Emma Bovary: Bayan Bovary Yalnızca bir Anlatı Kişisi midir?
-
Emma Bovary: Bayan Bovary Yalnızca bir Anlatı Kişisi midir?
Bayan Bovary Yalnızca bir Anlatı Kişisi midir?*
Makale Yazarı: Yıldırım B. Doğan
*Bu Makale Roman Kahramanları Nisan / Haziran 2010, 2. sayıda yayımlanmıştır.
Kurgusallığın, yazanın ve okuyanın zihninde özgün bir gerçeklik haline dönüşmekte olduğu o an, anlatı kişilerinin cana büründüğü, dil bulduğu, bedenlendiği ve artık yaşamaya başladığı andır. Yaşamaya başladıktan sonra anlatı kişisi var olduğu kitap sayfalarına artık sığmaz olur! Oysa ne kilo almıştır ne de boyu uzamıştır. Yalnızca bakmaya başlamıştır. Nereye doğru? Okur ben olduğuma göre bana doğru! Benden içeri; yaşayarak sürdürdüğüm gerçekliğe doğru. Ben ona baktığımı düşünürken o yalnızca bakmakla yetinmemektedir. Benden farklı olarak, baktığını görmektedir. Öyle ise baktığım zaman görebilmeyi bana o öğretebilir ancak!
Nasıl olacak? İlk olarak yer tuttuğu satırlardan soyunup zihnime doğru yola çıkması gerekir. Zihnime kadar ona eşlik edecek olan benim. Zihnime bir kez yerleştikten sonra yapıyor oldukları, tutumu, davranışı ve duyumsaması artık benden bağımsız. Zihnimdeki yaşamı ne seçimime ne de beklentime uymak zorunda! O kendi gibidir. Ne onu yazanın ne de okuyanın tanımı tek başına onu anlatmaya yeter. Anlatı kişisi ile tanıştığınız kitabı düşünün. Her okuyuşunuzda o kişi yerindedir. Şaşırırsınız; oysa o an okuduğunuz kitapta değil zihninizde olması gerekir. Zihninizde eğleştiğini düşündüğünüz kişi ile okuduğunuz satırlarda bakıştığınız kişi aynıdır. Ancak hiç aklınıza gelmez; siz aynı okur değilsiniz! Okurken kendinizden kattıklarınız anlatı kişisini görme biçeminizi etkiler ve değiştirir. Okur olduğunuz her seferinde anlatı kişisi ile yaşadıklarınız farklıdır. Anlatı kişisinin bu denli farklılık yaratması onun bir üst düzeyde ve dört boyutta birden yaşamını sürdürmesidir. O, imgenin yaratma isteği ile döllenmesi sonucu imgeden doğma bir düşün canlısıdır. Kendi türünün tek örneği. Kendi evriminin ilk ve son canlısı!
Anlatı kişisi dendiği vakit yaşama süreci sonsuzu kerteriz almış bir var olma halini anlamaktayım. Bir yazar başka neyi bekleyebilir ki! Yazdığı satırlarda yer alan sözcükler, duygular, tutumlar, aşklar, ihanetler, kinler vb onca yaşama rengi; -hepsi bir arada- aynı imgeyi döllesin ve anlatmak istediği ‘kişi’ doğsun ve yaşasın ister. Bu, anlatı kişisi dediğimiz kişidir. Tek başına karakter sözcüğü ne onun varlığını, ne evrimini, ne de onun her okurun zihnine farklı kılıklarda sızışını açıklar.
