Ernesto: FELSEFECİ YAZAR MARGUERİTE DURAS’IN ROMANI YAZ YAĞMURU

  • Ernesto: FELSEFECİ YAZAR MARGUERİTE DURAS’IN ROMANI YAZ YAĞMURU

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 13:31

    FELSEFECİ YAZAR MARGUERİTE DURAS’IN ROMANI “YAZ YAĞMURU”* VE ERNESTO*

    Makale Yazarı: Tansu Bele

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Temmuz/Eylül 2015) 23. sayıda yayımlanmıştır.

    Ernesto kimdir? Her şeyden önce yazar Marguerite Duras’ın romanı “Yaz Yağmuru”nun başkişisidir, sonra da, insan… #İnsan’ın ta kendisi! Ernesto düşünen, bilen, seven, gören, anlayandır; çünkü insandır! Felsefe yapan insan! Doğuştan böyledir o; dünyaya gelirken aklın, bilginin ve duygunun donanımıyla gelmiştir. Ernesto, sen bu yeryüzü denen sahnede neyi, kimi arıyorsun? Yaşamı mı, yeni bilgileri mi? Yoksa kendini mi? Sorguladığın nedir? Tanrı mı, doğa mı, insan mı, aile mi, aşk mı? Yoksa ailenin yaşadığı evin bodrumunda bulduğun o Kayıp Kitap mı? Kardeşlerinle birlikte bulduğun…

    Yeryüzünün insan için tek simgesi “#ev”’in (yer, ülke, yurt), bodrumunda ya da geçmişinde gizlenen o kitap! “Çok kalın, siyah, deri kaplı” ve sırtı kısmen yanmış… Kayıp bir kitap! (s.10) Bu “kitabın hikâyesi” soyla mı ailenin soyuyla mı yoksa insanlık ailesinin geçmişiyle ya da başlangıcıyla mı ilgilidir? Ailenin ya da insan soyunun kutsal kitabı mıdır? Dahası Ernesto bu kitaptan bütün bilgileri de öğrenecektir:

    “Bu yakılmış, yarısı yanık kitabın bulunmasından sonraki günlerde Ernesto bir suskunluk dönemine girmişti. Öğle sonraları elinde yanık kitapla sürekli bodruma kapanıyordu. Ernesto, daha sonra, birdenbire ağacı hatırlamış olmalıydı…” ( s. 11)

    #Kutsalkitap ve #ağaç! Bahçesinde kendinden başka bitki bulunmayan o yalnız ağaç! Doğa mıdır, yaşam mıdır, kimdir nedir o ağaç? Kutsal kitap insanın tarihidir, ağaç ise doğanın hiç kuşkusuz… İkisi de yaşamın gizini anlatan kutsal işaretlerdir; dinin, düşüncenin, aklın, bilginin işaretleri… Ernesto’nun; bütün bunların ne anlama geldiğini bilmek için okula gitmeye gereksinimi var mıdır? Hayır! Kız kardeşi “Jeanne’a göre Ernesto, ağacın yalnızlığından ve de kitabın yalnızlığından etkilenmiş olmalıydı. Ona göre Ernesto, kitabın kurbanlığını ve ağacın kurbanlığının yalnızlığını aynı kader içinde birleştirmişti.” (s.12)

    Doğa ve insan! İkisi de bir başına yalnız değil midir yeryüzünde? Yaşamsal yalnızlığın peygamberi değiller midir her ikisi de? Ernesto’nun birleştirdiği kitap ve ağaç, yani bu iki simge; aklın bilgisi ve yaratısı değil midir? Ernesto bulgulamıştır her ikisini de; elleriyle, gözleriyle, düşüncesiyle dokunmuştur onlara, biçimlendirmiştir. Belki peygamber, belki bilim adamı, belki yalnızca “akıl” dır Ernesto, ancak hepsinden öte insandır! Yeryüzüne gelirken yanında getirmiştir sanki kitabı da ağacı da; doğa onun aklında doğuştan yer alan bir sahnedir! Yaşamın simgesi kitap da! Bu sahnenin var olduğunu bilmesi için okuma öğrenmesine ya da bilmesine bile gerek yoktur. Yaşamının bu en genç döneminde (yaşı on ikiyle yirmi arasındadır) okumayı bilmez zaten, herkes onun okumayı bildiğini sanır ama o yanmış kitaptan bir şeyler okuduğunu söyler. “Ne düşündüğünü, ne yaptığını bilmeden”(s.13) söyler bunları ve sonra, daha sonra arkasından hiçbir şey sormaz kendine bu konuyla ilgili olarak. Kitaptaki sözcüklere kendine göre anlamlar verir. “Böylece okumanın kendi bedeninde kendiliğinden yaratılmış bir hikâyenin bir tür sürekli akışı olduğunu” anlar. Bu yöntemle kitaptan bir şeyler çıkardığını sanacaktır! Bir peygamber de olabilir Ernesto; bir kral da, sıradan bir insan da. Ona kardeşleri kıskançlıkla “Sen okumayı nereden bileceksin?” deseler de okuyabildiğini söyler Ernesto, kendisi de bu işe çok şaşırarak…

