Emma Bovary: MADAM BOVARY: DÜŞLER GEZEGENİNDEN HADES’E

  • Emma Bovary: MADAM BOVARY: DÜŞLER GEZEGENİNDEN HADES’E

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 16:30

    MADAM BOVARY: DÜŞLER GEZEGENİNDEN HADES’E
    TRAJİK BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ*

    Makale Yazarı: Gülcan Ak Tatar

     

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/Haziran 2010, 2. sayıda yayımlanmıştır.

    “Bütünüyle anlat, ama
    Bir eğim ver anlatırken Gerçek’e
    Dolayımda yatar çünkü başarı
    Fazlasıyla parlak, Gerçek’in
    O yüce şaşırtıcılığı
    Bizim derme çatma Haz duygumuz için
    Tıpkı, şimşeğin çocuklara olması
    Gibi –
    Ancak usul bir açıklamayla
    Ve yavaş yavaş
    Gerçek gözümüzü
    Kamaştırmalı-yahut da,
    Herkes kör olup çıkmalı.”
    ( Emily Dickinson)

    #Edebiyateleştirmeni #Eagleton: “Kadın erkek toplumunun hem içinde hem de dışındadır, hem o toplumun romantik bir biçimde idealize edilmiş bir üyesi hem de kurban edilmiş sürgünüdür. #Kadın bazen #erkek ile #kaos arasında duran şey, bazen de kaosun kendisidir” (1) derken, âdeta uçarılığı, savurganlığı ve ailesini felakete sürüklemesiyle halkın gözünde ahlaksız kadın tipinin simgesi olmuş Emma’nın trajik yaşam öyküsünü özetlemektedir. Emma sıradan bir yerden gelen, sıradan bir yerde yaşayan, #sıradan biriyle evli, sıradan biridir aslında. Onu trajik bir kahraman yapan, içerisinde bulunduğu koşullar değil içinde bulunmak istediği koşullardır. Daha güzel bir hayatın olasılığı sürüklemiştir mahva onu. Ancak Mungan’ın tespit ettiği gibi: “Herkes bir başkası olmak ister. Bu yüzden kimse kendisi kalamaz. Bütün romanlar, hikâyeler, piyesler bunun içindir; insana bir başkası olma imkânı tanımak için” (2)

    #Okuyan, bilen, #arzulayan, duyumsayan ancak bunları yaşayamayan, Burjuvazinin yükseliş döneminin yeni bir kadın tipidir Emma. Derinliğine indiği bireysel psikolojiyi yaşayan canlı bir toplumsal dokuya yerleştirmiş, her biri birbirinden ilginç ikincil kahramanlar arasına girmiş, böylece iç gerçeklikle dış gerçekçiliğin uyumsuzluğunun ilk romanını vermiştir Flaubert. #Roman kahramanı ne içindedir çemberin ne de dışında. İçinde bulunduğu koşullardan yakınan ancak bunları değiştirme gücünü bulamayan bir kadının trajedisi. Madame Bovary romanı ilk #modern gerçekçi roman olarak kabul görmekte, eserde #gerçekçilik ve #romantizm, bu denli iki zıt kavram iç içe âdeta birbirini hiçleme çabasında bir tamlayan durumundadır. Kasaba ve köy yaşantısı reddedilen gerçekliği, Emma’nın #düşyaşamı ise romantizmi çağrıştırır. Flaubert bunu şu şekilde açıklıyor: “Bende iki ayrı edebi dile sahip iki ayrı kişilik bulunmaktadır”, der 1 Ocak 1852 tarihli bir mektubunda; “biri laf ebeliğinin, lirizmin, baş döndürücü uçuşların, cümle ahenklerinin, yüksek düşüncelerin tutkunudur; öteki ise elinden geldiğince gerçeği araştıran, en küçük olayı da büyük bir olay kadar gözler önüne sergilemek isteyen, ürettiği şeyi size neredeyse maddi olarak hissettiren kişiliğimdir.” (3)

