayı biraz da bilgiçlik sayarak, bir roman için uygun bulmayabilirdi. Nitekim öyle de olmuş, romandaki bu girişe çokça eleştiri getirilmişti.
“Bir Kadının Penceresinden”de, 1975 İstanbul’unun, Filiz’in dünyası üzerinden görünüşü çizilir. Bir apartmanın bodrum katında yaşayan, maddi yönden orta gelirli kesimin bile altında sayılabilecek üç çocuklu bir aile. Bir gazetede çalışan duyarsız, yarı aydın, vurdumduymaz ruhlu Bedri. Oturduğu mahallede bakkal, manav ve bir iki apartman komşusundan başka bir dünya olduğunu bile düşünmeyen kendi halindeki Filiz ve en büyüğü on iki yaşında üç çocuk. Bedri, ne zaman ne konuşacağı, nasıl davranacağı belli olmayan, eşine karşı duyarsız bir kocadır. Bedri ve Filiz, apartmanın üst katlarında oturan ve hep varsıllıklarıyla böbürlenip, övünüp, şişinen ve bunu her dem kendilerine duyumsatmaya çalışan komşuları Murat’a ve eşi Lebibe’ye karşı hep tepkilidir. Bedri onları sürekli geri kafalılıkla, eğitimsizlikle suçlar:
“Tek bir kitap bulamazsın evlerinde. Gazete bile okumazlar. Şiirdi, resimdi, müzikti kullanmazlar. Aydın düşmanıdır, bu kadar kafasızdır bunlar. Beğeniden yoksun. Her memleketin küçük kentsoyluları kaz kafalıdır, tutucudur, ufak hesapların içindedir ama bizimkilerin eline gerilikte su dökemezler. Bizimkiler üstelik görgüsüz ve geleneksiz. Bir geçmişleri yok, gelecekleri de.” (s. 38)
Türkiye’de kanlı olayların sürüp gittiği, özellikle de üniversitelerde çıkan öğrenci çatışmalarında hemen her gün birkaç ölüm haberinin duyulduğu yıllardır.
“Pilav suyunun kaynamasını beklemek için oturma odasına geçince, Bedri’nin masanın üstüne bıraktığı gazete gözüne ilişti. Yine karışıklıklar olmuş, iki kişi ölmüş, birçok insan yaralanmış, altmış kişi tutuklanmış Diyarbakır’da…” (s. 56)
Filiz, besleme bir aileden gelen, büyük düşleri olmayan, kendi halinde bir eş, bir annedir. Duyarsız kocası Bedri’yle aynı çatı altında yaşamaya sanki zorunlu kılınmış sessiz yaradılışlı bir eştir. Bir gazetede çalışan Bedri’nin, gecenin geç saatlerinde eve gelirken cebinde rakı şişesi eksik olmaz. Filiz’i de kimselerden kıskanmaz, öyle ki, çocuklarını ve Filiz’i kendisinin çalıştığı gazetede geçici olarak çalışan devrimci genç Selim’le birlikte Gebze’ye gönderirken bile yanlarında gitmeyi düşünmez. Bedri’nin yarattığı duygusal boşluk Filiz’i, evli olan Selim’le bir yakınlığa, giderek yasak bir aşk yaşamaya iter. Bedri’nin çalıştığı gazetede az bir ücretle çalışan Selim, Filiz’in düşlerindeki bir erkektir. Aslında Filiz, Selim’e gönlünü kaptırmış değildir; kocasının bıraktığı duygusal boşluktur onu bu yasak birlikteliğe iten. Bedri’nin bu vurdumduymazlığına bir çeşit tepkidir. Bu yasak aşk, Bedri için sanki gerçeği öğrense bile pek de umurunda olmayacağı bir durumdur. Filiz’i bu yasak aşka sürükleyen neden belki de kocasının bu duyarsızlığı ve vurdumduymazlığıdır.
“Kocasının bu delikanlıyı peşine takıp evine getirmesini, daha hava kararmadan rakıya oturmalarını hoş karşılamıyor. Vardır böyle huyları Bedri’nin, olmayacak işler yapar. Ellerinin kanı çekilmiş, parmak uçları soğumuş. Bir yabancının eve gelmesinde her zaman heyecan veren bir şey var.” (s. 67)
Filiz, Selim’le olan ilişkisini kocası ve üç çocuğuna rağmen sürdürür:
“Selim insana pek bakmıyor, bakarsa çekinmeden bakıyor, diye düşünmüştü. ‘Bakınca bütün İstanbul’la birlikte bakıyor.’ Bedri’ye sorarsan bütün Anadolu’yla birlikte bakıyor diyebilirdi. Ama İstanbul küçük bir Anadolu’ydu, şimdi Anadolu’nun doğusundan, batısından, güneyinden, kuzeyinden gelmiş insanların kaynaştığı bir panayır, bir ırgat pazarı.”
Filiz, Selim’le olan ilişkisini aslında kocasının da bildiği, ama ses çıkarmadığı duygusuna da kapılır.