    Yoksul bir ailenin en büyük çocuğu olan Ernesto; Vitry’deki bir ilkokula da gider. Ancak öğretmenin bütün ısrarlarına karşın okulu sürdürmez. Çünkü okuldan ve öğretmenden öğreneceği hiçbir şey olmadığına karar verir. “Okul hapsine son verdikten sonra” evde annesiyle karşılıklı konuşmaları sanki sonsuza dek sürecek bir #tiyatrosahnesi gibidir: Yaşamın gerçekte ailecek oynanan bir tiyatro oyunu olduğunu vurgulayan, aileden ve de özellikle ailenin gerçek başkişisi anneden kaynaklanan bir oyun… (s.16) Anne-oğul ikilisi ailenin “gen” temelini oluştururlar; tıpkı Meryem ve İsa miti gibi ailenin ve insanın bu ikiliden doğduğunu vurgularlar. Tanrı, işte bu ikilinin içinde saklıdır ya da aile denen ortak kaderin… Bu kaderi; ana-oğul birlikte yaratmışlardır! Baba ise yalnızca figüranıdır bu oyunun. Ayrıca baba, oğlunun yani Ernesto’nun “Herkes gibi olmadığının” bilincindedir. Ernesto ne öğrendiyse ailesinden öğrenecektir! Sevgiyi ve dahası, aşkı bile!

    #Anne; ailenin temel taşıdır, o evdir, gelenektir, özgürlüktür, korkudur, çekincedir, kural koyan ve kuraldışıdır, geçmiş, bugün ve gelecektir… En önemlisi de; günahtır! Günahın da ta kendisidir o, yaratıcısıdır, çünkü kadındır! Anne; her zaman özgürlüğün kanatlarıdır, “ev dışı” dünyanın hem kural koyucusu hem taşıyıcısı hem de onu aşandır: Doğurgan evren ve yaşamdır anne… Yaşamı ancak o devindirebilir. #Günah, bir yerde değişim de demektir, yerleşik olanı altüst etmek! Anne; altüst oluşun da nedenidir! O hem yaratır hem yok eder. Korku, onu engellese de…

    Çok sayıda kardeşi olan Ernesto’nun kendisinden küçüğü Jeanne, çok güzel bir kızdır, annesine benzer ve Tanrı inancı güçlüdür.

    “Anneye göre Jeanne’ın Tanrı inancında, kardeşi Ernesto’ya karşı hissettiklerinden de bir pay vardı. Aralarındaki böyle bir ilişkinin olması mutlu ediyordu anneyi daha çok. Yaşamının bu yanında hiçbir kötülük, hiçbir kötü şey olamazdı. Anne kendisiyle ilgili olarak bir körlük içindeydi: bu iki çocuğa benzediğinin farkında değildi.” (s.27)

    Her şey ailede başlar ve ailede biter: Jeanne, ailedeki tutkusal sevginin ta kendisidir: O; annenin sonsuz gençliğidir! Aynı zamanda Ernesto’nun annesine duyduğu #bağlılık ve içtenliğin de… Anne bunun bilincindedir; Jeanne’a baktığında, kendisinin aşkı çoktan gerilerde bıraktığını da duyumsar: Jeanne’da. Ernesto aşkı ve ateş aşkı… Anne bunları aynı korku içinde bir araya getirmişti. Ona göre Jeanne, annesi dahil hiç kimsenin tanımadığı tehlikeli bir bölgede bulunuyordu ve annesinin bu bölgeye kesinlikle yanaşmayacağını hissediyordu. Annesi tanımıyor muydu bu bölgeyi, diye soruyordu kendi kendine. Emin miydi bundan? Evet annenin o bölgeye, o sessiz bölgeye yanaşmayacağından emindi, Jeanne ve Ernesto’nun birlikte oluşturdukları bu ruha yanaşmayacaktı.