Her roman böylesi anlatı kişilerini barındırır mı? Tarif ettiğim şekle ve canlılığa uyan anlatı kişisi çok mudur? Siz yanıt verin! Benim yanıtım “keşke” olacaktır. Öyle ya; kaç tane #Raskolnikof var? Bekçi Murteza birden fazla mı sanıyorsunuz? Böylesi anlatı kişiliklerini saymaya dursam ben tek başıma işin içinden çıkamam. Çünkü bir o kadar da çoklar! Her dilde, her kültürde, her rüyada, her düşüncede! Hep birlikte saysak becerebilir miyiz? Sanmıyorum. Daha saymayı aklımızdan geçirirken henüz satırlara düşmemiş ama yazarının kafasında hamileliği süren imgelerden doğacak olan anlatı kişileri var. Onlar ne olacak? iyisi mi vazgeçelim bu işten. Ama vazgeçmek istediğim anlatı kişilerinin oluşturduğu nüfus grubunu tanımlamak. Yoksa onların bir tekinden bile ne vazgeçer ne de yadsırım.
Örneğin Madam Bovary…
Nasıl vazgeçerim ondan? Kolay mı?
Neredeyse olanaksız!Yazının tam bu sırasında etmeyi düşündüğüm söz için gerekli harfleri çatmaya kalktığımda aradığım harfleri bana getiren o oldu. Bakışları “Nereden çıktın? Durup dururken beni neden çağırdın?” der gibiydi. Bayan Bovary kendini zehirleyip kurgusal yaşamdaki sürekliliğine son verdiğinden bu yana zihnimdeki ikâmetini sürdürüyor. Birbirimizden haberdar olmakla birlikte pek karşılaştığımız söylenemez. Başlangıçta yaşadığımız tatsızlığın bunda payı var sanırım. Zihnimde onun için ayırdığım konuk evini beğenmemişti. Aslında beğenmediği, ev değil komşuluk etmek zorunda kalacakları idi. Aşk, ahlak, vicdan ve suç ile bitişik düzen yaşamak istemiyordu. Yalnızlığı seçti. Kimseyle karşılaşmayacağı başka bir köşe buldu. Madam Bovary olarak kalmak istediği çok belli idi. Aşk, adını bile çağırmadan girip koluna onu sürükleyecek; ahlak, ‘Bağyanl’ diyerek aşağılayacak; suç ise adı ile seslenerek, “Emma!” diyerek onu korkutacaktı. Ona Madam Bovary diyen bir tek vicdanı ve eczacı Homais vardı. Sahi, o nerede? Fransız taşrasının en biçimsiz en iddiasız örneklerinden biri olan kasabasında küçücük, kentsoylu olmanın geğirtisiyle dolaşıyor olmalı. Umutsuzluğun, var olma kaygısının, tedirginlikle kıvam kazandığı bir iklimde hem de! Bırakın müziğin sesini duymayı soluk almak bile olanaksız. Bunun böyle olduğunu ne doktor Bay Bovary ne de kendiliğinden biten ot çokluğundaki eczacı Homais bilir. Bir tek Bayan Bovary bilmektedir. Tenini başka bir yatağa taşırken “başka” olan yalnızca yatak ve yanındaki erkek(ler)dir. Başkalaşmayan, hep aynı kalan, giderek yüreğini kuşatan ve sonunda onu dış dünyaya kapatan tedirginliğidir.
Herkesin bilinçaltı kendine! Aslında öyle değil! Tenini algılayan kadın tehlikelidir! Toplumsal bilinçaltı önceden varsayılan (Önyargılı? Evet! #Ahlak zaten başka ne işe yarar ki?) bir kadın resmiyle donatılmıştır. Victoria Dönemi diyerek bayraklaştırılan çağ, pozitivizm soslu akıl cıvıklıkları, toplumsal bilinçaltındaki malum resmi her seferinde daha güçlü biçimde var etmek için akılcı bir neden haline gelmiştir (Yoksa Bay Freud bu denli rast getirir miydi!). Tenini algılayan bir kadının varlığı erkek ağırlıklı bilinçaltına kolay sığar mı?! Kolay değil. Erkeksi bilinçaltı en hacimli bok emicilerin bile tem izleyemeyeceği kadar yoğun ve meşguldür. Bir de kadın tenselliği!
Metan gazı patlaması etkisi yaratabilir!
