Eva’ya Sarhoş Demek…
-
Eva’ya Sarhoş Demek…
Eva’ya Sarhoş Demek…*
Makale Yazarı: Filiz Çelik Doğru
*Bu makale Roman Kahramanları dergisi 29. sayıda (Ocak/Nisan 2017) yayımlanmıştır.
Gülseren Engin’in Cehennemde Bir Ada romanını büyük bir zevkle, beğeniyle okudum. Romanın çok sağlam kurgusu, sağlam dili, gerçekçi, abartısız anlatımı, insanı birden kitabın içine alıveriyor. Uzun zamandır böyle güzel, böyle su gibi akıveren bir roman okumamıştım.
Adını ilk duyduğumda, “cehennem” ve “ada” sözcüklerini sorguladım önce. Kitap elime geçtiğinde anladım ki cehennem, giderek cehennem ateşine dönen ve dünyaya yayılmaya başlayan savaş; ada ise, bu ateşten denizin ortasında savaş dışı kalmayı başarmış bir küçük barış adası Türkiye ve göç yollarının kesiştiği noktada sakin bir liman: İstanbul.
Sara’nın, “Biz bir adada yaşıyorduk aslında. Cehennem ateşinin ortasındaki küçücük bir adada, mutluluğu, huzuru bu mutluluk ve huzurun sahte olduğunun farkında olmadan yaşıyorduk… Ateşin yakıcı alevlerinden kendimizi korumaya çalışsak da yine de için için yanarak, kavrularak kendi cehennemlerimizi yüreğimizde taşıyarak… Hepimiz küçük birer çocuktuk savaş başladığında. Ortasında yaşadığımız cehennemi oyun sanıyor, onda oyun keyifleri arayarak büyümeye çabalıyorduk.” sözleriyle tanıttığı roman, dört çocuğun ağzından İkinci Dünya Savaşının ilk aylarını anlatıyor:
1. Çocuk Enrico: Ufak tefek, zayıf, esmer, ela gözlü, soluk benizli, hiç yerinde duramayan bir çocuk. Sevimli, cana yakın. Bir İtalyan ailenin yedi yaşındaki oğlu. İtalyanca, Fransızca, Türkçe biliyor. Piyano çalan, kitap kurdu, ince, zarif bir annenin ve tek çocuk şımarıklığı ile büyümüş bir babanın çocuğu. Annesi, babası, kız kardeşi Gina ve ailede herkesin “mama” dediği büyükannesi ile İstiklâl Caddesi’ndeki evlerinde yaşıyor.
2. Çocuk Janusz: Sarışın bir oğlan. Büyük Tiyatro Orkestrasında keman çalan Yahudi Eva ile Dış İşleri Bakanlığında memur olarak çalışan Michal’ın oğlu. Yedi yaşında. Gelininin Yahudi oluşunu asla kabullenemeyen zengin babaannesinin onaylamadığı bir evliliğin çocuğu. Annesi, babası ve kız kardeşi Hanna ile Varşova’da sessiz, sakin, huzurlu bir yaşam sürerken Almanların şehri istila etmesiyle Nazilerden kaçırılan Polonya altınlarıyla birlikte ailesiyle İstanbul’a tehlikeli bir yolculuk yapar.
3. Çocuk #Haldun: Köstence’de bir konakta, annesi, babası, kız kardeşleri Aliye, Vedia ve ninesiyle yaşayan yedi yaşındaki çocuk. Ev hanımı, dirayetli bir anne ile zengin bir tüccar olan bir babanın oğludur.
4. Çocuk #Cemil: İngilizce, Fransızca bilen paşa kızı bir anne ile Galatasaray Lisesi’nde edebiyat öğretmeni bir babanın çocuğudur. Ablası Meziyet, Üsküdar Amerikan Koleji’nde yatılı okumaktadır. Anne ve basının evlilikleri, paşa dedesi tarafından onaylanmadığından paşa dede ile ailenin ilişkileri zayıftır. Yine de paşa dede, dar zamanlarda aileye yardımcı olmaktan kaçınmamaktadır.