    Emma “durduğu yeri” değil “#olmakistediği” yeri önemserken, ilk #platonik aşkı, #Vicomte’un hayatı ona göre, “ötekilerden üstün, yerle gök arasında, fırtınalar içinde geçen ulvi” (4) bir şeydir. Zira daha on beşinde, “ellerine kiralık romanların yağlı tozu” (MB, s.53) (5) sürülen Madam Bovary’nin gezegeninde hava da, su da aşktır, onsuz nefes alamaz yitip gider. Emma için yaşam denen yapbozun en önemli parçası aşktan ibaret olmakta, o da aslında birçok yanılgıdan oluşmaktadır: “Emma’ya gelince o, #Léon’u sevip sevmediğini hiç düşünmedi. Onun sandığına göre #aşk, şimşek parıltıları ve gök gürültüleri ile kendini birdenbire gösterir, göklerden düşüp hayatı altüst eden, iradelerimizi birer yaprak gibi söken, bütün kalbi uçuruma sürükleyen bir kasırgaya benzerdi. Bilmiyordu ki, evlerin taraçalarında oluklar tıkalı ise, hafif yağmurdan da göller hâsıl olur… Böylece kalbi huzur içinde yaşayıp gidecekti ama bir gün duvarda bir çatlak olduğunu seziverdi” (MB, s.111).

    Zaten o da bu derde “kocaya vardıktan” (MB, s.120) sonra tutulmamış mıydı? Evet, artık Emma uygun koşullar gerçekleştiği takdirde aşkı evinin dışında bir yabancının kollarında bulmaya hazırdır. #Meşum kadınlara özgü baştan çıkarıcılığı yoktur Emma’nın, o daha ziyade (kocası #Charles’ın budalaca katkılarıyla da) baştan çıkarılan bir kadındır. Bunu daha ilk karşılaşmalarında fark eden kurnaz #Rodolphe’a düşen, birkaç zampara sözü etmektir: “– Herif çok budalaya benziyor. Kadın hiç şüphesiz ondan bıkmıştır. Herifin tırnakları pis, sakalı da en aşağı üç günlük. O hastadan hastaya dolaşırken karısı da evde oturup çoraplarına yama vurur. Elbette içi sıkılır! #Şehirdeyaşamak, her akşam dans etmek ister! Zavallı kadıncağız! Mutfakta masanın üzerine konan sazan balığının nasıl su diye içi titrerse onun da aşk diye içi titrer. Şöyle nazikçe üç kompliman yapsan insanı çıldırasıya sevecek, hiç şüphe yok! Hem de ne şefkat gösterir! Ne dilber olur!… Orası öyle ama, sonra başımdan nasıl atarım?..” (MB, s.140)

    Aşkın varlığı hayatını güzelleştiriyor, yokluğu dipsiz karanlıklara eş gelmekteydi. #Günah düşüncesi aşklarını pervasızca yaşaması için bir engel oluşturmamaktadır. Böylece Emma aşkı evinin dışında başka yerlerde bularak #vamp, #fettan ve #yalancı bir entrika kadınına dönüşmekte ve bu dönüşümden rahatsız olmamakta aksine değişik bir haz almaktadır: “Aklına, okuduğu #kitaplarınkahramanı olan kadınlar geldi. Kocalarını aldatmış bu kadınların lirik alayı, hafızasında, kendisini büyüleyen sırdaş sesiyle şarkı söylemeye başladı. Bizzat kendisi de, hayalinde canlanan bu âlemin gerçek bir parçası oluyor, kendini, o kadar imrenmiş olduğu bu tip sevdalı kadınlardan biri yerine koyarak, gençliğinin o uzun hülyasını gerçeğe çeviriyordu. Bir yandan da, intikam almanın zevkini duyuyordu. Çektiği ıstırap kâfi değil miydi? Ama şimdi zafer onundu; o kadar zaman, içinde tuttuğu aşk tutkusu, sevinçle fıkır fıkır, bütün bütüne gönlünden fışkırıyordu. Vicdan azabı, endişe duymaksızın bunun tadını çıkarıyordu.” (MB, s.172)

