Feride: AŞK YÜZÜNDEN DAĞLARI AŞMAKTAN BÜYÜK ONUR YOKTUR
-
Feride: AŞK YÜZÜNDEN DAĞLARI AŞMAKTAN BÜYÜK ONUR YOKTUR
AŞK YÜZÜNDEN DAĞLARI AŞMAKTAN BÜYÜK ONUR YOKTUR*
Makale Yazarı: Feride Çetin
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/ Eylül 2017, 31. sayıda yayımlanmıştır.
Kendi varlığından vazgeçerek bir başkasının varlığı ile bütünleşme hali, saplantılı âşık roman kahramanlarının gözde olduğu 19. yüzyılda en parlak dönemini yaşamış. #Çağdaşlaşma çabasındaki toplumlar, kentlere hücum eden kalabalık ve iç savaş kalıntıları arasında can çekişen insanlar… Beter bir #yönsüzlük hissinin hâkim olduğu o dönemde doğunun çoktan bildiği, batının ise yeni yeni keşfettiği bir hassasiyet mevcut. Hızla sanayileşen düzende, yalnızlığı bir başkasının hayali ile dindirmenin saçmalığı göze sokulsa da #romansanatı direnmiş. İki can arasındaki esrarlı bağlara hayretle yaklaşanların, #karasevdaya tutulanların sonunda mutlak bir başka varlığa adanmasının cazibesini anlatmış inatla. Ömrünü tek bir kişiyi hayal ederek geçirenlerin parlaklığını kastediyorum. Sonraki asırda sinema sanatı da romandan bu çekici malzemeyi ödünç almış. #Aşkuğruna türlü maceraya göğüs gerip sonunda ondan daha büyük bir şeye kavuşmak her daim ilgi çekmiştir, diyeceksiniz. Haklısınız, teknolojik robotlara döndüğümüz buzul bugünlerde dahi bize yaşam sevinci veren bir haldir aşk için kanatlanmak. Sabahattin Ali’nin “Bir Aşk Masalı” adlı öyküsünde dediği gibi, “Sus! Ondan daha talihli insan var mı? Asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir ‘Ah!’ diyerek düşüp ölebilendir.” (1)
#Çalıkuşu, kanserli bir hücre gibi yayılan tutkusunu beslemek uğruna; hayatını hiçe sayanları konu edinen edebiyat eserlerimizin en çarpıcılarından. Romanın bir kadının büyüme hikâyesini merkeze yerleştirip #KurtuluşSavaşı’nı fon olarak almasından mütevellit; o marazi aşktan söz etmek sanki hep geriye itilmiş. Batılı eğitim alsa da Anadolu’ya has bir sabır ve dirayetle hareket eden anlatıcı #Feride, birine onun haberi olmadan tutulmanın dönüştürücü etkisini gizler, hikâye boyunca. Günlüğündeki kanayan satırları bizle paylaştığı esnada bile, kalbini kıran kuzeni #Kâmran uğruna her türlü sefalete dayandığını itiraf etmek istemez. Anadolu’daki #idealisteğitim macerasında zorluklarla baş etme sebebinin bir nevi aşkı için olduğunu bilse de dillendirmez. Aşkının öznesi Kâmran’ı #Kafdağı’na yerleştirir ve ona olan tutkusunu nefrete dönüştürerek onu suçlamayı sürdürür. Eski hayatından kaçmasına neden olan bu adamı yargılar durur. Çoğuna talihsiz tesadüfler silsilesi gibi görünür Feride’nin başına gelenler. #Melodram türünün bir kadına etmekten çekinmediği her zulme maruz kalır. Lakin Feride’yi Anadolu’da sefil hale düşüren baskılar, sarkıntılıklar ve hatta toplum dışına itilme durumu zaman geçtikçe onu güçlendirecektir. Bir #Zümrüdüanka kuşu misali #küllerindendoğar. Kendi hatalarının ve körlüğünün hatta şımarıklığının farkına varır Feride. Anadolu’daki #yoksulluk ve yoksunluk halini gördükçe büyür, yüzleşir. Eski hayatından çok, yeni bir dünyaya ait olduğunu fark eder. Kâmran’a duyduğu hastalıklı hisleri de kafasındaki mezarlığa gönderir. Çalıkuşu’nun bugün dahi değer görmesinin nedeni budur sanıyorum. İstanbul’dan ayrılmasına neden olan aldatma olayını affetmesi, Feride’ye hayranlığımızı arttırır. Nihayetinde Kâmran bir keşfe vesile olmuştur Feride’de; aşk için yollar aşmaktan, mesafelere direnmekten büyük onur yoktur!