Roman, beş ana bölümden oluşuyor. Bu ana bölümlerin içinde yer alan alt bölümlerin on üçünde Janusz, on ikisinde Enrico, on birinde Haldun, sekizinde de Cemil anlatır bize olayları.
Roman bitince sordum kendime: Anlatıcı kim? Ya da anlatıcı açısından romana ne diyebiliriz? Roman, sanki dört çocuğun 1939 Eylül’ünden 1940 baharına kadar yazdıkları günlüklerinden alınmış gibi… Farklı coğrafyalardan, kültürlerden kalkıp gelmişler ve sözleşmiş gibi buluşmuşlar Cenova Oteli’nde. Kısacası bilindik bir anlatıcı formatı yok romanda. Bu yönüyle, karşılaştığım ilk örnek diyebilirim.
Özellikle olayların farklı çocuklarca anlatılışında yer yer iç içe geçmişlikler var. Bir olay ya da durum, birden fazla çocuğun bakış açısıyla ve anlatımıyla veriliyor bazen. Bunlar, olayın sonundan kısa geçişler biçiminde yapılıyor. Bu durum, roman kurgusunu güçlendiriyor.
Olayların geçtiği dönemde dünya, bazı gözü dönmüş insanlar yüzünden kana bulanıyor. Politikacılar, ülkeleri kolayca paylaşıveriyorlar. İnsanlar ölüyormuş, acı çekiyorlarmış, umurlarında mı? Durup düşününce anlamak mümkün değil! İnsan insanı neden öldürür? Bir baba, başka bir babayı neden öldürür?
Savaşların gerçek yüzü, başka ülkelerin zenginliklerine el koyma çabası. Çıkar savaşı… İkinci Dünya Savaşının yaşandığı yıllarda insanlar ölüyor ya da evlerinden, yurtlarından ayrılıp yollara düşüyor. Aileler parçalanıyor. Savaş; acı, yıkım ve ölümden başka hiçbir şey getirmiyor insanlığa. Aileleri, akrabaları, dostları ile yaşayan insanlar, göç ettikleri başka şehirlerde yapayalnız kalıveriyorlar; yapayalnız, yersiz ve yurtsuz… Yabancı bir kentte, yabancı insanlara güvenmek zorunda kalan bir yığın insan…
Anlıyorsunuz ki savaşa girmeseniz de dünyanın neresinde olursanız olun barut kokusundan kaçış yok. Romana “Cehennemde Bir Ada” adı nasıl da yakışıyor! Büyük savaşa girmesek de İstanbul’da sürüp giden savaşı hissetmemek olanaksız. İkinci Dünya Savaşının rüzgârı, tüm Avrupa’yı kasıp kavururken Yahudi halkı açlık içinde direnirken bir gazete haberinde Hamburg hayvanat bahçesindeki hayvanların bombardımanlardan zarar görmemesi için Rusya’ya gönderildiği yazar. Ayrıca Almanya’da evde beslenen kedi ve köpekler için de özel ekmek karneleri dağıtılmaktadır. Almanların bu tutumu tam da trajikomiktir. Hayvanları bu denli seven, koruyan insanoğlu, kendi cinsini neden acımasızca öldürür? Yaşananları insan mantığının kabul etmesi, gerçekten güç.
Bir milletin tamamının kötü olması düşünülemez. Elbette onların içinde de aklı başında, vicdan sahibi insanlar vardır. O yıllarda “Özgür Alman Gençliği” adlı bir örgüt, bildiri yayımlar. Bu bildiride şunlar yazar:
“#Savaş, Alman milletinin isteği dışında yapılmaktadır. #Almanya’daki özgür ve siyasi kurumlar, kovuşturmaya uğramakta, binlercesi toplama kamplarında ölüme gönderilmekte, kurşuna dizilmektedir. Gerçek Alman halkı ve gençliği, Avrupa barışı için İngilizlerin yanında var gücüyle çarpışacaktır.”