    #Ütopik cennetinde asla ve asla Charles’a yer vermemekte dahası onu bu cennetin kapısından içeri girmesini engelleyen bir cehennem zebanisi olarak görmektedir. Kocasına bakış açısı olumsuzluk yüklüdür. Bu nedenle Emma’nın ıstırabını anlamak ancak Charles karakterini kavramakla mümkün olabilir. Oysa Charles karısını çok sevmekte, ama hiçbir zaman onunla içten bir ilişki kuramamaktadır: “Ama Charles isteseydi, sezseydi, bakışı bir kerecik olsun onun düşüncesini arasaydı, Emma’ya öyle geliyordu ki, o zaman, olgun yemişlerin el değer değmez düştüğü gibi, kendinin de gönlü coşuverecekti… Hâlbuki bir erkeğin her şeyi bilmesi, birçok sahalarda elinden iş gelmesi, kadına ihtirasın kudretlerini, zarafet içinde yaşamayı, bütün sırların inceliklerini öğretmesi lazım değil mi? Bunun ise bir şey öğrettiği, bir şey bildiği, hayatta bir şey istediği yoktu ki! Karısını mutlu sanıyordu. Karısı da ona bu kökleşmiş sükûnu, bu tasasız ağırlığı, ona kendisinin verdiği saadet yüzünden garez kesilmişti.” (MB, s.57)

    Yine de hiçbir kimse onun Aşk’a ebedi açlığını giderememekte; yokluğu dayanılmaz, varlığı ise geçici mutluluk; sonu acı, gözyaşı ve hüzündür. Rodolphe için “alt tarafı güzel bir #metres” olarak kalacak, hatırası eski bir #Reimsbisküvileri kutusuna, diğer öteki birçok kadının öte berisinin yanına anı olarak atılacaktır. “Ah güzelliğinin en taze çağında, evliliğin çirkefinden ve zinanın hayal kırıklığından önce, hayatını âlicenap birine bağlayabilmiş olsaydı, o zaman fazilet, sevgi, şehvet ve vazife birbiri içinde erir ve kendisi de bu kadar ulvi bir saadetten yerlere düşmezdi. Fakat bu mutluluk, galiba her arzuyu ümitsizliğe sürüklemek için uydurulmuş bir yalandı. Emma artık sanatın abartarak büyüttüğü ihtirasların küçüklüğünü biliyordu.” (MB, s.231). Ne zaman gerçeğe elini uzatsa bir erkek araya girerek onu bundan uzaklaştırmakta ve zavallı, ezik ve “meselelerin derinliğine inemeyen” (s.343) budala kocası da buna aracı olmaktadır. Emma’nın Rodolphe’la at gezintisine çıkması ve Leon’la birlikte Rouen’da kalması hep Charles’ın ısrarları üzerine gerçekleşmiştir. Yeniden Din’e dönen Emma’nın dinden çıkması Leon tarafından apar topar kiliseden çıkarılmasıyla sembolize edilir ve “sallanmakta olan iffeti” şu iki kelimeyle yerle bir olur: “Paris’te olağan bir şey bu.” (MB, s.249)

    AŞKIN DON KİŞOT’U
    Kadın, erkek ve #aldatma. Bu üçünü bir araya getirmekle yeni bir şey demiş olmuyor Flaubert. “Geleneksel Fransız romanının temel özelliği”ni “kadının kocasını aldatması” olarak tanımlayan Aksoy’a göre bir öykünün roman olabilmesi için bir kadının kocasını aldatması yeterli değildir. Dolayısıyla kocasını aldatan her kadının öyküsü, Lukacs estetiğine göre, roman olmaz; “çünkü nasıl #tragedya aynı sistem içinde yeralan eşit iki yüksek değerin çatışmasından doğuyorsa, nasıl #epope insan ile dünyanın tam uyumunu sergiliyorsa, romanda birey ile dünya, bireyle toplum arasında kökten bir #karşıtlık ve çatışmayı gerektirir. Bu karşıtlığın varlığının göstergesi ise romanın oluşturduğu kurmaca evrende kabul ve reddedilen dünya görüşleri ve bu dünya görüşlerini temsil eden kişilerdir.” (6)

