Ender ve Çetin: Yalnızca bir kez çaresiz kaldım, o da Sen kimsin? diye soranın karşısında

  • Ender ve Çetin: Yalnızca bir kez çaresiz kaldım, o da Sen kimsin? diye soranın karşısında

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 15:09

    Yalnızca bir kez çaresiz kaldım, o da “Sen kimsin?” diye soranın karşısında*

    ,Makale Yazarı: Yasemen Birhekimoğlu

     

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2012, 9. sayıda yayımlanmıştır

    Ender’le Çetin’e sorsalardı, filmleri Fransız, filmdeki adları #JulesveJim olurdu. Oysa o kadar Ender ve Çetinler ki, bu hikâye sadece yıllardır dost olan iki erkeğin aynı kadına âşık olmalarının hikâyesi değil. Bu, yıllardır süren bir dostluğun hikâyesi.

    Kim bilir etrafımızdaki dostlukların sınırlarını ne zaman belirledik. Ailemizle, arkadaşlarımızla, sevgililerimizle; sevdiklerimizle ilişkilerimizi içimizde geldiği gibi mi yaşıyoruz? Yoksa ilişkilerimizi hep çevremizdeki insanların sınırlarına göre mi şekillendiriyoruz? Ender’le Çetin’in defalarca izlediği, baş tacı ettiği, iki erkeğin sıkı dostluğunu anlatan filmlerden biri, ünlü bir eleştirmen tarafından zamanında “Eşcinselliğin sınırında dolaşan bir dostluğun hikâyesi” olarak adlandırıldığı için, Ender bu sorulara kendi cevabını çoktan bulmuş aslında: İlişkiler için gerçekten bir sınır yok. “Varsa da insan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil, kendi sınırlarını görür.”

    Çetin’in rüyalarındaki böceklere alışık olan Ender, Çetin her kendini kaybettiğinde toparlanması için minik “oyunlara” başvuran Ender, Çetin yokken yeni tanıştığı her insanda Çetin’i arayan Ender, başından beri bu ilişkinin genel geçer sınıflandırmalara meydan okuyacağının farkında. Gittiği yerlerden Ender’e ancak sevgiliye yazılacağını farz ettiğimiz mektuplar yazan Çetin’e “Niye birbirimize tıpatıp benzeyelim ki?” derken ne kadar samimiyse, Nihal’in abisi Fikret’in hayallerinin farklı olmasının onu ikisinden ayırdığının da bir o kadar bilincinde. Çetin’le toplamda 17 yıl sürecek ayrılıklarının ilk günlerinde ortak geçmişlerini düşünmekten başka bir şey yapamaz, durmadan “Çetin acaba şimdi ne yapıyordur?” diye sorar, bunu da kendi kendine yanıtlarken, âdeta “Ender olmayı bırakıp Çetin olurken”, Çetin’e kızmamayı, neden uzaklarda kaldığını sorgulamamayı öğreniyor. “Okuduğu kitaplar yüzünden yakalandığı duygudaşlık hastalığı” oldukça işine yarasa da, onca yıl ayrı kaldığı Çetin geri döndüğünde hiçbir şey değişmemişçesine kaldıkları yerden devam edebilmeleri, biraz da yıllar önce kurulan bu bağın sadece yıllar önceki ortama bağlı oluşmadığını, iki dost ayrıyken nasıl hayatlar yaşarsa yaşasın kopmadan devam ettiğini kanıtlıyor. Bakkala bile beraber gitmeleri, balığı beraber seçmeleri tuhaf gelmiyor onlara. Apartmanlarının kapıcısının ikide birde kapılarına gelip evin içini gözetlemeye çalışması rahatsız etmiyor. Tanıştıklarından beri “çetinikisalakenderdört” gibi evrensel bir formül onlar, çok sevdikleri filmlerin kahramanı iki dostlar, çavdar tarlasında çıplak ayak koşan çocuklar, bir müzik parçasında arka arkaya gelen iki notalar…