Dünyanın öyküsünde, hep olduğu gibi, iyiler susturulmakta, kötüler konuşmaktadır. Bazı canavarlar, kendi isteklerini yerine getirmek için kendi halkını toplama kamplarına göndermekte, kurşuna dizmektedir. Korku, tüm Avrupa’ya yayılmaktadır. Dünya ülkeleri, insanlığın yok oluşunu sessiz sedasız seyretmektedir.
Almanya, Avusturya’ya el koyunca seksen üç yaşında bir Yahudi, Avusturyalı bilim adamı Profesör Sigmund Freud, çareyi Londra’ya yerleşmekte bulur. Batının vicdanındaki üç yaradan biri olmayı bu yüzden mi hak eder, bilmiyorum. Savaş, tüm insanlığı fırtınaya tutulmuş bir yaprak gibi oradan oraya savurmaktadır. Almanlar, Yahudilerin otobüslere binmesini yasaklamakta, Yahudileri pastanelere ve sinemalara almamaları için iş yeri sahiplerine baskı yapmaktadır. Halk, sürekli Yahudilere karşı kışkırtılmaktadır.
383 sayfalık romanın 17. Sayfasında “Varşova Direniyor” bölümüne başladığımızda küçük Janusz’un sesini duyarız. “Annem” diyerek anlattığı kadının, inceleyeceğimiz karakter Eva olduğunu 22. sayfada anlıyoruz. Eva Lejkin, gülkurusu ipek elbisesi, sırtında siyah, örgü şalı, makyız soluk yüzüyle bile çok güzel görünür. Kumral ve dalgalı saçları, omuzlarına dökülen bir ipek yığını gibidir. Saçının rengine uyan bal renkli gözleri, biçimli, dolgun dudakları, ince, uzun yüzüne çok yakışır. İnce, uzun parmaklı, güvercin beyazı elli, uzun boyu ve yuvarlak hatlarıyla çok güzel ve çekici bir kadındır. Eşi Michal ile birbirlerini çılgınlar gibi severek evlenmişlerdir. Bu evliliğe her iki tarafın ailesi de sıcak bakmamış, özellikle büyük anne, Yahudi gelinini bir türlü benimsememiştir.
Terzi, elbisesini istediği gibi dikmeyince oturup ağlayan, sinirlendiğinde kaşlarını endişeyle yukarı kaldırıp dudaklarını büzen Eva, insan sevgisiyle dolu, acıma duygusu yüksek, yardımsever, çok titiz bir kadındır. Gök gürültüsü ve şimşekten korkar ve hep üşür. Yalandan nefret eder, yalan söylenince çok kızar. Varşova’dan İstanbul’a uzanan tehlikelerle dolu yolculukları boyunca çocuklarına açlıklarını unutturmak için kemanına sarılır. Carlo dayı, ona Cenova Oteli’ndeki temizlik işinden sonra Pera Palas’ta çalacak olan Macar orkestrasında iş bulur. Onu Macar gibi göstermek için adını değiştirerek sahne adının Bella olmasını sağlarlar.
O gece işine gitmek için hazırlanır Eva. Vişneçürüğü, saten tuvaletini giyip de aynanın önüne geçtiğinde bir peri kadar güzeldir. Kumral saçlarını ensesinde toplamıştır. Geniş dekoltesinden kuğu gibi uzanan bir dizi inci kolye ile süslenen boynu ve pürüzsüz, beyaz gerdanı ile öyle güzeldir ki… İstanbul’da geçirdiği ameliyat onu sarssa da zayıflatsa da ona ancak kırılgan, zarif bir kadın görüntüsü vermiştir.