    Roman türünün bu dönemde majör bir tür olarak gelişimi rastlantısal değildir. Bu dönem edebiyatı bazı sosyal ve ekonomik koşulların hızlı değişimi sonucu ortaya çıkmıştır. #FransızDevrimi sonrası, #modernleşme süreci toplumunun bireyleri, paranın belirlediği ilişkiler içersinde hapsolmuş, en olmaması gereken yerlere, üstün cazibesiyle sızarak aşkın, evliliğin doğasını bozmuş her şeyi metalaştırmıştır. Romandaki hemen hemen tüm insani ilişkiler para ilişkisine indirgenmiştir. Genç bir doktor olan Charles’ın annesinin oğlunu kendinden onlarca yaş büyük çirkin bir dulla evlendirmek için âdeta yarışması hep bundandır. Evlilik kurumunun yapı taşı olan sevgi kalkmış, evlilik birlikteliğinin en belirleyici etmeni para ve onun getirdiği sözümona güç olmuştur. Emma’ın zavallı bulduğu kocası Charles’a “ünlü ve zengin bir doktor olursa katlanabilirim” fikri yine bu paraya #toplumsaltapınma çılgınlığından kaynaklanmaktadır. Aşk olgusunu paranoya ve takıntı derecesine çıkartmış bu kadının #evlilik yaşantısı onun ideal mutluluk anlayışına uymamakta, dahası iç sıkıntısını en korkunç şekliyle yaşamasına neden olmaktadır. Yine Aksoy’a göre: “Emma Bovary’ye #aşkınDonKişotu denmesi bundandır. Toplumu oluşturan en küçük öge olarak Birey’i değil, Aile’yi gören #Balzac’ın evli çiftlerinin ezici çoğunluğunun mutlu olamamalarının kökeninde bu vardır… İçinde aşka yer olmayan (çünkü aşk nicelikle değil nitelikle bağıntılı bir değerdir), aralarında sevgi olmayan bireylerini ekonomik gerekler sonucu ya da kan bağı nedeni ile bir arada yaşamak zorunda bırakan, üyelerinin bireyselliğini sınırlandıran ve bireysel gelişimlerini engelleyen modern aile, #Mauriac’ın sözünü ettiği kafesten ya da hapishaneden başka ne olabilir ki.” (7)

    Oldum olası belirli bir role indirgenmiş, hiçlenmiş, aşkın coşkun heyecanlarından mahrum bırakılmış, doğurduğu çocuğa zincirlenmiş hissetmektedir Emma kendini. Neden o da bir erkeğin özgürlüğüne sahip olamamaktadır? Kimi eleştirmenler soruyor: “Emma bir erkek miydi?” diye. Roman boyunca gitgide #erkeksitavırlar gösteren Emma’nın biricik kızına olan davranışları bu savı destekler düzeyde. Romanı okurken birçok yerde durup hüzünleniyor, hatta çoğumuz kızıyoruz da: “Bir anne nasıl bu denli hissiz ve vicdansız olabilir?” Erkek serbest olsa da kadını kadın yapan evine yuvasına çocuğuna bağlılığı değil midir? Kadının binlerce yıllık alışılagelmiş görünümü değişmiştir. Ne haddini bilmez bir oyun bozandır Emma, ne acınası bir nankördür.

    Roman bir anlamda dolaylı olarak da olsa şu sorunsalı irdeliyor: Kadın geleneksel rolünü terk edip bir erkek gibi #özgürolmak isterse ne olur? Seyretmekle ve okumakla yetinmeyen daima daha iyisini ve güzelini isteyen bu kadın kınanıyor zira bu, kadına yakışmayan bir durum. Romanda #geleneksel ve #evcimen kadın tipi olarak ##eczacı #Homais’in karısı örneğinde olduğu gibi, onun geleneksel rolü elindekiyle yetinmek, yoksunluklarını dile getirmemek, dört çocuk ve tencere tencere reçel yapmaktır. Emma, belki de kadın olmaktan değil de kadına biçilmiş toplumsal rollerden rahatsız olduğu için: “Oğlan istiyordu; gürbüz, esmer olacak adını Georges koyacak; dünyaya getireceği çocuğun bir erkek olması fikri, sanki geçmişteki aczlerinin intikamını aldıracak bir ümitti. Erkek kısmı ne de olsa serbesttir; ihtirasları ve memleketleri dolaşır, engellerden atlar, en güzel saadetlere dişlerini geçirebilir. Kadının önüne her zaman engeller çıkar. Hem bir külçe gibi hareketsiz, hem de kolay eğilip bükülen bir yaratık olan kadının başında, vücudunun rehaveti, kanunun emrettiği itaatler gibi düşmanları vardır. İradesi, şapkasının bir şeritle tutturulmuş tülü gibi, her rüzgârın etkisi ile çırpınır; daima sürükleyen bir arzu ve yine daima engel olan bir ahlak düşüncesi vardır.” (MB, s.100)