Ahlak da nerede kaldı? Bu işe ahlak bakar. Bu işi vicdan denetler. Ne ki aşk ve suçluluk, akla hayale sığmayan, bir müdahaleyle kadını gözden çıkarıp onu zaten sığış tepiş yaşadığı, yalnızlaştığı, zorla sığdırıldığı toplumsal bilinçaltı köşesinden çekip çıkarırlar. Ardından ortaya bırakıverirler. Erkek egemenin ayaklarının dibine doğru…
SUÇ EYLEMİ VE SUÇLULUK
Aşka diyecek sözüm yok. Ancak toplumda kişinin var olma kaygısına tam denk düşecek örüntülerden biri de suçluluktur diye düşünüyorum. Suçluluk duygusu ile suç eylemi çok farklı tanımları ve açıklamaları gereksinir. Şimdiki halde yalnızca suçluluk diyorum. Çünkü ahlaka, vicdana en çok yakışan eşlikçi suçluluktur. Ne örnek değerindeki eş ahlak, ne de özdeşgenlik odağında titreşen vicdan hiçbir koşulda insana var olma duygusu getirmez. Tuhaf bir aynılık algısıyla kişi, kendi içindeki boşluğa düşüverir. Temel yanlış bu noktada ortaya çıkıyor; kişi kendi boşluğunda yitip gittiğini ya anlar ve kabullenir, ya da anlamaz ve karşı çıkar, ilkinde egemen toplum kabulünün sağladığı rahatlık varken İkincisinde tedirginlik, bun vardır. Tedirginlik ve bun suçlulukla ancak dengeye kavuşur.
Tenin başkaldırışı söz konusu denge halinin hemen ardından gelir. Erkeği sorumlu kılar. Ten, ahlaka aldırmayabilir. Vicdanı duymazdan gelebilir. Ancak suçlulukla kol kola girmemesi için bir neden yoktur. Bayan Bovary bir yandan tedirginliğini alt etmeye çalışırken bir yandan da çağının -insan canını soğuran- “moda” yalnızlığına direnmeye çalışmaktadır.
Bayan Bovary hareketli bir bilinçaltına sahiptir. Oysa yalnızlık duygusu yapışkandır. Var olmayı dondurur. Bu yolla bilinçaltını her türlü hareketten alıkoyar. Bayan Bovary işte buna direnmektedir; bilinçaltını çepeçevre sarmış olan bukağıdan kurtarmak; hayallerinin soluk alıp vermesini sağlamak istemektedir. Böylelikle niyet ve beklentileri gerçekleşecektir.
Öyle olmaz ama
Gerçeklik adına teni öteleyen cinsellik ne erkeği ne de Bayan Bovary örneğinde Emma’yı sorumlu kılar. Aşk uzaklaşır. Suçluluk, başlangıçta sergilediği eğlenceli ve baştan çıkarıcı tavrında değildir artık. Onu biçimleyen ahlak ve vicdanın güdümünde olmayı yeğ tutmuştur. Durağan halinden sıyrılan ahlak, günlük dalgalanmalarıyla iyice pratik hale gelerek güçlenmiş ve neredeyse aklın yerini tutmuştur.
Hale bak!
Beklenti, niyet, hayal derken; kendi doğurduğu suçluluk onu terk etmiş, ahlak ve vicdanla birlikte onu kovalar olmuştur! Zavallı Emma! Nereden bilsin! Ama G. Flaubert biliyordu. Bilmez mi?
E. M. #Forster gerçekten çok haklı. Roman Sanatı isimli çalışmasında yazarın yarattığı, anlattığı kişiyle çok yakın biri ilişki kurduğundan söz eder. Bence bu ilişki çok yoğun bir etkileşim ve iletişimi yansıtmaktadır.