    Anne aşkla ilgili tüm öğrendiklerini –ki yaşamdan öğrenmiştir- yalnızca “#gençliği” olarak anımsayacaktır ve bu anımsamayı da, Ernesto ile Jeanne’ın yüzlerinde bulacaktır. #Tanrı’nın varlığını ve yok oluşunu da!

    İnsanın; “#ruhikizi”ni ilkin ailesinde görüp, bulgulayıp tanıdığını, apaçık ortaya koyan bir birlikteliktir Jeanne’la Ernesto’nun durumu, aşkın da “ilkin aile içinde öğrenildiğini” ve yaşama aktarıldığını, geçtiğini vurgular. Yaşamın sonsuzluğunun kanıtı #aşk; “#aile” içinde gelip çarpar ilk kez insanın bedenine… Aile içindeki adı sevgidir onun; ama insana aşkla tanışmanın ve yüzleşmenin kapılarını sonuna dek açar. Anneye duyulan sevgi ya da nefret aşkın ilk basamağıdır. Anne, aynı zamanda topluma da açılan kapıdır. Anne, o kapıyı sürekli açık tutmak istese de Ernesto bunu geri çevirir.
    “Ernesto birçok kez reddetmişti neden okula gitmediğini açıklamayı. Jeanne yalvarmıştı kendisine. Ve bir keresinde ona ağlayarak sarılmış, onun artık kendilerini sevmediğini söylemişti. Ernesto’nun yüzü ilk kez Jeanne’ın yüzüne değmişti, ilk kez çiçekli ve tuzlu deniz kokusunu almıştı onun. Ernesto’nun kolları Jeanne’ın bedenini kavramıştı. Gözleri yerde, sessiz kalmışlardı öylece, son gecenin âşıkları gibi kendilerinden bile gizleyerek. Uzun bir zaman geçmişti aradan ve bu zaman içinde artık unutulması mümkün olmayan sessiz bir tanışma istila etmişti onları. Birbirlerine bakmadan ayrılmışlardı.” (s.28-29)

    Ensest ilişkinin bu ilk aile içi tanışmadan ya da aşkın insan yüreğine ilk dokunuşundan, ilk seslenişinden doğduğunu vurgular Ernesto ile Jeanne’ın birbirlerine duydukları sevgi; insanın, aşk pınarına aile mitiyle ulaştığının altını çizer. Bedensel birliktelik yasaklanmış olsa da ruhsal ensestin varlığı hiçbir zaman yadsınamaz! İnsanın aşk tarihi de; yaşamın tarihi gibi ailede başlar ve ailede biter. Gerisi yaşam sahnesinde oynanan oyunun türevlerinden başka bir şey değildir. Aynen Tanrı’nın varlığı ve yokluğunda olduğu gibi! Yaşamın en trajik, en teatral yanıdır Tanrı bilgisi. Zaten Ernesto (ya da yazarın kendisi), okula neden gitmeyişi vb. olup bitenleri (yazınsal olarak da) teatral bir biçimde anlatır ailesine (s. 31):