Yayınlandığı 1922 senesinden beri sevilen bir roman karakteri olmanın yanında memleketimizde idealist ve özgür kadının simgesi haline gelen Çalıkuşu, büyümenin nasıl sancılı ve zor bir süreç olduğunu anlatır. Yalnız, roman kişisi Feride’nin ergenlikten sıyrılma serüvenine odaklanmadan evvel, eserin nasıl bir ortamda kaleme alındığını bilmek elzemdir. #İstiklâlHarbi’nin en kanlı günlerinde, tiyatro aşkına tutulmuş genç bir kalemin Reşat Nuri’nin yazdığı #İstanbulKızı adlı dört perdelik oyunun romanlaştırılmış halidir bu eser. Bugün okuduğumuz da 1939 yılında Güntekin’in, romanın bir kez daha üstünden geçtiği haline yakındır.
Köklü bir ailenin edebiyat fakültesinden mezun oğlu Reşat Nuri, ülke yangın yeriyken Anadolu’da #öğretmenlik yapmış. Bir yandan da Halid Ziya Uşaklıgil, Fatma Aliye gibi yazarların eserlerini okuyup onlar gibi vurucu bir dile sahip olmayı arzulamaktaymış. 1917’de #EskiAhbap adlı bir uzun öykü ile adını duyurmuş. Dönemin her ateşli genç yazarında rastlandığı gibi o da ilkin yazdıklarını sahnelerde görmek istemiş. 1919’dan itibaren tiyatro eleştirileri ve öykülerini çeşitli mecmualarda yayınlatarak bir ivme yakaladığını biliyoruz. Aynı günlerde, #KuvayıMilliye ruhunun etkisiyle Anadolu’da bir kıpırdanma yaşanmakta. Çünkü 1909’dan sonra #İttihatveTerakki etkisine giren ve milliyetçiliğin güç kazandığı bir çevre var İstanbul’da da. #BalkanSavaşları ile başlayan dönüşüm, Üsküp ve Selanik gibi vazgeçilmez sayılan toprakların kaybedilmesiyle İstanbul’a sıçramış. “#BüyükSavaş” olarak anılan Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle de batı modernliği eleştirilmeye başlanmış.
Reşat Nuri Çalıkuşu’nu yazdığı dönemde ülkenin içinde bulunduğu şartlardan yana şikayetçi ve kendisi gibi dili sadeleştirmek isteyen yazarlar ile yeni bir akımın öncülüğünü yapıyor. Edebiyatta millileşmeyi, kendi insanına ve toprağına değer vermeyi savunuyor. Mesela #AnadoluNotları adlı eserinde öğretmenlik yaptığı zamanlardaki insanları eğitme çabasını anlatır. Vatanperverliğinin yanında kadın hareketine değer verir. #EskiHastalık adlı romanında, çevrelerine destek olmak koşulu ile, kendi yollarını çizip hayatlarını yaşamaları için kadınları teşvik edişine rastlarız. Muhtemelen edebiyatımızda güncelliğini korumuş ve hatta en çok beyazperdeye uyarlanan yazarlardan biridir. Kahramanlarına hayal kırıklıklarıyla bezeli hayatlar sunar. (2) Romanlarında toplumsal dönüşümlerin aileler üzerindeki etkisini işlemeyi tercih etmesi ilk dönemlerinde belirgin bir tutum. #DudaktanKalbe, #YaprakDökümü romanlarında olduğu gibi… Yazdıklarında biraz #VictorHugo biraz #CharlesDickens etkisi bulunabilir. Özellikle #YeşilGece, #MiskinlerTekkesi ve #KavakYelleri ile daha cesur konulara yönelmiş, din sömürüsüne karşı çıkarak politik tavrını sert bir biçimde ortaya koymuştur.