G. Flaubert yaşamakta olduğu “Avrupa’sında” nelere sahip çıkması gerektiğinin arayışı içindedir. Bu anlatısında romantizm yerine gerçekçiliği seçmiştir. En iyi, en duru yazanlardan olup dili kullanışıyla en yetkin yazarlar arasında yer almaktadır. Romancı böylesi özelliklere sahip olduğunu bilmelidir. Bu üstünlüğü bir yandan ona yazma coşkusu verirken bir yandan da yarattığı anlatı kişisini görece özerk ve özgül kılar. Anlatı kişisi bu özerkliğini kurgusal özgüllüğü içinde yaşamaya başladığında G. Flaubert’e toslar. Yazar kıyamaz. Ama kadının kendini öldürmesine de ses etmez. Anlatı kişisi de olsa kadının toplum adına yapabileceği en doğru şey kendini yok etmektir: Ama öyle, ama böyle…
Madam Bovary en az romancı kadar başat bir karakterin yer aldığı bir romandır. E.M. Forster tarihçinin görevinin yazmak, romancınınkinin ise yaratmak olduğunu söyler. Ama tarih yazabilecek bir anlatı kişisinin olabileceğine hiç değinmez. Anlatı kişisi kurgusal gerçeklikte var olan, o roman için yaratılmış olan, var olma nedenselliği yalnızca “bu” olan kişidir. Gücü yerindeyse anlatıdan çıkarak pek çok konuyu tartışmaya getirebilir. Bayan Bovary böyle bir kişiliktir.Avrupa’nın karanlık çağların heybetli yapısı kilisede, artık cinse bağlı ayrımcılığı vicdan, ahlak gibi günlük yaşama asla yansımamış üst değerler ayracında tartışması boşuna değildir. Vicdan, ahlak, eril sözcüklerdir. Suçluluk değildir ama! Erkek çalarsa, öldürürse, ihanet ederse mutlak bir “kadın” yüzündendir. Bu nedenle suçluluk dişi nitelikli bir sözcüktür. Ahlak ve vicdan, erkek cinsiyetin doğal varlığı içinde zaten yapılanmıştır. Toplumu erkeklerin kurması, bu amaçla erkeklerin savaşması ontolojik nitelikli bu özelliklerinden kaynaklanır. Poliandri (kadının çok eşliliği) tarihsel bir haksızlığın dumanı hâlâ tüten ateşidir, istediği kadar poligamik (erkek çokeşliliği) olsun erkeklerin kurban halleri asla tükenmez. Poliandrinin geçmişten sarkan gölgesi, vicdanı, namusu, ahlakı örselenmiş erkeklerin ne ruhunu ne de malum organlarını bir başına düşünmesine izin vermiştir.
Bu gerçekten kaçan erkekler -heyecan içinde- koşmanın telaşıyla yaman bir yanlışa düşmüşlerdir; ruhları organlaşmış ve bacaklarının arasından sarkar hale gelmiştir. Tersi mi? Yüreği ve beyni hasarlı olunca hangi canlının “şeyi” ruh kazanır ki?
KADININ YOK OLMASI
Aşkı unuttun mu diyeceksiniz! Unutmadım. Ancak…
Ne kadar az söz ettim, değil mi? Aslında aşktan hiç söz etmeyen Bay G. Flaubert’in kendisidir. Onun aşk üzerine sözü yok! Ama benim var; şu an anlatan ben olduğuma göre sözü kısa kalmış olan da ben oluyorum.
Avrupa, vicdanını, erkeklerinin, savaşa giderken geride bıraktıkları kadınlarını “zapt etmek” amaçlı geliştirdikleri bekâret aygıtlarına kilitlemiştir. Hâlâ açmaya çalışıyorlar. 196O’lı yıllardaki “permissive society” (izinkâr cemiyet) şeklindeki toplumsal yapılanma inşası, erken cinsel deneyim ve H. Marcus gibilerini “düşünür” olarak merkeze alan tercihler hep bu kilidi açmaya çalışan, açmak üzere anahtar arama sahtekârlığını panayır gösterisine dönüştüren anlayışın ürünüdür.
