Eski Arap: Bulgar Edebiyatından Bir Öykü ve Bir Kahraman

  • Eski Arap: Bulgar Edebiyatından Bir Öykü ve Bir Kahraman

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:26

    Bulgar Edebiyatından Bir Öykü ve Bir Kahraman*

    Makale Yazarı: Hüseyin Mevsim

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2012, 12. sayıda yayımlanmıştır.

    Her yapıtında insanı yücelten ve değerler sisteminin doruğuna yerleştirdiğinden, durmadan değişen dünya düzeni ve toplumsal koşullar içinde, Yordan Yovkov’un güncelliğini ve çekiciliğini yitirmediği görülür. Yazarın, öykü dalında ürettiği olağanüstü başarılı örnekler, konu ve motif zenginliği açısından olduğu gibi, ustalıkla çizilen renkli karakterler galerisiyle de dikkat çeker.

    İnsanoğlunun, çeşitli nedenlerle doğup büyüdüğü yerden koparak veya koparılarak başka bir ortama uyum sağlamak zorunda bırakılması; ancak zaman içinde geçmişin anı ve izlerini belleğinden silmesinin olanaksızlığının farkına varılmasından kaynaklanan özlem ve hasret, Yovkov’un yakın ilgi duyduğu konular arasında yer alır. Yitirilen vatana dönebilme umudu ve nostalji motifinin yazarın eserlerinde sıkça işlenildiğine tanıklık ederiz.

    Sözü edilen konu ve motifin en ustaca ve çarpıcı şekilde işlenildiği yapıtın Eski Arap başlıklı öykü olduğu söylenebilir. İlk olarak 1916’da Savaş Haberleri gazetesinin 178. sayısında okurla buluşan eser, ertesi yıl küçük değişikliklerle Öyküler, 1. Cilt derlemesine dâhil edilir.

    Yovkov üzerine yapılan incelemelerde haksız olarak dikkatlerin dışında kaldığı bu kısa öyküde, yazarın; savaşı konu edindiği yapıtlarına özgü belgesellikten sıyrılarak kendisine dünya çapında bir öykücü kimliği kazandıran gerçek üslup ve anlatımını bulmaya başladığı, kurmaca ve kurgulama tekniğini geliştirdiği gözlemlenir.
    Bundan dolayı Eski Arap öyküsünün de içinde bulunduğu Mesta Kenarında (Kray Mesta) başlığı altında birleştirilen yapıtlar, Yovkov yaratıcılığının bir dönüm noktası olarak algılanabilir.

    Öyküde konu edilen olaylar Mesta (Türkçe Karasu) nehrinin günümüz Yunanistan Kavala yakınlarında Ege’ye döküldüğü yerde, Doğu’nun bütün anı ve sırlarını koruyan terk edilmiş bir çiftlik evinde kurulan sınır karakolunda geçer.

    Yaratıcılığının sonraki evrelerinde Dobruca’yı, daha genel bir tanımlamayla ovayı, düzlüğü, çiftliği olayların mekânı ve ortamı olarak kullanan Yovkov, bu eserinde bizleri farklı bir coğrafî ve uygarlık noktasına götürerek Bulgar yazınını Akdeniz-Levanten atmosferiyle zenginleştirir.

    Yazar, yaygın bir söylenceye dayanarak Karasu’nun denize döküldüğü yerde oluşan verimli ova üzerinde, geçmiş zamanlarda Hüseyin Paşa adında bir Osmanlı idarecisinin çiftliklerinin bulunduğunu anlatır. Paşa; işçi ve hizmetkâr olarak Pomakları çalıştırır; ancak bu dağlı insanlar bölgenin bunaltıcı sıcağına dayamayarak sıtmadan telef olurlar. Bundan sonra Hüseyin Paşa çiftliklerine bir yerlerden zenci bulup getirir. Öykünün kapsadığı zaman diliminde bu çiftliklerden geriye sadece iyi kalpli, saf ve zararsız zenci nesillerinin geçimlerini sürdürdüğü birkaç köy kalmıştır.