    “Ernesto: Açıklamakta güçlük çektiğim bir şeyi anladım… Bunu doğru düzgün anlatabilecek kadar büyük değilim. Evrenin yaratılışı gibi bir şey. Adeta çivilenmiştim: karşımda birdenbire evrenin yaratılışını buldum. Sessizlik. Baba: Biraz daha uzaklara, eskilere git… Sessizlik. Anne: Evet bu konularda söyleyecek şeylerin vardır, değil mi Ernesto? Ernesto: Söyleyecek fazla bir şeyim yok. Sessizlik… Ernesto: Dinleyin… Bir anda olup bitmiştir her şey büyük olasılıkla. Bir gecede. Sabahleyin her şey yerli yerindeydi. Bütün ormanlar, dağlar, küçük tavşanlar, her şey. Bir gecede. Birdenbire yaratıldı. Sadece bir gece içinde. Her şey hesaplanmıştı. Her şey doğruydu. Tek bir şey dışında. Tek bir şey. Anne: Bu şey ilk başta yoksa eğer, sonunda olup olmadığı da bilinemez değil mi? Ernesto susar. Sonra tekrar başlar. Anne ve baba; ailenin dışında bir şeyin, “toplumun ve kurallarının” var olduğunu bilecek kadar deneyimlidirler. Bu yüzden Ernesto’yu sıkıştırırlar. Onlar Ernesto’nun evi dışında bir şeyler öğrenmesi gerektiğini düşünürler. Anne: okul ve evren arasındaki bir ilişki yok mu peki? Ernesto: çok sıkı bir ilişki. Anne: İlginç, biraz anlıyorum. Ernesto: Sen her zaman anladın, evrenin en akıllısı sensin.” (s.34)

    Annenin, “insan ve toplum” arasındaki ilişkilere sonsuz saygı duymasından etkilenir Ernesto ve tüm kardeşleri; ancak yine de aralarındaki bağlar, bütün dış ilişkilerinden güçlüdür. Annenin, onları bırakıp gitmek, aileden kaçmak gibi istekleri oluşuna da saygı duyarlar, ama öte yandan annelerinin bu isteği altüst eder onları ve çok korkarlar. Yoksullukları yüzünden midir bu? Özgürlük aranışı mıdır? Yoksa nedir?

    “Dünyaya getirdiği çocukları terk etmek. Sevdiği insanları terk etmek. Yaşadığı yerlerden gitmek. Bırakmak. Çekip gitmek. Kaybolmak. Ve anne, o bilmiyordu bunu, Ernesto ve Jeanne bunu da biliyorlardı. Öyle sanıyorlardı çocuklar, en azından.” (s.41)

    Anne, insanın toplumsallığının (ve devletin) bir yasaklar, kurallar bütünü olduğunun bilincindedir, bu kurallara uymanın kaçınılmazlığının da… İnsan, kurallar koyan bir sosyal hayvandır; kendi koyduğu kurallara kendi uymak zorundadır. Ancak annenin bildiği bir şey daha vardır; umutsuzluk. Toplumsal kurallar yüzünden yaşayamadığı özgürlük, onda umutsuzluk yaratır, bir de Tanrı inancını. Ernesto’yu bu yüzden tüm çocuklarından fazla sever ve öte tutar:

    “Tanrı, Ernesto için erkek ve kızkardeşlerine, anne ve babasına, ilkbahar ya da Jeanne’a baktığında ya da hiçbir şeye bakmadığında hiç eksik olmayan umutsuzluktu. Anne, Ernesto’nun umutsuzluğunu neredeyse hiç çaba harcamadan keşfetmişti, Ernesto bir akşam, karşısına geçmiş kendisine #paramparça, kimi zaman boş gözleriyle bakarken keşfetmişti. O akşam anne Ernesto’nun sessizliğinin hem Tanrı olduğunu hem de Tanrı olmadığını, yaşama tutkusu ve ölme tutkusu olduğunu anlamıştı.” (s.43)

    Tanrı; neredeyse anne- çocuk ikilisinin kendi yarattıkları ve sonra da yitirdikleri bir şeydir. Aşk da… Tanrı’yı ve aşkı yaratan odur: anne. Anne yanlarında olmadığında çocuklar korku duyar ve ağlaşırlar, ölüm korkusudur bu. Çünkü yaşam anne demektir. Evler, bağlar, bahçeler yapmak da yaşam ya da Tanrıannenin eseridir. Bunun dışında her şey boştur ve anlamsızdır. Bunu en çok büyük çocuk Ernesto duyumsar ve “rüzgârın peşinden koşuyoruz” der (s.50). Bu rüzgâr, bilgi değildir, başka bir şey, belki de annenin yarattığı bir şeydir! Belki korkunun ve yalnızlığın sesidir. “Rüzgârın kimi zaman ne söylemek istediğini, niçin bağırdığını anlamak mümkün müdür?”