Bu nedenle Bayan Bovary’nin aslında ötelere giden ancak en son yaşadığı taşrayla sınırlı arayışı kendisi için bile aşk değil. Aşk, bir başkasının varlığında kendini sevebilmek değil midir? Aşk, ruhuna dokunabilen birisini tenine çağırmak değil midir? Aşk, yalnızca “onun için” var olan ezgi, yalnızca “onun için” keşfedilmiş dizeler değil midir? Aşk, acıkmanın, uyumanın, koşmanın, durmanın, daha pek çok şeyin o bilinen andan başlayarak sonsuza dek değişeceği ümidini yaşamak değil midir?
Bütün bunların Bayan Bovary’nin anlatıldığı romanda olduğunu söyleyebilmek olası mı? Elbette hayır! Aşkı başlatan erkektir. Postmodernizmin henüz meme kesmediği o dönemlerde gecelik ilişkilere dönemsel aşk adı verilmemişti. Âşık olmayı bilen adamdır; kadın onu izler. Dikkat edilmeli; erkek döller kadın yumurtlar. Sakın ola ki âşık erkeğin dölü ile yumurtlamaya kalkışılmasın! Vicdan, ahlak öyle bir saldırır ki! Kutsal aile ucuz tensel hoşnutluğun malzemesi olamaz.
Pozitivist S. Freud’un kadına bir yumurtlama makinesi olarak bakması boşuna değildir. Kapitalizm anneye ihtiyaç uyar. Yarışacak, savaşkan erkekler için anne gereklidir. Kadın ancak evli ise anneliğe layıktır. Annelik aşkı yadsır. Ne yapacaktı Bayan Bovary? Annelik mi yapacaktı yoksa taşranın dilbazı, ansiklopedik malumat yükünü yemek adabına taşıyan uçkun züppenin fahişesi mi olacaktı?
O, İkincisini seçti. Bu yok olma anlamına gelmekteydi. Kadının yok olması. Fahişeliğe düşmüş kadını toplum görmek istemez. Seçici bir körlük geliştirmesi bu yüzdendir, isterse soluk alıp versin; toplum gözünde o yok olmuştur. Topluma bir de onu yok etme külfeti vermesin. Kendisini kendi yok etsin. Bayan Bovary de öyle yapar. Zehir içer. Hem G.Flaubert’in hem de kentlisi, taşralısı Fransız okurun (AvrupalI desem alınanlar olur mu?) beklediğini yapar. Yok olur. Ölür.
Vicdan rahatlamıştır. Tükettiği insan soluğu sonraki acıkmasına kadar onu tok tutacaktır. Ahlak bir kez daha esner. Öyle bir esner ki yalama olur! Uykuya yatar. Suçluluk diyeceksiniz. O hâlâ amaçsız biçimde dolaşmaktadır. Olsun. Şansına güvenmektedir. Çünkü her koşulda bir kadın, ne olursa olsun, ona koynunu açacaktır.
Merakına durduğum konularımdan biri de aynı yazar aynı romanı bir çeyrek ya da yarım yüzyıl sonra yazsaydı değiştirir miydi? Değiştirirse neyini? Ana dram örgüsünü mü? Episodları mı? Karakterleri mi? Karakterlerin isimleri, yapıp eyledikleri, düşünceleri vs mi?
G. Flaubert yarım yüzyıl sonra yazacak olsa neyi değiştirirdi acaba? Bayan Bovary aynı kalır mıydı? Aynı taşra mı olurdu? Eczacı Homais küçücük kentsoylu bir karikatür olarak daha farklı bir kimliğe mi bürünürdü? Ne olurdu bilemem. Ancak Bayan Bovary’ nin farklı davranacağını düşünüyorum. Israr eder, ayak direrdi. “Benim varlığım yazarın cılız tercihine bağlı olmamalı. Yazarken ne denli titizlenirse titizlensin ne denli olağanüstü yazarsa yazsın Bayan Bovary olarak anıldığım biçimde var olmayı ardından yok olmayı isterdim” derdi. Eminim.