Bu bilgiler ışığında Reşat Nuri’nin Feride’nin hikâyesini anlattığı, yazın yaşamının ilk döneminde bir bakışa sahip olduğunu iddia etmek yanlış olmaz sanırım. Kendi öğretmenlik macerasıyla paralellikler kurup karakterinin kanlanıp canlanmasını sağlar. Anne babasını küçük yaşta yitiren Çalıkuşu Feride’nin, dünya ağrısından yana antrenmanlı olduğunu ve gizlediği naifliğinden ötürü #Eros’un oklarına hazırlıksız yakalanacağını, daha ilk sayfalarda hissettirir bize yazar. “Ben etrafındaki hayata pek fazla kendini kapıp koyveren, hafif ve dikkatsiz bir çocuktum. Besbelli sıkı zamanlarda kendi kendimle, kendi fikirlerimle yalnız kalmak için gözlerimle dünya arasında, bu saçlardan bir perde koymaya çalışıyordum.”
Reşat Nuri #kahramanınınyolculuğunda, eksik bir nokta kalmasın ister. Onun diğer konak kadınlarından farklı olacak davranış biçiminin köklerini #Musul’daki doğumundan sonra alıştığı savruk taşra hayatına bağlar. Bu yüzdendir ki Feride, ağaç tepelerinde gezen bir Çalıkuşu olarak dara düştüğünde de kolaylıkla #Anadoluköyyaşamına uyum sağlayabilir. Feride’nin kadınlara olduğu kadar erkeklerle ilişkisinde edindiği rahatlıkta süt annesi Fatma ile babasının emir eri Hüseyin’in etkisi büyüktür; “Fatma’nın kırları bahçesine bedel; Hüseyin de beni kışlaya, asker içine alıştırmıştı.”
Çocukluğundan beri ona #hoyrat denmesini hep bu yetiştiriliş tarzına, kiminle oynasa onların canını yakmasına bağlar. Babası Musul taraflarında görev yaptığı için kendini doğuya yakın hisseden, annesini henüz altı yaşındayken #Beyrut’ta kaybeden küçük kız çocuğu büyükannesinin konağına geldiği vakitlerde yeryüzününün kendi sandığından farklı bir yer olduğuna ayrımına varır. Farklı davranış çeşitleri geliştirir:
“Romanlar #mahzun insanı; omuzları çökmüş, gözleri sönmüş, hareketsiz ve sessiz bir insan diye, yani daha açıkçası bir miskin seklinde tasvir ederler. Bende daima bunun aksi olmuştur. Ne zaman derin bir üzüntüye kapılsam gözlerim parlar, tavır ve hareketlerim neşelenir, içim içime sığmaz olur. Dünyayı hiçe sayıyormuşum gibi kahkahalarla gülerim, türlü gevezelik ve delilikler yaparım. Bununla beraber, öyle sanıyorum ki yakın kimsesi ve başkalarına açılmaya kabiliyeti olmayan insanlar için bu daha iyi bir şeydir.”