    Öğretmen, Ernesto’nun okulu neden bıraktığını anne-babaya sorduğunda anne ona: “Ernesto’yu bırakmak gerekir mösyö” diyecek ve onu şaşırtacaktır. Bu söz, annenin çocuklarını bırakma isteğinin de dışavurumudur sanki. Çocukların bu duyguyu sezmekten doğan korkuları, insanın Tanrı tarafından yeryüzüne savunmasız bir biçimde “terk edildiği” duygusunu ve yalnızlık korkusunu çağrıştırır: “Doğal bir şeydi sanki bu. Belli bir dönemde çocukların terk edilmesi, ellerin açılması ve onların bırakılması, doğal bir şeydi”r. (s.52) Buna karşın çocuklar annenin acımasızlığını severler. Onun terk edişini de… Baba ise annenin olası gidişinden hiç hoşnut değildir. Bundan her zaman korkar. Buna karşın işsizdir, çalışmaz ve durmadan içer. Dünya ona göre terk edilmenin mekânıdır sanki. Çocukların terk edilme korkusunu baba da derinden yaşar. Kaderdir sanki bu; babanın mutsuzluğunu çocuklar da bilir ve yaşar. Anneyi yitirmek, Tanrı’yı yitirmekle eşdeğerdedir. Belki de bu yüzden Ernesto okulu ve eğitimi reddeder:

    “Öğretmen: Siz Mösyö Ernesto, öğrenmek için okula gitmeye ihtiyacınız yok mu? Ernesto: Var Mösyö, tabii. Herşeyi okulda öğrendim ben. Evde şaşkın annemin bitmek bilmeyen palavralarını dinliyordum. Sonra okulda gerçeğin karşısında buldum kendimi. Öğretmen: Yani? Ernesto: Tanrı’nın olmadığı. Uzun ve etkileyici bir sessizlik. (…) Öğretmen: Tanrı’nın olmadığını nerden biliyorsunuz Mösyö Ernesto? Ernesto: Bilmiyorum. Nasıl bilindiğini bilmiyorum. (sessizlik) Belki sizin gibi Mösyö. Siz kendiniz de bilmiyorsunuz.” ( s.69)

    Öğretmen, okul eğitiminin zorunlu olduğunu söylese de gerekli olduğunu kanıtlayamaz Ernesto’ya. Okulu bıraktıktan sonra kendi kendine okuyacaktır Ernesto. Jeanne da Ernesto’yu izleyecek ve okulu bırakacaktır. Baba, Ernesto’nun her şeyi terk etse de Jeanne’ı hiçbir zaman terk etmeyeceğini düşünür. Anneyle baba, her zaman çocukların gerisinde ancak yine her zaman onların üst seviyesinde olacaklardır. Ve Ernesto; bir gün onları terk edecektir. Annenin sürekli düşündüğü ama yapmadığı şeyi yaparak… Jeanne’la bedensel birliktelik içinde olsalar da… O; dünyada olup biten her şeyi tam olarak anlamaya çalışan… Bunun, Tanrı’nın insan için mümkün kıldığı zor bir araştırma olduğunu bilse de yapmaya girişmekten çekinmeyen, sonuçta her şeyin boş olduğunu ve rüzgârın peşinde koşmak olduğunu gören, ama olmayan bir şeyin de sayılamayacağını bilen insanın ta kendisidir! Bilgelik ve ağırbaşlılık, aptallık ve çılgınlık anlamaya çalıştığı şeyler olsa da, bunun da boş olduğunu gören filozoftur. Ernesto’nun, geri dönen öğretmene son sözleri; “Bilgilenmenin son günlerindeyim Mösyö, Alman felsefesindeyim.” (s.103) olacaktır. Öğretmen bu konuda kendisinin suçlu olduğunu söylese de “Ernesto: Benim için artık bir şey yok… Hiç… Sadece matematiksel tümden gelim… Mekanik, bilinçdışı…” (s.103) diyecektir. Sanki insanlığın ya da bilgeliğin geldiği son noktayı haber vermektedir. Toplumun ilgisi ailenin üzerinde odaklaşsa da, toplumun sesi basın (bir gazeteci), ailenin evine dek gelse de, Ernesto Paris’e gittiğinde ailenin yaşadığı Vitry, otoban yapımı için yerle bir edilse de aile yerinden kıpırdamaz. Oradadırlar: Ernesto dönüp geldiğinde eski koltukları bulamasa da kardeşleri ve anne, evdedirler. Toprak altüst edilse de “ev” hep var olacaktır! Anne Ernesto’ya sorar: Gelecek nedir? Ernesto: Yarındır. Anne Ernesto’ya bu kez ne istediğini sorar. Aldığı yanıt ürkütücüdür: Jeanne’la birlikte olmak! Anne umutsuzca Tanrı’ya yakarır. Ağlamadan titrer: Bakışlarında acı ve gurur vardır. Jeanne odur, annedir. İnsana özgü ve insan yaratısı tüm bilgiler; fizik, kimya, coğrafya, matematik, din, felsefe, hukuk, yasalar yalnıza tek bir gerçeklikte düğümlenir: Anne ve çocuk bilmecesi! Ama bu bilmecenin yanıtı ya da karşılığı; din de bilim de değildir, belki yalnızca felsefe ya da insan düşüncesidir: Belki de insanı yüreğinden vuran o tek soru: Yaşamın ne olduğu sorusu. Ne eğitimde ne okulda ne bilgide ne dünyaya ve topluma açılmada, ne sevgide ne aşkta… Yanıtı bulunamayan, bulamadığımız tek soru! (s.117)