    Yazarın kendisiyle örtüşen sınır koruma subayının ben anlatım tekniğiyle aktardığına göre, karakolu en sık ziyaret eden köylülerden birisi, Afrika’da doğmuş olan son zenci özelliğini taşıyan, asıl adı Abdullah; ama herkes tarafından Eski Arap lakabıyla bilinen yaşlıdır. Ötekisi ise, Osmanlı ordusunda borazancılık yaptığından askerî sinyalleri ağzıyla çalabilen genç ve yakışıklı melez fievket’tir. Bulgar sınır korumaları kendisine Tata Tita adını yakıştırırlar.

    İki odak figür koşutluk içinde tasvir edilir. Subayla daha ilk tanışmasında Eski Arap geçmişini anlatır:

    “Bizim oralarda atlı avcılar vardır. Ama yaban hayvanı avına değil, çocuk avına çıkarlar. Köy kenarlarında dolaşır ve biraz uzaklaşan çocuğu kaçırıp satarlar.”
    Eski Arap kaçırıldığında 14 yaşındadır. Tam bu yaşta doğup büyüdüğü ortamdan koparılmış olması rastlantısal değildir. Kendini idrak ettiği ve aidiyet bilincinin geliştiği en hassas çağında kaçırılması, geçmişini ve memleketini unutamamasından kaynaklanan dramını derinleştirir.

    Yazar ayrıntıya girmeden, adeta bir iki fırça darbesiyle Tata Tita’nın portresini çizer. Burada doğmuş olduğundan memleket hasreti, nostalji gibi duygulara yabancıdır. Belirli meşgalesi olmayan ve çalışmayan Tata Tita’nın bir zamanlar nehrin bir yakasından ötekine cüzi ücret karşılığı yolcu ve yük taşıdığı salı varmış. Eserde çevik, hilekâr, rakıya düşkün biri olarak tasvir edilir ve gizlice kaçakçılık yaptığı subayın dikkatinden kaçmaz.

    Üçüncü karakter, sınır koruma subayının Bandırma doğumlu, okumuş ve aydın biri olarak tanıtılan yardımcısıdır. Yazarın belirttiğine göre bu Bulgar Türkçeyi Türklerden daha iyi konuşur.

    Görüldüğü gibi Yovkov kısa öyküsünde bu denli farklı ve renkli karakter galerisi oluşturarak adeta bir imparatorluk mozaiğini yansıtır.

    Eski Arap ile Tata Tita’nın davranışları arasında büyük farklılık gözlemlenir. Biri karakola sınır boyunda odun kesmesine izin verilmesi veya buna benzer küçük ricayla gelirken, Tata Tita hareketleriyle tilkinin sinsice ve sessizce kümese yaklaşmasını andırır.

    Sınır koruma subayıyla Eski Arap arasında geçen konuşmaların ana konusu vatan ve memleket hasretidir. Subayın başka bir yerden geldiğinden kader arkadaşı olarak algılanır:

    -Kumandan efendi, hep okur ve sigara içersin! Memleketini çok özlüyor olmalısın!
    -Tabii, Abdullah, özlüyorum. Sen Sudan’ı özlemiyor musun?
    -Özlüyorum, özlemez olur muyum?
    -Oraya gitmek istemez misin?
    -Eh, istiyorum. Vatan değil mi, çekiyor. Ama çok uzak, kumandan efendi. Altı ay yolu var. Üstelik yedi tezkere lâzım, çünkü yedi devletten geçiliyor. İşte – İstanbul, İzmir, Mısır…

    Yovkov, fizikî portresini yüzünün itici ve korkunç, maroken gibi simsiyah derili, gözlerinin akı bile siyah şeklinde çizdiği bu yaşlı zenci parmaklarıyla olmayan devlet adları sıralamaya devam eder.