İşte Feride, geldiği Arap çölüyle #İstanbul’daki #konakhayatı arasında sıkışmışlığının acısını akraba çocuklarından Besime teyzesinin oğlu Kâmran’a sataşarak çıkarır. Yaramazlıklarıyla herkesi canından bezdirse de tek bir kişiye karşı anlaşılmaz bir çekingenlik ve cesaretsizlik hisseder. Ona zıt bir yaradılışa sahip uslu ve kibar biri olarak nitelediği Kâmran ile yaşadığı ilk büyük münakaşa Feride’nin #ağaçlaratüneyen “Çalıkuşu” lakabını almasına da sebep olur:
“Kâmran’ın kıvırcık sarı saçları, beyaz, nazik, parlak bir cildi vardı. O kadar parlak bir cilt ki, cesaretim olsa da kulaklarına yapışsam, yakından yanaklarına baksam, aynada gibi kendimi göreceğimi sanırdım. Bununla beraber, çekingenliğime rağmen bir gün Kâmran’la da kavga ettim; deniz kenarında sepete koyarak taşıdığım bir kaya parçasını onun ayağı üzerinde bıraktım. Taş mı pek ağırdı, o mu fazla nazikti bilemiyorum. Birdenbire bir çığlık, bir vaveyladır koptu. Şaşırdım. Bahçedeki ağaca saklanmak için tırmandım. Ne azar ne tehdit, hatta ne yalvarma beni aşağıya indiremiyordu. Nihayet bahçıvanı, benim takibime memur ettiler. Öyle ki adamcağız, yoluna devam ederse benim vücudumu çekemeyecek kadar ince dallara çıkmakta tereddüt etmeyeceğimi ve bir kaza çıkacağını anladı, tekrar aşağı indi.
Hasılı o gece ortalık kararıncaya kadar, kuş gibi ağaç dalında tünedim.”Demek ki Feride ile Kâmran’ın #kaderarkadaşlığı çizilmesi için bu olayı uygun görmüş Güntekin. Onikisinde babasını da yitirdikten sonra yatılı okuduğu #sörlerokulundaki (#NotreDamedeSion) yaramazlıklarını arttıran çevresinin ‘arsız’ sıfatını layık gördüğü bu kız, yazları misafir geldiği Besime teyzesinin #Kozyatağı’ndaki köşkünde sarı çıyan Kâmran’a musallat olur. Yazar kendisinden izler taşıyan iki ana karakterinin üzerinden toplumsal rollerin izdüşümlerini neşeli diyaloglara sahip bir sahneyle açıklar. Bahçede kadınlarla muhabbet eden Kâmran’ı gören Feride, şöyle der; “Allah seni yanlış yaratmış. Kız olacakmışsın… Ama şimdiki yaşta değil… Söyle on üç, on dört sularında… – Peki sonra?… – Deminden beri bir karış yeri dikinceye kadar parmağımı delik deşik etmiş olmama göre ben de yirmi, yirmi iki yaşlarında bir erkek…”
Feride’nin beyninin en arka odalarında saklamakta olduğu bir düşünce, okul arkadaşlarından Mişel’in ona dair yaptığı eleştirilerle açığa çıkar. Arkadaşlarına onlardan bir farkı olmadığını kanıtlamak adına kuzeni Kâmran’la kurlaştığı yalanını söyler. Şimdi artık şaka ile karışık filizlenen aşkı, akacak bir yatak aramaktadır.
Anlayamadığı bu duygulardan rahatsızlık duyan ve Kâmran’a tuzaklar kurarak onu bunaltma yolunu seçen Feride’nin afacan davranışları, ikilinin nişanlanmasıyla değişecek gibi olsa da hikâye atmosferinde kurduğu huzursuzlukla bizi yeni gelişmelere hazırlar “İnsan, birini sevmek felaketine uğradı mı, esir gibi bir şey oluyor.” Feride’nin zorda kaldığında telaşla yalan uydurması da henüz yollara düşmeden önceki hayatındaki fevri ve düşüncesiz halini açıklar; “Ne bileyim, İstanbul’daki teyzeler, dilini sıkı tut, saçma sapan konuşma dediler… Oraları dedikoducu yerlerdir, diye tekrar tekrar tembih ettiler bana. #Balıkçılar, bu nasıl Müslüman kız böyle, sade başını değil bacaklarını da açıyor, demesinler diye yalan uydurdum. Ben #Marika adında bir kızım deyiverdim.”