Eva’nın alkolle ilgisi tam bu zamanlarda başlar. “Annemin öpücüğünde hafif bir #şarap kokusu seziliyordu.” der Janusz. Eva’nın güzelliği, pek çok erkeğin gözünden kaçmadığı gibi Alman büyükelçisi Von Papen’in özel sekreteri Heinrich Müller’in gözünden de kaçmamıştır. Bu durumdan yararlanmak isteyen Matmazel Levi, Eva’ya Yahudi halkının çıkarları için casusluk yapmasını teklif eder. Eva, tüm direnmelerine karşılık, Treblinka toplama kampına gönderilen ailesi için, dağılan yuvası için, eşi Michal için, tüm Yahudi halkı ve işgal altındaki ülkesi için bu teklife razı olur. Eva, zamanla bu uğurda ne yaparsa bunun, önce çocukları ve kocası için, sonra da ülkesi Polonya için olacağına inanır. Görevi için kimliğini değiştirir.
En büyük destekçileri, eşinden ona haber getiren ve onu casusluk yapmaya ikna eden Matmazel Betti (Diğer adıyla Matmazel Levi), İstanbul’daki Yahudi delegasyonu için çalıştıklarını sonradan öğrendiği Madam Naum ve ailesidir. Yıllar önce âşık olduğu Polonyalı bir kadının peşinden Polonya’ya gitmeyi göze alan, Eva’yı umutsuzca seven Mösyö Surdo’ya destekçi demek haksızlık olur. Surdo, Lejkin ailesinin koruyucu meleğidir.
Eva, görevi gereği Almanlara ait belgeleri ele geçirecektir. Bunun için Alman konsolosluğunda görevli Müller’le yakınlık kurmak zorundadır. Bu ortamın gereği olarak alkol alır. Ama bu, ona “alkolik” dedirtecek bir ölçü değildir. Tam da bu sıralarda, eşi Michal’ın Londra’da ülkesi için çalışırken öldüğü haberini alır. Romanın akışı içinde Michal’ın ölüm haberi pek inandırıcı durmuyor. Eva eşi sağken görevi kabul etmiyor. Ajanlık görevi, Alman konsolos görevlisiyle yakınlık kurmasına bağlı. Matmazel Betti, eşi sağ oldukça Eva’nın bu görevi reddedeceğini kesin olarak anlamıştır. Bu yüzden Michal öldürülmüştür ya da Eva’ya öldüğü söylenmiştir. Üstelik Eva’ya, eşinin intikamını almak gibi bir argüman sunulmuştur.
Eva’nın çocukları ve kocasıyla yeniden bir arada yaşama düşleri bir anda yok olur. Artık hayatta çocuklarından başka dayanağı kalmamıştır. Eva, ailesini yeniden bir arada tutma hayallerinin söndüğü bir ortamda Matmazel Levi’nin temin ettiği kürkler, mücevherler içinde görevini yerine getirmek çabasındadır. Eski neşesinden canlılığından, konuşkanlığından eser kalmamıştır. Her geçen gün biraz daha tehlikeye battığının farkında değildir. Eva ajanlığı kabul ettiği anda ölmüştür aslında. Kitabın üç yüz yirmi altıncı sayfasında Janusz’un cümleleriyle Eva’nın alkole olan bağımlılığının arttığı anlatılır:
“Annem akşama kadar çıkmıyor yataktan. Uyanır uyanmaz da ilk işi içki kadehine sarılmak… Annem, artık eve içki şişeleriyle geliyor ve her fırsatta içiyor. Evin her köşesi şampanya şişeleriyle doldu. Son zamanlarda beyaz bir tozu aynanın üzerine döktüğünü, sonra ince bir kamışla burnuna çektiğini görüyorum. İlaç herhalde… Bu tozu çektikten sonra neşelenir gibi oluyor.”