    Sorunsuzca tıngır mıngır işleyen bu birliktelik, Nihal’in evlerine yerleşmesiyle beklemedikleri bir düzleme geçiyormuş gibi görünüyor ilk başta. Kitaplarla filmlerle yaşadıkları, hatta kitaplarla filmlerin içinde yaşadıkları hayatın birdenbire insan şeklinde bir duvara çarpması bekledikleri kadar memnun etmiyor iki dostu. Birlikte ördükleri garip ama mutlu kozanın içinden çıkıp gerçeklikle karşı karşı gelmeleri, güçlü sandıkları temellerinde bir sarsıntıya yol açıyor. Gerçekliğin içinde hayali birer roman kahramanı olarak yaşamayı kendilerine yakıştırmış, başka türlü yaşamın nasıl olduğunu unutmuş olan ikili, Nihal ortaya çıktığında, aslında kendi romanlarından pek de fazla kopamıyorlar. İlk başta üstlerine bir “Murat ağabey havası” geldiğini hissediyorlar, sorumluluk duyuyorlar, abilik yapıyorlar ve bu durumun onlara mutluluk verdiğini hissediyorlar. Hayatının baharında çaresiz kalmış bir kıza kol kanat germemek, onu dünyaya karşı savunmasız bırakmak hangi kitaptaki hangi şövalyeye yaraşır ki? Nihal’in “beyaz bir kontrplak tabakasından şımarık bir çocuğa dönüşmesi” ikiliye daha önce duymadıkları bir haz veriyor. Oysa ne tuhaftır ki, tam da Murat Ağabey yemeğe geldiğinde “gerçek halleri” ortaya çıkıyor. Yeniden tam da olgunlaşamamış, dışarıdaki “normal” hayata alışamamış, büyüyememiş iki küçük çocuk gibi hissetmek onları Nihal geldiğinden beri mutlu etmediği kadar mutlu ediyor. Nihal’i koruyup kollamanın, ona “sahip çıkmanın” getirdiği üstlerine de pek yakışmayan koca adam havasını korumaya artık çalışmıyorlar. Yeniden korunup kollanılmaya, biraz hafife alınsalar da istedikleri gibi olma şansını buldukları kişiliklerine, iki küçük çocuğun ortaklaşa paylaştığı hayal dünyasına geri dönüyorlar. Ne de olsa biraz da şanından üstlendikleri bu büyük adam havası “biri göbekli biri kel” iki yetişkin olduklarının, kendi fantezi dünyalarında şövalyeyken aslında değirmenler karşısında hipnotize olup hayatlarında bir yere kıpırdayamadıklarının ani farkındalığına yol açıyor. Ondan da pek hazzetmiyorlar. Bu farkındalık arttıkça, örneğin Nihal’e duydukları aşklarını karşılıklı itiraf ettikleri tatilde kıllı göbekli iki adam olarak birbirlerine güneş kremi sürerken, dışarıdan nasıl algılandıklarını sorguluyorlar. Olduklarından, hissettiklerinden farklı görünüyor olmak “acıklı gelmeye başlıyor” onlara.

    Çabalarıyla o küçük genç kızı içinde boğulacak gibi durduğu hüzün denizinden çıkarır çıkarmaz, kendi ayakları üstünde durabilen Nihal’le ne yapacaklarını bilmiyorlar. Kendisi bambaşka olmasa bile, onlara bambaşka gelen bir insan var şimdi karşılarında. Çetin’le Ender, “konusu buna benzeyen filmleri” çok seviyorlar aslında. “Yasak aşk, gizli aşk.” Bir nevi mutsuz aşk. Oysa “seyrederken içleri bir hoş olan filmlerden” birisini yaşarken, bunun bir film olmadığını bilmek çok zor geliyor. Çetin’le ilişkisini iyice çözdüğünü, toplum içindeki yerleri ne olursa olsun bu ilişkinin gidişatıyla barış içinde olduğunu düşünen Ender, bu sefer Nihal’le ilişkisinde sınırları sorgulamaya başlıyor. Aslında çoktan reddettiğini düşündüğü, ama yine de “anlaşılabilecek toplumsal koşullanmalar” tarifiyle yeniden fark ettiği sınırları, onu Nihal’e âşık olmadığını, Nihal’le birbirlerini çok seven bir ağabey-kardeş, bir babakız’dan fazlası olamayacaklarını düşünmeye hapsediyor. Bu hapis hayatındaki rahatsızlığı onu rüyalarında Çetin’in rüyalarındaki böcekleri aratmayan köpeklerle boğuşturuyor. Boğulduğunu hissettiğinde anne babasını ziyarete gidiyor, orada birisi edebiyata, diğeri gerçek hayata dair iki aşk hikâyesine kulak misafiri oluyor. Edebiyat hüzünle sonlanırken, gerçek hayatın mutlu sona kavuşması Ender’i rahatlatmıyor, çünkü babasının şirketinde çalışan kanlı canlı Vehmi Bey’in yıllar sonra kendinden oldukça genç bir kızla bulduğu mutluluk ona hiç de gerçekçi gelmiyor. Binlerce romanın kahramanı Ender, Vehmi Beyin kural değil de istisna olduğuna kendi adı gibi inanıyor, çünkü “Aşk eşitler arasında yaşanır… Eşit değilseler bir taraf diğerinin esiri olur, diğeri de ona eserim gibi bakar.” Bu fikirle neredeyse huzur da buluyor, çünkü Nihal’e duyduğu aşkının karşılıklı olmaması olasılığından çok, olması olasılığı Ender’i ürkütüyor. Kökünden değişecek yaşamıyla, yeniden şekillendireceği ilişkileri ve nereye koyacağını bilemediği kişiliğiyle yüzleşmek, bir anlamda kitabın sayfalarından, filmin pelikülünden fırlayıp bilmediği bir hayata, gerçek hayata ayak basmak demek. Sevgi’yle olan ilişkisinde bile, “kocası hapiste olan bir kadının âşık olduğu,” başka insanların karşısında kiminle birlikte olduğunu söyleyemeyen isimsiz cisimsiz bir kahraman olmak ona “hayli edebi” geldiği için rahat hissetmiş, Sevgi ilişkiyi sonlandırıncaya kadar bu rahatlıktan vazgeçmemiş olan Ender, uzun süre çocukların aşkıyla büyüklerin aşkının farkına varmak dahi istemiyor.