Feride kuzeni Müjgan’ın ailesini ziyaret için Tekirdağ’a gittiğinde Kâmran da peşinden gelir ve âşıklarımız nihayet birbirlerine itirafta bulunur. Bundan sonra nişanlılık süreçlerini ve Kâmran’ın sefaret görevi için yurt dışına gittiği yıllar izler. Feride geçen zamanda olgunlaşmamıştır. Kâmran’ı yine hırçın bir halde karşılar. Düğünleri için kararlaştırılan güne üç kala Kâmran’ın Avrupa’da tanıştığı Münevver adında bir kadının elçisi konağa gelir. Feride’ye Kâmran’ın gönül ilişkisini anlatır ve kanıt olarak mektupları gösterir. Feride kadını ustalıkla defetse de “Kâmran Beyefendi. ‘Sarı Çiçek’ romanını baştan başa öğrendik. Bir daha ölünceye kadar birbirimizi görmek yok. Senden nefret ediyorum.” notunu bırakarak konaktan ayrılır.
Feride’nin kalfası Gülmisal’in evinde başlayan kendi içine dönüş yolculuğu Batı Anadolu’da (Güntekin’in öğretmenlik yaptığı Çanakkale ve Bursa gibi illerde) devam eder. Başlangıçta Kâmran’a aşkından kaçabileceğini düşünür.
“Sonradan pişman olmuştur o kız, hemşireceğim. Acırım ona. Yüreği hasretten göz göz olmuştur. Sen, kurşunla vurulanları hiç işitmedin mi, be hemşireceğim? Bazıları, vurulduklarının fakında bile olamazlar, üç beş adım koşarlar, kaçıp kurtuluyoruz sanırlar. Yara sıcakken acımaz, hemşireceğim. Hele bir kere soğumaya başlasın. Sen bak, seyret o kızcağız nasıl yanıp yakılacak?” sözlerini henüz tanıştığı bir kadından işitmek bile onu kendine getirmez. #Yürekacısını inkâr eder. Kabullenmez.
Başına gelen türlü bela sayesinde insan tabiatının incelikli noktalarına vâkıf olacaktır Feride. Kâmran’ın aşkı yerine #Munise’ye duyduğu sevgiyi koyar. Bizler de okur olarak, bu dünyada birbirlerine kol kanat germiş iki yetim garibanın mutlu olmasını isteriz. Ancak Feride “#gülbeşeker” namıyla gittiği her yerdeki delikanlıları kendisine meftun etmesine rağmen aradığı vuslata kavuşamaz. Reşat Nuri bizi giderek daha kederli bir patikaya sokar. Feride güzelliği ve kararlı duruşu sayesinde kafasını sokacak kovuk bulamaz, neredeyse gittiği her kasabadan sürülür.
“Çalıkuşu, bu dağlardan, yine gurbet kokusu almaya başlıyordu. #Gurbetkokusu! Bu kokuyu bütün ruhuyla koklamayanlar için ne manasız bir söz! Hayalimde yollar, gittikçe incelip mahzunlaşan, bitip tükenmez gurbet yolları uzanıyor, kulağımda Çeçen arabalarının o ince yanık sesli çıngırakları ağlıyordu.”
Kâmran’ın başka biriyle olma ihtimali Feride’nin kalbine kilit vurup yollara düşmesine neden olur. Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir? Feride pişer Kâmran aşkından vazgeçeceği nokta ise Hayrullah Bey ile nikâh kıydığında gelir. Formaliteden bile olsa evlenmek kafasındaki Kâmran hayalinin ışığını cılızlaştırır.