“Annem iyi para kazanıyor olmalı. Sokağa her çıkışında paketlerle dönüyor eve. Artık kürkler, mücevherler içinde pırıltılı, bambaşka bir kadın oldu; ama bu kadın eski annemiz değil. Yabancı biri. Her zaman içki kokan, kimi zaman ayakta sallanıp duran sarhoş bir kadına dönüştü. Hanna da ben de buna çok üzülüyoruz. İçki şişelerini tuvalete boşaltmayı, saklamayı deniyoruz; ama annem yine bir yerlerden bulup çıkarıyor. Bu hâlde nasıl çalıyor orkestrada, anlayamıyorum.”
Eva’nın alkolikliği üç yüz yirmi altıncı sayfada netlik kazanmışken iki sayfa sonra, karlı bir günde Eva bir cinayete kurban gider. Belki de onun alkolikliğine yalnızca iki sayfa boyunca tanık olabildiğimiz için Eva’ya alkolik demeye dilimiz varmıyor. Üstelik bir eş, anne, kadın olan Eva’nın Alman’la birlikte oluşunu da hiç anlatmaz yazar. Okurda bir tür kirlenme algısı yaratacak bu sahneler girmez romana. Bu haliyle Eva, tüm zayıflığına rağmen idealize edilmiş bir kadındır. Tüm bunlar Eva’yı adeta bir trajedi kahramanı düzeyine yükseltir. Tam da durumunu açıklayan bir ifadedir bu:
Eva trajik bir durumdadır, hem de katmerli bir trajik durum. Trajik olan öge, kahramanın iki yüce değer arasında sıkışıp kalmasıdır. Eva önce aile-vatan arasında sıkışıp kalıyor. İki çocuğuyla Varşova’dan İstanbul’a, her an ölümle yan yana bir yolculuğu göze alıyor. Sonra onur-ahlâk-vatan-millet mengenesi arasında buluyor kendini. Seçimi daha yüce olup olmadığı ayrı bir yazının konusu olan vatan-millet oluyor hep. Alkole düşkün olan çoğu insanda olduğu gibi Eva da yaşadığı hayatın gerçeklerinden kaçmak için alkole sığınmakta, ne kadar fazla içki içerse yaşadığı depresyondan o kadar çabuk kurtulacağını sanmakta, yaşadığı dünyanın gerçeklerine alkolle direnmeye çalışmaktadır.
Ailesini, ülkesini, özgürlüğünü, evini, işini, en son da eşini kaybetmiş biri olarak Eva, yepyeni bir hayata, o hayatın getirdiği yeni koşullara alışmaya çalışırken belki her zorluğu yenmiş, her zorluğa direnmiş fakat alkole yenilmiştir, diyebilir miyiz? Hayır, yazarın başka bir son düşünmesi olası görünmüyor. Surdo ile gizlice nikah kıysa da “kirlenmişlik duygusu” zehirlemiştir Eva’yı. Eva öldürülmese, planladıkları gibi Mösyö Surdo ve çocuklarıyla İstanbul’dan kaçıp bir Anadolu kasabasına yerleşme hayali gerçekçi görünmedi bana. Eva, #alkolik değildi ama öldürücü bir mikrop kapmıştı… Onuru, eşi, ülkesi katledilen Eva, katilin ilk dokunuşuyla bu mikrobun bulaşacağını çok iyi biliyordu. Alkol, hatta eroin, görevini tamamlamak için ölümünü geciktiren ilaçlardı. Bu yüzden Eva’ya “alkolik karakter” dersem, ona ve işgalcilere karşı ülkesini savunan tüm vatanseverlere ihanet etmiş olurum.
—————
Kaynak:
• Gülseren Engin, Cehennemde Bir Ada, Remzi Kitabevi, 6. Baskı, Mayıs 2014, 383 syf.#sayı29 #alkolikromankahramanları #alkol #sarhoş #yahudi #enrico #janusz #freud #cehennem #ada #ikincidünyasavaşı #gülserenengin #cehennemdebirada #filizçelikdoğru #eva

Sorry, there were no replies found.