G.Flaubert edebiyat akımı söz konusu olduğunda birden çok şapkaya sahiptir, isterse romantiktir, isterse gerçekçidir. Madam Bovary romanı gerçekçiliğe yaslanan bir anlatıdır.
Hangisinde hangi kadın anlatılır?
Kamelyalı Kadın romantik bir anlatı kişisidir. Ancak veremli bir sürtüktür. Bayan Bovary nesnel gerçekliğin ürünüdür. O nedenle kan tükürme, verem gibi asil dertler ona uğramaz. O nedenle gerçekçi tavır zehir içmek olmalıdır. Oysa erkek için aynı sadakatsizlik, sadakatsizliğin yalnızlaştırdığı acınası çaresizlik, ahlakın gölgesinde yeşermiş ruh kötülüğü ve acizliği asla bir vicdan sorunu olamaz. Olmamalı. Dolayısıyla romantik ya da gerçekçi, hangi düzlemde anlatılırsa anlatılsın bahse konu olanlar; ahlakı tartışmalı (#Demimonde) kadınlardır. Adlarına yazılan şiirler yoktur. Ayaküstü döktürülmüş maniler hariç! Anne olmazlar. Ama bir piçe hamile kalabilirler. Anlatı kişisi kadınlar anlatanın biçtiği ömrü sürdürürken, ister romantik ister gerçekçi düşkün nitelikli olmak zorundadır.
Dolayısıyla isterse elli kere yazsın G. Flaubert aynı şeyi yazardı! Yazmadaki ustalığını kullanarak sözüm ona değişiklikler yapardı. Bayan Bovary hariç tabii!
Biliyorsunuz, G. Flaubert Madam Bovary romanını tek bir kez yazmıştır. Oysa ben dergi için hazırlık yaparken romanı bir kez daha okudum. Türkiye iş Bankası yayınlarından ve Nurullah Ataç’ın su müziği akıcılığındaki çevirisinden!
İlk okumalarımda neler düşünmüş olduğumu anımsamayı gerçekten çok isterdim. Tek bir iz bile belirgin değil. Ancak yazının sonuna geldiğimde zihnimde ne çok “iz” barındırdığıma tanık oldum.
Merakına durduğum kimi konular olduğunu söylemiştim. Yazıyı bitirirken birini daha okurlarla paylaşmak istiyorum: Eğer Bay Freud tüm kuramını kör olduğu için yanlışlıkla anasıyla yatan #Oidipus üzerine değil de bereket tanrıçası Kibele üzerine kurmuş olsaydı ne olurdu? Pozitivizm kendini toplar mıydı? Erkek egemenliği, toplu eneme törenselliğinde silinir gider miydi? En önemlisi G. Flaubert ne yapardı? Anlatacağı gene Madam Bovary mi olurdu? Yoksa Emma olarak yazarı ele geçirip yolumuzun çok daha farklı bir anlatıya çıkmasına mı yol açardı?
Biliyorum romanı ya çok iyi anımsıyorsunuz ya okumaktasınız ya da en kısa zamanda okuyacaksınız. Okuduktan sonra ne olursunuz şu “merak” sorularım üzerinde durur musunuz? Lütfen. Hem yalnız kaldığımı hissetmeyeceğim hem de Bayan Bovary ölümcül yalnızlığında birkaç düşünce süresi boyunca kurtulmuş olacak.
Latinlerin çok ünlü o özdeyişini roman ve yazarı için tekrar etmek istiyorum: Yazar, yazdığı en son okunduğu gün durur. Oysa anlatı kişisi ne durur ne de ölür. Hep var olur. Bu varoluş dileyen okurun zihninde ayrı bir hayat olarak sürüp gider.
Zihnimde eğleşmekte olan Bayan Bovary’i sizin için çağırdım. Köşesinden kalktı geldi.
Fena mı oldu? Hiç sanmıyorum.
————
#Sayı2 #RomanSanatı #BekçiMurtez #Flaubert #YıldırımDogan #GustavFlobert #MadamBovary

Sorry, there were no replies found.