“Bu son ayrılık saatinde niçin hakikati saklamak? Bu okumayacağın defteri ben senin için yazdım Kâmran. Evet ne söyledim ne yazdımsa hep senin içindi. Yanlıs, çok yanlış bir iş tuttuğumu bugün artık itiraf edeceğim. Ben, her şeye rağmen seninle mesut olabilirdim. Evet, her şeye rağmen seviliyordum, sevildiğimi de bilmiyor değildim; fakat bu bana kâfi gelmedi, istedim ki çok, pek çok sevileyim, kendi sevdiğim kadar değilse bile -çünkü buna imkân yok- ona yakın sevileyim. Bu kadar sevilmeye benim hakkım var mıydı? Zannetmem Kâmran. Ben, küçük, cahil bir kızdım. Senin Sarı Çiçeğin -taş atmak için söylemiyorum Kâmran, inan bana, mademki seni mesut etti, ben hayalimde onunla barışıyorum…Kâmran, ben, seni sevmesini, senden ayrıldıktan sonra öğrendim. Hatta yaptığım tecrübelerle, başkalarını sevmekle sanma sakın. Gönlümün içindeki derin, hazin, ümitsiz hayalini sevmekle. Zeyniler mezarlığının karanlığında, rüzgârın sonbahara kadar haykırıp ağladığı uzun gecelerde, Çeçen arabalarının ince sesli, yanık çıngıraklarının tirediği bu ovalarda, Söğütlük bahçelerinin ılık iğde kokularıyla dolu yollarında, ben hep seninle yüz yüze, senin hayalinin kollarında yaşadım. Yarın, karısı olacağım biçare adam, beni zambak gibi masum bir kız zannediyor, ne yanlış! Sevdanın hiçbirinin, bu dul kadın ruh ve vücudunu benim kadar hırpaladığını, yıprattığını zannetmiyorum. Kâmran, biz asıl bugün birbirimizden ayrılıyoruz. Ben, asıl bugün dul kalıyorum… Bütün olan, geçen şeylere rağmen, sen yine bir parça benimdin; ben bütün ruhumla senin…”
Reşat Nuri romanı bu noktada bıraksa sonraki yıllar #SevgiSoysal gibi yazarlarda devamını göreceğimiz bir bağımsızlaşma adımına öncü olabilirdi. 1970’li yıllarda Edebiyatımızda dönüm noktalarından olan #Yürümek romanının kahramanı #Ela’da kararlarının getireceği sonuçlara boyun eğmek durumu kendini gösterir.
“Vazgeçilmiş bir şeyi büyütmek, vazgeçme anını önemsemek, gözdeki kırışıklıkları, saçlardaki yeni akları açık arttırmaya çıkarmak, yaşanılan şeyi çok faiz getiren bir banka hesabı gibi sakınmak mı, yoksa dönüp arkaya bakmamak mı, ilgilenmemek mi dışkılarla?” (3)
Sevgi Soysal’ın Ela’sı Reşat Nuri’nin Feride’si kadar cevval ve özgürlükçüdür. Ama karşısındaki Mehmet toplumsal baskılara boyun eğmiş bir karakterdir. Çalıkuşu’nun Kâmran’ı ise Feride’ye yıllar sonra Tekirdağ’da kuzenleri Müjgan’ın evinde rastlayınca kendindeki zayıf yönleri itiraf eder. Feride’nin cesaret ve dayanıklılığı ile kendisinden üstün olduğunu takdir eder. Yazar da romanın final bloğunda Feride’yi anlatıcı konumundan alır. Bir dış göz kurarak iki aşığının kavuşmasını tarafsız anlatmaya çabalar. Vuslattan önceki konuşmasında Kâmran itiraf eder,
“Dünyada zamanla yıpranmayan, kuvvetini kaybetmeyen hiçbir his yok. Ya bir zaman sonra Feride’yi bu kadar sevemezsem, ya bu leziz, nadide tahassürü kaybedersem? diyordum. O vakit, yan yana bitmesinden korkulan ışıkları nasıl söndürürlerse ben de öyle yapıyor, hayalini gözlerimden uzaklaştırmaya çalışıyordum.”
“Dağlarda ismini bilmediğim bir ot yetişir. Feride, insan, onu daima koklarsa, bir zaman sonra kokusunu daha az duymaya başlar. Bunun ilacı, bir zaman kendini ondan mahrum etmektir. Hatta bazen -sırf o eski güzel kokuyu yeniden bulmak hırsıyla- herhangi bir kokuyu, mesela bir manasız Sarı ÇiçeğI yüzüne yaklaştırır. Bu ot, güzel kokusu için bazen mihnete de uğrar, insanlar, onu parmaklarının arasında örseler, hırpalarlar. Feride, seni bu ıstıraptan derinleşmiş gözlerin, mahzun düşüncelerden yorulmuş güzel yüzünle ben, bu hırpalandıkça kokusu artan çiçeklere benzetiyorum. Beni anlıyorsun, değil mi? Çünkü artık, gözlerin gülmüyor, benim bu manasız gibi görünen sözlerimle eğlenmiyorsun.”