    “Jeanne: Tanrı’nın var olmadığını bilemiyoruz. Ernesto: Hayır. Sadece söyleniyor ama bilinmiyor. Ne kadar yok, sen de bilmiyorsun bunu. Jeanne: Var olduğunu söyler gibi yok, diyorsun. Sessizlik… Ernesto: Ne dedin? Var olduğunu söyler gibi mi dedin… Jeanne: evet. Sessizlik. Ernesto: Hayır. Jeanne: Tanrı’nın olmadığını söyledin, bir keresinde de Tanrı var, dedin. Sessizlik. Jeanne: olmaması mümkünse, o zaman olması da mümkündür. Ernesto: Hayır: Yoksa eğer nasıl var olabilir. Ernesto: Dünyanın her yerinde olduğu gibi, senin için de benim için de olduğu gibi. Daha çok ya da daha az sorunu değildir bu: veya vardır ya da yoktur sorunu değildir, ne olduğu bilinmeyen bir sorun. Sessizlik. Jeanne: Neyin var Ernesto? Ernesto: Korku. Hep aynı kalan bir korku değil, büyüyor… Delirtiyor… Jeanne: Acı veriyor… Ernesto: Hayır. Ernesto ellerini kız kardeşinin yüzüne koyar. Ernesto: ağlama. Sakın ağlama. Jeanne: Yok. Tanrı yoksa günah da yoktur ve ensest, günahı yoksayar. Öyleyse acı da yoktur! Jeanne, ağlama… Jeanne ya da anne, sakın ağlama.” (s.118)

    İnsan soyunun başlangıcı aile; Tanrı’yı da yaratmıştır (sonra da yok edecektir) tıpkı evren gibi ve oğul, bu soyun peygamberidir. Tanrı’yı var kılan da yok sayan da ailedir. Kitabı; okumaya eğilimli, bu ateşi yüreklerinde ve beyinlerinde taşıyan ailesiyle birlikte keşfeden oğul, düşünmeyi (felsefe yapmayı), sevmeyi, aşkı ve yadsımayı da onlardan öğrenecektir: Yaz yağmuruyla ( belki günah, belki yaşamla) birlikte onu, estirdiği o deli, esrik, kuraldışı rüzgârıyla (belki de zamanla) kanatlandırarak… Sonra ev yanacak ve Jeanne ile Ernesto için olayların, günlerin süresi, biçimi, anlamı aynı olmayacaktır. “Erkek ve kız kardeşlerin sevgisi önemini yitirmiştir. Ana babanın sevgisi de eski gücünü yitirmiştir hiç kuşkusuz.”(s.130) Ama yangın, yine de her şeyin sonu değildir. Yaşamın da! Kimilerine göre Ernesto hiç ölmeyecek, genç ve parlak bir matematik profesörü olacak ve daha sonra da bilim adamı… Önce Amerika’ya gidecek ve daha sonra da dünyadaki büyük bilim merkezlerinin durumuna göre dünyanın aşağı yukarı her yerini dolaşacak… Rüzgâr ya da zaman her birini bir yere savuracak… Jeanne’la birlikte bir daha o beyaz banliyöye, Vitry’e hiç dönmeyeceklerdir. Anneyle baba ölecek, kardeşler dağılacak… Kısacası insan; her şeye karşın, her şeyi yeni baştan yaratıp yaşayacaktır; genleri aracılığıyla geleceğe taşıyarak… Genlerini yeni çocuklara taşıyan aileler aracılığıyla…