Varsıl bir semtte bir konakta oturan hâli vakti oldukça iyi olan Bedri’nin ablası Remziye, ablasının eşi Nuri, hep varsıllıklarıyla böbürlenip Bedri’yi çileden çıkarırlar. Aile içi tartışmalarında da hep Bedri’den arabulucu olmasını isterler. Yine, daha önce gösterişli bir yaşamı olan, ancak eşini kaybettikten sonra yoksul düşen komşuları Ermeni dul Madam Seta ve kızı Anasis romanda yer alan diğer kişilerdir. Madam Seta; kızı Anasis ve ilerde damadı olacak gençle bir olarak, kör birini bulup varsıl mahallelerde apartmanları dolaşarak, acındırıp dilenirler. O dönemde dilenme hiç değişmeyen, hep kanayan bir yaradır. Ev sahibinin uyarılarına aldırmayıp, evde çok sayıda kedi köpek besleyen Madam Seta, ev kirasını da ödeyemeyince, icra yoluyla evden çıkarılıp eşyaları sokağa dökülür. Yine yakın arkadaşları Nüvit’in nedeni bilinmeyen şekilde ölümü roman içerisinde Bedri’yi ve yakın arkadaşlarını sarsan olaylardandır.
Filiz’in bakkaldan, manavdan alışveriş yaparken pirincin, barbunyanın, domatesin kesekâğıdına konması, yetmişli yılları resmediyor. Bakkalın, manavın kesekâğıdı kullanımı ve yazlık sinemalar olmasa ve de eğer iki binli yılların bu çılgınca iletişim araçlarını da hesaba katmazsak İstanbul’un o yıllarının görünümü değil de, 2015 yılının bir görünümü diye de okunabilir. 70’li yılların önemli romanlarından biri olan, toplumsal, siyasi, etik değerler çerçevesinde oluşan roman, Filiz’in dünyasının elverebildiği ölçüde bir bakış açısı oluşturuyor.
Selim İleri, Oktay Rifat’ın 100. doğum yıldönümü nedeniyle, 15 Mart 2014 tarihli Zaman gazetesinde yer alan bir yazısında #BirKadınınPenceresinden romanı için şu görüşlere yer verir:
“1976 tarihli Bir Kadının Penceresinden bizi bugünlere getiren, toplumsal/bireysel görüngeden değerlendirilmiş, göz kamaştırıcı ve hüzün yüklü Türkiye panoraması; öyle sanıyorum ki, gerçek okurunu yarınlarda bulacak. Bu romandaki Boğaziçi sahil camii sahnesi gerçekten bir başyapıta yaraşıyor.”
“Bir Kadının Penceresinden”in ilk baskısının arka kapak yazısında şu açıklama yer alır:
“Türk şiirinin büyük ustalarından Oktay Rifat, Bir Kadının Penceresinden ile, edebiyatın şimdiye kadar eser vermediği bir alanına yaklaşıyor. Kendisini soluk soluğa okutan bir romanlaştırma ustalığıyla yazılmış bu ilk romanında, ünlü ozan, tadına doyulmaz Türkçesiyle 12 Mart sonrasının gerilimli havasında evliliğini belirli bir aydınlar ortamında sürdürüp çocuklarını büyüten bir kadının genç bir devrimciyle aşkını anlatıyor. İlk bakışta, birkaç kişinin çevresinde dönüyormuş izlenimini uyandıran bu ilginç roman, ilerledikçe, çetrefil bir iç ilişkiler sürecini geliştirerek, belirli bir toplumun, Türk toplumunun toplumsal dramını somutlaştırıyor: Bu, ileriye doğru bir şeyler yaparak sıçramak isteyen genç kuşakların heyecanlı gözüpekliğiyle, devrimciliği kişisel başarısızlıklarının çeşitli yanlarını örtbas etmek için soyut, daha çok lafa dayanan bir entelektüel oyun haline getiren aydınların dramıdır.”
Filiz, Selim’le olan yasak ilişkisini kocası ve üç çocuğuna rağmen sürdürür. Kendini hiçbir zaman da kocasını aldatmış biri olarak hissetmez. Filiz, sanki biraz da Gustave Flaubert’in, Madame Bovary romanındaki Emma’yı anımsatır gibidir. Ancak iki başkalıkla: Birincisi; yüksek ülküleri ve aşırı gösteriş tutkusu olan Emma’nın tam tersine, oldukça alçakgönüllü ve büyük ülküleri olmayan bir #Filiz. İkincisi ise, Emma Bovary, iyi kalpli kocasına rağmen eşini aldatıyordu, oysa Filiz’in kocası ne yapacağı, ne konuşacağı pek belli olmayan, hatta dengeli bile sayılmayan, eşine karşı duyarsız biri. Aslında Filiz’in karşısına devrimci genç Selim çıktı da yasak aşk yaşıyor diye bir durum da yok. O, kocası Bedri’nin dolduramadığı duygusal boşluk nedeniyle sürdürmektedir bu yasak ilişkiyi. Selim tüm dünyasını doldurmuştur Filiz’in. Neye baksa Selim’i görmektedir; evlere, geceye, ağaçlara, denize, gökyüzüne, hatta kocası Bedri’ye bakarken bile…
* #OktayRifat, Bir Kadının Penceresinden, YKY, 3. baskı, İstanbul, 2014

Sorry, there were no replies found.