Feride tevekkülle aşka teslim olduğunda Çalıkuşu’nun #makûstalihi de değişir. Aşkın bir sarmaşık gibi onu sarmasına izin verir. Âşık maşukta yol olunca, var olmanın sırrına da vâkıf olur. Ben de bu hikâyeyle küçük yaşımda tanıştığımda oldukça etkilenmiştim. Beş altı yaşlarında olmalıyım, dik bir yokuşun sonunda bulunan, baba dedemin öğretmenlik yaptığı ilkokula doğru yürüyoruz. Merakla soruyorum; “İsmim anneannemden mi, yoksa bir roman kahramanından mı geliyor?” Ballandıra ballandıra hikâye anlatmayı seven erkek kardeşinin aksine; sessiz bir adam olan dedem, bir tek kitaplarla ilgili sorduğumda bana yanıt veriyor. Sonradan bana da çok tanıdık gelecek bir tutkuya sahip. “Babanın adı Reşat, bir yazardan geliyor. Feride de o yazarın, Reşat Nuri’nin en meşhur kahramanının Çalıkuşu’nun ismi” diyor. O yokuş bitene dek bana adaşımı anlatıyor dedem, ondan duymaya alışık olmadığım bir ses tonuyla. Şefkatli, yumuşak… O yokuş hiç bitmesin hikâyede anlatılan o hırçın, dik başlı kızın Anadolu köylerindeki maceraları sürsün istiyorum. Hayat ne kadar kirletmeye uğraşsa da; hassas ve onurlu yüreği yaralanmasın, gerekirse Kâmran’ın kafası kırılsın diyorum. Okula varınca, sınıfın arka sıralarının arasına sıkışmış camekânlı kitaplıktan Çalıkuşu’nun çocuklar için sadeleştirilmiş bir kopyasını çıkarıp, bana veriyor dedem. Henüz okumayı yeni söküyor olmalıyım. Cin Ali kitaplarından sonra elime aldığım ilk kitap bu. Okuyamasam da uzun uzun kapağına bakıyorum. Gülümseyen bir yüz. Sonraları #TürkanŞoray ve #TilbeSaran gibi aktrislerden bayılarak izlediğim yeniden canlandırmalarına rağmen benim için Çalıkuşu o kapaktaki çizgi karakter olarak kaldı. Bugün bile ne vakit ruhum daralsa, içimdeki çocuğa sımsıkı sarılmak istesem gözlerimin önüne o yuvarlak yüz gelir. Bir şeyler soracakmışçasına kaygılı, biraz tuhaf, bir çocuk kadar masum, yoksul ama gene de hayat dolu bakışları olan bir yüz…
İşte Çalıkuşu ile böyle tanıştım. Ömrüm oldukça da ondan kurtulamadım. Belki ismi Feride olan kadınların bir kısmına olduğu gibi, benim için de gönülsüz kabul ettiğim bir takma ad olarak kaldı. Güven telkin ederek ihalelerin kendisinde kalmasına ses etmeyen, diğer taraftan inatçılıklarıyla belayı mıknatıs gibi çeken kimselerdir Feride’ler. Sanıyorum hepsinin kalbinde çocuklara, özgürlüğe ve kavuşulamayacak o sevgiliye duyulan aşkın bir parça kırıntısı vardır.
(1) Ali Sabahattin, “Bir Aşk Masalı”, Sırça Köşk Öykü Kitabı, Yapı Kredi Yayınları 2016, 152 s.
(2) İleri Selim, “Reşat Nuri’yi Yeniden Okumak”, Zaman Gazetesi 28 Aralık 2008 tarihli köşe yazısı
(3) Soysal Sevgi, “Yürümek”, Roman; İletişim Yayınları, 2004, 152 s.#saplantılıâşık #romankahramanı #aşkiçinkanatlanmak #birkadınınbüyümehikayesi #idealistkadın #özgürkadın #birinisevmekfelaketi #ismiFerideolankadınlar

Sorry, there were no replies found.