    Marguerite Duras; “Yaz Yağmuru” ile insanın yeryüzü yaşamını anlatırken, bunu, aklın en erdemsel yanı olan felsefe aracılığıyla yapar: Bu; edebiyatın felsefeyle iç içe bir yapılanması olduğunu göstermek kadar, “kadının da” erkek kadar, belki ondan çok farklı, özgün bir felsefi biçemi olduğunu da düşündürür. Din gibi felsefeye yapmayı da erkeğe düşündüren ve yaptıran yoksa kadın mıdır? Kadın ve dişil evren, dişil dünya ve dişil yaşam… Düşüncenin doğurganlığını nasıl öğrenmiştir Ernesto? Ya da erkek? Bunu ona kim öğretmiştir? Değişimi erkeğin aklına yükleyen aile ve anne değil mi? Aşkı, günahı ve değişimi… İnsan; Havva ile Adem’in dünyayı ve yaşamı değiştiren günahından doğmadı mı? Onların “kardeşlik” günahından… Yeryüzünde onlardan başkası olmadığına göre “kardeş” değil miydiler? Başka bir deyişle insan; her şeyin başlangıcı olan bu miti neden yarattı? Mitoslar, dinler bize neyi anlatır? Dahası bilimin esas amacı nedir? Ve dahası; kadın olmasaydı ev, aile, çocuk olacak mıydı? Çocuk olacak mıydı? Tanrı ve günah olacak mıydı? Adalet, hukuk, miras, toplum ve yasalar olacak mıydı? Kardeşlik, eşitlik, özgürlük ve savaşlar olacak mıydı? Habil’le Kabil’i doğurmasaydı anne; savaşan yaşam olacak mıydı? Truvalı Helen olmasaydı savaş olacak mıydı? Tanrılar ve (tek tanrı) döneminden önce tanrıçalar dönemi olmasaydı doğurgan dünya olacak mıydı? Tıpkı anne gibi kendi kuralını kendi koyacak “insankızı” olacak mıydı? Neyi sorgulayacaktı insanoğlu? Bütün bunları nasıl yaratacak, neden sorgulayacaktı? İnsankızının sevgisi, doğurganlığı, kuralları ve başkaldırısı olmadan…

    Bu soruları edebiyatın içinde, edebiyatla sorgulamak; ancak felsefeci bir yazarın işi olabilir. Marguerite Duras işte böyle bir yazardır: O; insanın yeryüzü (dünya ve evren) serüvenini; onun mitsel ve içsel dünyasının (efsane, din vb.) gelmişi ve geçmişiyle birlikte kucaklayarak, zamanın (rüzgârın) getirdiği yaz yağmuruyla (insanın günah işleme ve Tanrı’nın varlığına karşı sorumluluk bilinciyle ) iç içe anlatır. Aynı zamanda yazar; insanoğlunun (ve insankızının) soyundan gelen genlerine özgü biçimde yarattığı ve üretken düşüncesiyle yoğurduğu kendi dünyasal tarihini bir yandan “aile içi” bir serüven, bir oyun gibi sergilerken, öte yandan Ernesto’yu, yani en büyük oğulu da “kitabının peygamberi” olarak baş kahramanı yapar. Aklın taşıyıcısı, onu yarınlara ulaştıracak olan oğlu… Ancak felsefeci bir kadın yazara yakışan önemli bir ayrıntıdır bu.

    * Marguerite Duras, Yaz Yağmuru, Türkçesi: İsmail Yerguz, Sel Yay.; 2008

     

    #felsefeciyazar #kayıpkitap #yalnızağaç #aklınbilgisi #anaoğul #okul #felsefeveedebiyat #MargueriteDuras #Ernesto

    romankahramanlari replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
FELSEFECİ YAZAR MARGUERİTE DURAS’IN ROMANI “YAZ Y…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now