    Kadın #düşlerininpeşinden gidince, #ahlaksız ve yuvasına ihanet eden bir #nankör, erkek gidince #hovarda oluyor. Bu noktada ister istemez şu soru aklımıza geliyor: Neden bu tip #kadınkahramanlar daima hep kayba, hatta bizzat kendi elleriyle ölüme mahkûm ediliyor? Öyleyse böyle kadınların dünyada yeri yok sonucuna mı varmalıyız? Ya da daha iyimser bir şekilde “#eğerkadınvazgeçerse” domino taşı misali her şey yıkılır önermesine mi? Zira bir evlilik içersindeki çıkmaz yakın çevreden başlayarak tüm toplumu etkiliyor ve ne de olsa Dünya denilen yük erkeğin egemenliğinde de olsa Atlas misali kadının sırtında yükseliyor. Ancak yukarıda da alıntıladığımız gibi toplumu oluşturan en küçük öğe birey değil aile olduğuna göre, bu da sermaye toplumunun getirdiği ve de hiçlediği değerler karşısında geleneksel ailenin çözülüşü romanı değil midir?

    EMMA, AŞK VE PARA
    Para ekseninde kurulan ilişkilerin son kurbanı ise zavallı #Berthe’dir. Daha bir yetişkin olmadan, bir çocuk olarak üretim sürecinde yer alır. Tüm ailesini kaybettikten sonra uzak bir akrabası tarafından iplik fabrikasına çalışmaya gönderilir. Artık makina çağına girilmiş, o da #çocukişçi olarak romanın sömürülmeye devam edilen kurbanı olmuş, yaprak dökümü gibi bir aile sessiz çığlıklarıyla savrulup yok olmuştur.

    Bazıları kurnazlaşırken değişmeyen, aynı kalan Charles’ın biricik hatası yeni yollara eski ayakkabılarla çıkmak olmuştur. Her ne kadar Emma; sıkıcı ve yavan #taşra kasabasından büyük şehirdeki aşk yuvasına getiren Kırlangıç’tan daha inmeden eski “#tahtapapuçlarını” (MB, s.267) çıkartıp yenileriyle değiştirse de bu onun için geçici bir uyum sağlama olmuş, damarlarındaki “#köylükanı” aynı kalmış, daha sonra acımasız gerçekler karşısında afallamıştır.Çünkü:“Nefse itimat, vaziyete bağlıdır: Binanın asma katında, dördüncü kattaki gibi konuşulmaz ve zengin bir kadının iffetini, tıpkı korsesinin altındaki zırh gibi, etrafındaki kâğıt paraları korur.” (MB, s.237).

    Acaba diyoruz, Emma bir önceki yüzyılda yaşamış olsaydı yine aristokrasiye özenir miydi? Yoksa bu düş kapısını Devrim mi araladı? Bu toplumun bir sonucu olan ancak ona dâhil olamayan birisidir Emma. Tıpkı Devrim gibi #burjuva da kendi çocuklarını canavarca tüketmektedir. Onu mahva götüren aşk, ölüme götürense #borç olmuştur. Borcunu ödeyemeyen Emma, “çok karışık hesapları zihninden yapabilen”, işini bilir, kendisinde gururla “Amerikalı gözü” olduğunu söyleyen alacaklısı, #kumaşçı #Lheureux’nün kölesidir artık. Onun ölmesini dilemekten başka çaresi kalmamıştır. Onu ve kocasını: “senetlerle mahveden” Lheureux ile sonun başlangıcı ilişkisi, Emma’nın “– Bunlar kaça?” sorusuyla başlamıştır: “Lheureux dükkânına koştu, paraları getirdi ve bir senet daha yazdırdı. Buna göre Bovary, gelecek bir eylülde, satıcının emrine bin yetmiş franklık bir meblağ ödeyecekti; bu suretle Charles, evvelki senette yazılı yüz seksen frankla birlikte tam iki yüz elli franklık bir borç altına girmiş oluyordu. Böylece, yüzde altı faizle borç para vermek bunun da bir çeyreğini komisyon olarak almak, sattığı eşya üzerinden de en az üçte bir nispetinde kâr etmekle, dükkâncı, on iki ayda yüz otuz frank kazanç sağlamış oluyordu; üstelik, işlerin bu kertede kalmayacağını, senetlerin vaktinde ödenmeyeceğini, yenileneceğini, sıska paracığının, sanki nekahathanedeymiş gibi, hekimin evinde beslenerek, günün birinde, çok daha tombul, torbayı çatlatacak kadar semirmiş olarak kendisine döneceğini umuyordu.” (MB, ss.218-219)