    Çetin, Ender tarafından anlatılan Çetin, Ender tarafından anlaşılan Çetin, psikolojik profili bile zamanında Ender tarafından çıkarılmış Çetin ise “hiçbir şey belli etmiyor.” Çünkü Çetin’i de mahveden ulaşamamak değil, ulaşıp da kaybetmek. Kaybetme korkusu yüzünden ulaşmaktan çoktan vazgeçmiş Çetin; anne babasını erkenden kaybettiği çocukluğunda abisi ve arkadaşları sayesinde “hiçbir ilişki için emek harcamadan,” çaba göstermesi gerekmeden sevgiye ulaşmış, tek ciddi ilişkisini üniversitede erkek arkadaşını hiçe sayarak ilgilenmeye devam ettiği için “yaramaz bir çocuk olduğunu söyleyerek şefkat gösteren” Serap’la yaşamış. Geçmişindeki “sevgi dinamiğini” yeniden harekete geçiren Serap’ta alıştığı rahatı bulan Çetin, Serap’la “duyguları eskiyip” ayrılınca, gündüzleri çalışıp geceleri kan uykular uyumaktan başka bir hayat bilmemiş. “Arkadaşı Ender’le bile kadınlarla olduğundan daha romantik.” Kaybetmediği, kaybedemeyeceği “ilk” insan çünkü Ender. Belki de bundan Ender, Çetin’i İstanbul’da ziyarete geldiğinde Serap’la birlikte kaldıkları odaya yer yatağı serip Ender’i başka bir yerde yatırmak istememesi. Ender dışarıda kalsın istemezken, her şeyi Ender’le paylaşmak istediğini bu kadar açık seçik ifade etmeyi tercih etmesi. Çetin’in Nihal’e karşı duyduğu aşktaki naiflik bile, Ender’e Nihal’in içlerinden sadece birisini seçmesinin olanaksızlığını düşündürtüyor. Ender, Nihal’in kendisiyle konuşmayı seçerken, Çetin’le yaşamayı seçtiğini özellikle vurguluyor. Çünkü “en büyük ahlaksızlık aşkı yaşamamaktır”, ama iki dosta -ve çok sevdikleri Fransız sinemacılara göre- sevileceklerse de ikisi birden sevilecekler. Bu yüzden Nihal’in anlatıdaki yeri zaman zaman umut verici oluyor. Şimdiye kadar başkalarına âşık olduklarında aralarına soğukluk giren, birbirlerini başkalarıyla paylaşmaktan çok da hoşlanmayan ikili, Nihal’e karşı olan ortak sevgilerinde huzur buluyor. Soğanı istediği gibi doğramadığı için Serap’ı bile ağlatmış olan Çetin, Nihal aynı şeyi yaptığında ince ince alay etmekle yetiniyor. Birlikte sevildikleri gibi, birlikte sevmek de beklemedikleri bir huzur sunmalı onlara, ne yazık ki bunu anlamaları edebiyatı gerçeğe dönüştürmüyor, her şey umdukları gibi olmuyor.