    Memleketiyle Eski Arap arasında aşılamaz mesafeler vardır. Vatan, ne kadar arzu ederse etsin, hiçbir zaman erişemeyeceği bir yerdir. Bu çaresizlik Eski Arap’ın memleket özlemini yoğunlaştırır.

    Bir gün subay, yardımcısının karakolun alt katında bulunan odasında Sudanlı Abdullah, melez Şevket ve Türkçeyi Türklerden daha iyi konuşan Bulgar’ın bir araya toplanmış, şöminedeki ateşin önünde sıkça kadeh tokuşturduklarını görür.

    Bandırmalı yardımcı Afrika’ya gitmemiştir; ancak okuduğu kitaplardan bu kıta hakkında çok şey bilmektedir. Afrika’da doğan ve memleket özlemiyle yanıp tutuşan Eski Arap’a çeşitli yaratık ve yılanlarla dolu yağmur ormanlarını, çöldeki kervan ve serapları, palmiye ve günbatımında korkunç aslan kükremelerini, zencilerin hür ve dertsiz yaşamlarını, yılanları uyutan ve kadınların kanını ateşleyen müziklerini, yarı çıplak oynadıkları danslarını en ince ayrıntısına kadar anlatır. Tata Tita daha çok önündeki rakı şişesiyle ilgilenirken Eski Arap duyduklarından o denli etkilenir ki heyecandan elleri ve çenesi titremeye başlar, gözleri dalıp gider.

    Karısının ifadesine göre önceleri sakin ve sessiz olan Eski Arap, Afrika hakkında anlatılanlar sonucunda çok değişir, neredeyse aklını yitirme noktasına gelir: Yemeden içmeden kesilir, uyuyamaz; rüyasında bile vatanı Sudan’ı sayıklar, her şeyi satıp gideceğine dair tehditler savurur. Subaya:

    “Artık dayanamıyorum, çekip gideceğim buralardan. Nerede doğduysa, insana orası iyi gelir.” diye itiraf eder. Bir yanda arzuladığı; ama hiçbir zaman dönemeyeceği memleketi, öteki tarafta mutlu ve huzurlu olamadığı yeni vatanı. Eski Arap geçmişiyle bugünü, bedeniyle ruhu arasındaki boşlukta sıkışıp kalmış, sürekli gitmek isteyen, ancak hiçbir yere gitmeyen, gidemeyen, gitmesi olası görünmeyen, zaman ve mekânın kilidi altında ezilen trajik bir kader kurbanıdır.

    Nostalji simgesine dönüşen bu yaşlı Sudanlı subaya bir efsane anlatır:

    “Evvel zamanda Sultan Süleyman bir kuş görmüş. Çok güzel ötüyormuş. Kuşun altın kafese kapatılmasını emretmiş. Sultan değil mi, dediği olmuş. Ama kuş susmuş. Ötmüyormuş. Başını sallıyor ve sadece: “Vatan, vatan!” diyormuş. Sultanın kalbi yumuşamış ve salmalarını söylemiş. Kuş altın kafesten uçmuş ve bir dikene konmuş. Yuvasında yeniden ötmeye başlamış.”

    Gecenin ilerlemiş saatinde sınır boyuna teftişe çıkan subay köyden geçer ve tek bir pencerenin –sarı göz misali– yandığını görür. Yanından geçerken içerden yükselen “Vatan, vatan, hep bu vatan! Aklını kaybettin artık, kendinden utan!” kadın çığlıklarının yanı sıra; sevgi, gözyaşı, hatıra ve umutsuz hüzün dolu nağme duyar.
    Bu pencere ve ses memleketi Sudan özlemiyle yanıp tutuşan Eski Arap’tan başkasının değildir.

     

    #eskiarap #yordanyovkov #öykü #afrika #sudan #sonzenci #bulgaredebiyatı #hüseyinmevsim

    romankahramanlari replied 1 year, 9 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Bulgar Edebiyatından Bir Öykü ve Bir Kahraman* Ma…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now