    Bu değişimi #Goldmann bize şu şekilde açıklıyor: “Geleneksel öğretinin ilgilendiği ve #İncil’de üstüne #faiz eklenmesi yasaklanmış olan borç, hastalık ya da doğal felaket nedeniyle güç duruma düşmüş bir insana bu durumdan kurtulacağı o ilk zor dönemde sırf yardım için verilen ödünç paraydı. Böyle bir borçtan, faiz talep etmek, insanın kendi çıkarı için talihsiz olduğu gibi kardeşini de sömürmesi demekti. 18. yy. modern toplumunda #borçparavermek tamamen farklı bir anlama büründü… Artık para, yoksullara zor zamanlarında yardım etmek için değil, zenginlere ticari işlerinde ya da imalat yapmak için yatırımlarda kullanılması amacıyla veriliyordu. Hatta düşük gelirli insanlar bile, oldukça sık biçimde, paralarını yeni tip simsarlar ya da bankalar gibi varlıklı aracılara ödünç vererek gelirlerinin bir kısmını faizden kazandılar.” (8)

    Süt nineden hizmetçiye, Emma’nın sözümona müzik öğretmeninden kumaşçıya dost bildiklerinin hepsi #yağmacı; sevgili bildikleri ise baştan çıkardıkları kadının öldüğü gece dahi rahat bir uyku çekecek kadar hissiz ve bencildir. Bunlar ne zaman insanlıklarını sıyırıp bir köşeye attılar gibi bir soru gelir akıllara. Tüm zamanların #enhüzünlü kadınının artık ne bekleyecek bir aşkı ne de çıkılacak bir yolculuğu vardır. Beklenen son, ölümdür. Geriye kalanlardan “Kabahat alın yazısında” diyen Charles’ın ve “o yazgıyı eliyle yöneltmiş olan Rodolphe”un ne de olsa “kaderden başka suçlu yok” gibi “hiçbir zaman tesirsiz kalmayan” sözleri de (MB, s.210) vardır elbet son cümle için. Keşke deriz Charles ölüm döşeğinde değil de daha ilk başlarda Emma’ya aşkını hissettirebilseydi ya da Rodolphe onu baştan çıkarmasaydı ve yahut Leon’la hiç karşılaşmamış olsaydı. Ancak bu rastlantı gibi görünen nedenler iç Emma’nın (#romanesk okuma evreni, hayalci kişiliği, bovarizmi (9) ve dış (dönemin siyasî, toplumsal, ekonomik yapısı, yeni dünya düzeni) dinamiklerinin birlikte oluşturduğu sonuçlardır. Yazar bu panoromayı o denli başarıyla vermiştir ki o dönem Fransa’sının yaşadığı süreçleri toplumbilimcilerden ziyade edebiyatçılardan okumak daha da öğretici olmuştur. “#Hayal ile taassubu birbirine karıştırmayan” (MB, s.101) ve “İnsan zamanına ayak uydurmalı” (MB, s.86) diyen, Aydınlanma çağının yüce değerlerinin savunuculuğundan liberalizme yumuşak bir geçiş yapan eczacı Homais, romanın sonunda şu cümlelerle anılır: “Sonunda kendini sattı, yüzsüzlük etti.” (MB, s.347) “Bovary’nin ölümünden sonra, üç hekim birbiri peşi sıra #Yonville’e geldi, ama dikiş tutturamadı. M. Homais derhal hepsinin gücünü tüketti. Eczanesi arı kovanı gibi işliyor, hükümet onu kolluyor, kamuoyu ise koruyor. Şimdi kendisine şeref nişanı da verdiler.” (MB, s.350)