    #SeyfiTeoman’ın film uyarlamasına kitabı okumayanlardan gelen tepkilerin çoğu, Nihal karakterine yönelik. Aslında kitabı okumadan Nihal’i anlayabilmek çok da mümkün değil. Nihal, Çetin ile Ender’in arkadaşlığının başladığı yılda doğmuş. Yani Ender ile Çetin’in arkadaşlıklarının takvimi, Nihal’in yaşam süresi. Ender’in kaleminden okuduğumuz, gözünden gördüğümüz, Ender’in romanının bir kahramanı o da. Filmde Nihal’in yapmacık, adeta samimiyetsiz bulunmasına şaşırmamalı, çünkü Nihal zaten Ender’in anlayabildiği kadar bir Nihal, ana hatlarıyla gördüğümüz, içi ancak Ender’in doldurabildiği kadar doldurulmuş olan. Hiçbir zaman ne düşündüğünü, ne hissettiğini bilemeyeceğimiz bir sembol. Nihal’in gelişiyle hem kendilerini hem de birbirlerini sorgulamaya başlamaları işte bu yüzden manidar. Ender metinde sürekli Nihal’de gördüğü değişimlerden bahsederken, kendisinin de az çok farkında olduğu gibi, aslında Ender’deki Nihal farkındalığı artıyor, Nihal iki dost ona âşık olduğunda “varlık kazanıyor.” Örneğin, Çetin’in de çok iyi bildiği gibi Ender’in Nihal’e karşı sevgisi, kendi kafasında yarattığı dünyadaki idealizmi sevmesinden ileri geliyor. Hep “susup uzun uzun dinleyen kadınlardan” hoşlanan Ender, gözleri dolduğunda onun da dolan, “şekil verilecek mermer gibi halleriyle kendinden geçiren,” Nihal’e verebilecek kadar iyi tanıdığı tek şeyi, yani kendisini vermeyi diliyor. “Anlattığı şeylerin onun için çok değerli olduğunu belli etsin,” isteyerek adeta “zaaflarının üzerine abanarak” seviyor Nihal’i. Aşkının sınırlara yakınlığından kuşkulandığında zaaflarını görüyor, verdiği kitaba yaptığı yorumlar adeta Ender’i tiksindiriyor, aşkını yaşamayı denediğindeyse Nihal’in anlattığı anılarda kendisini görüyor, her kelimesinden Ender’e verilmiş bir mesaj çıkarmaya çalışıyor.

    Oysa ki Nihal’e karşı hissettikleri Ender’i yeni bir aydınlanmaya götürüyor. Anlatının başında girmek istemediği, ama Fikret’le ikisini ayırdığını daima bildiği farkı anlıyor. “Ah dostum bunun için seviyorum işte seni, ikimiz de hayatımızın aynı yerinde kalakaldık diye!” Çünkü yıllardır “dostluktan, kardeşlikten de öte” bu ilişkinin “sevgi dinamiğini” yürüten şey tam da bu. “Eylemlerinin kipi hem güzel geçmiş zaman” olan bu iki dost; nerelere gidilmiş, farklı ne deneyimler yaşanmış olsun, kalplerinde ve gelişimlerinde aynı yerde duraklamış, alışkanlıklarına, ritüellerine ölesiye bağlanmış, bağlandıkça kendilerini rahat hissetmeye alışmış bu iki hayat arkadaşı; kötü olduklarında birbirlerine bakıp karpuz yiyerek susan Ender’le Çetin, birbirlerine yettikçe, diğerlerinden uzaklaşmış. Yıllıkta yer almayarak farklı yazılmasına karar verdikleri tarihleri o günden beridir kendilerince yazılmış, “iki kişilik dünyalarını” kurmuşlar. Sonsuz tekrarlardan haz alarak kendi rutinlerini oluşturmuşlar. Ama piknikte fark ettikleri gibi, Nihan’ın hayatlarına girişleriyle aslında birbirlerinde tamamlayamadıkları şeylerin bilincine erişiyorlar, aralarındaki ve içlerindeki huzursuzluğu yaratan da bu. “Bizim büyük çaresizliğimizin” aslında yetişkin hayatı olduğuyla yüzleşmeleri ve birlikteliklerinin, ne kadar güçlü olursa olsun bu çaresizliği yenmekte hep eksik kalacağını kabullenmeleri ise, ancak Nihal’in hayatlarından çıkışıyla oluyor. Ender anlıyor ki, Nihal’in “kadınca yemek becerisi” boşuna mutfakta çocuklar gibi ellerini çırpmalarını sağlamamış. Nihal “Ne kadar oburmuşsunuz!” deyince gururla gülümseyen Ender farkında ki; hayata karşı “pisboğazlıklarının” kabulü bu. Severken sadece kendi sınırını görmenin anlamı da burada. İkisinin bütünleyemediği hayat pastasına bir kadının eliyle şekil verme isteği hiç bitmeyecek belki. Ama “ümitsizce kendileriyken” bile hayata “bir değil on” sunmaya devam edecekler, bu kabullenmenin de hafifliğiyle.

    * Halil Cibran

    #barışbıçakçı #türksineması #uyarlamasenaryo

    romankahramanlari replied 1 year, 10 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Yalnızca bir kez çaresiz kaldım, o da “Sen kimsin…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now