    Kendisine acımaktan vakit bulup biricik çocuğuna dahi ilgi gösteremeyen Emma, ahlaki giyotine gönderilmek için gereken ne varsa yaptı: yalan söyledi (eşe, Tanrı’ya), meleklere ihanet etti (kızı Berthe), kendini gerçekleştirme yerine kolaycılığı tercih etti; kurtarılmayı bekledi, alçaltıcı, onur kırıcı, incitici aşk ilişkilerine girdi. Flaubert olmadan, #Ikarus misali kendine balmumu düşlerden kanat yapıp bir başka hayat, başka sevgili arayışına uçan kadını anlamak mümkün olabilir miydi? Ama #balmumukanatlar başdöndürücü güneşin (Leon, Rodolphe, Paris ve Aşk) karşısında eriyecek ve Emma “bulunduğu yeri” değil “olmak istediği” yeri önemserken, elindekilerin hepsini bir bir yitirecek ve bir yanılsama olan yaşamından vazgeçecektir. Emma’nın peşini bırakmayan “Kör adam” âdeta tüm ailesinin mahfına sebep olan trajik kahraman Oedipe’in bedenine bürünmüş bir ceza ve intikam tanrısıymışçasına, ölüm döşeğindeki modern çağın yeni trajik kahramanı Emma’yı, ona son bir kez daha ihanetini hatırlatarak, Hades’e yolculayacaktır:

    “Güzel günde sıcak basar Küçücük kız aşka susar” (MB, s.327)

    NOTLAR:
    * Yrd. Doç. Dr., Cumhuriyet Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.
    (1) EAGLETON, Terry. (1990) Edebiyat Kuramı,(Çev: Esen Tarım) İstanbul, Ayrıntı Yayınevi, s.210
    (2) MUNGAN, Murathan. (1999) Üç Aynalı Kırk Oda,İstanbul, Metis Yayınları, s.148
    (3) FLAUBERT, Gustave. (1982), Madam Bovary, (Çev: Nurullah Ataç-Sabri Esat Siyavuşgil), Önsöz: Henri Troyat, (Çev: Mustafa Bayka), İstanbul, Remzi Kitabevi, 3. basım. S.8
    (4) FLAUBERT, Gustave. (1982), Madam Bovary,(Çev: Nurullah Ataç-Sabri Esat Siyavuşgil), İstanbul, Remzi Kitabevi, 3. basım. s.73
    (5) MB kısaltması Madame Bovaryromanına gönderme yapmaktadır.
    (6) AKSOY, Ekrem. (1998) Eugénie Grandet ve Kalpazanlar Bir Roman Tanımlama Denemesi, Frankofoni Ortak Kitap, No: 10, Ankara, s.162-163
    (7) AKSOY, a.g.e., s.162
    (8) GOLDMANN, Lucien. (1999) Aydınlanma Felsefesi, (Çev: Emre Arslan) Doruk yayınları, Ankara, s.91
    (9) Kişinin kendini olduğundan farklı hissetmesiyle düşüş ve felaketlerle sonuçlanan sapmalara yönelmesi Jules Gaultier tarafından Bovarizm olarak adlandırılmıştır. Necdet Bingöl bu durumu şu şekilde tanımlamıştır: “onlar muhayyilenin yarattığı ile realitedeki olayların çarpışmasından doğan hayal inkisarına uğrarlar;…Bu tarz düşünüş, nasıl olmak istersek öyle olduğumuza inanışımız, yani “Bovarysme”dir” BİNGÖL, Necdet. (1944), Yakup Kadri’nin beş romanında Fransız realist ve natüralistlerinin tesirleri, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt III. Sayı: 1, ss.9–20, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, s.19

    #trajikkahraman

    romankahramanlari replied 1 year, 10 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
MADAM BOVARY: DÜŞLER GEZEGENİNDEN HADES’E TRAJİK …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now