Dorian Gray’in Portresi
-
Dorian Gray’in Portresi
Dorian Gray’in Portresi*
Makale Yazarı: Sezen Lermi
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2014, 17. Sayıda yayımlanmıştır.
Oscar Wilde, 19. yüzyıl toplumunda ortaya koyduğu gözü pek eserlerle ve cinsel tercihleri nedeniyle tutucu İngiliz toplumunun şiddetli tepkisiyle karşılaştı. Fakat asla yaşam şeklinden vazgeçmedi. Tarihin ilk #eşcinsel romanı olan #Telleny’i yazdı fakat kendi adıyla yayımlatmadı. Bu nedenle Dorian Gray’in portresi bilinen tek romanıdır. “Keyif ise her şeyi tattım. Mutluluk ise asla.” diyen Dorian’ın hayatı, iyiliğin insan ruhunda asla ölmediğinin romanıdır.
Wilde, romanın üç karakteri hakkında şöyle bir yorum yapmıştır: “Basil, ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry, dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise, benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda.” Şu durumda söz söyleme hakkı, yazarın kendi kişiliğini, gerçek kimliğini ve idealini yüklediği kahramanlarda…
Basil Hallward
Ah Dorian! Aşkın ve güzelliğin tanrısı #Afrodit’in yeniden vücut bulmuş hali, Apollon’u ruhuma dokunduran adam…
Bir 19. yüzyıl ressamıydım. #Victoria Döneminin baskıcı, sahte ahlak anlayışının gölgesi altında, pek kıymeti olmayan resimler yapardım. Ta ki, Dorian’ı tanıyana kadar. Dorian’ın gençliği, güzelliği ve temizliği benim idealim oldu ve Dorian’ı, ona taptığımı söyleyecek kadar çok sevdim.
Dorian, benim sanatımın dönüm noktası oldu. En iyi eserim, #başyapıtım Dorian’ın portresidir. Onu çizdiğimi sandığım resim; aslında Dorian’ın bende ne olduğunu anlattığım resimdi. Sanatçının, güzel şeyler yaratmakla yükümlü kişi olduğunu ve onlara kendi özel yaşamından bir şey katmaması gerektiğini düşünürdüm. Oysa Dorian’ın portresine ben, bütün özelimi, bütün söyleyemediğimi kattım. Kendime bile ifade etmekte zorlandığım aşkı, tuvalimin üzerinde dans eden fırçam anlattı. Dış görünüşünün güzelliğiyle bütünleşen dupduru ruhuyla, apak bakışlarıyla bana poz verirken, yarı aralık dudaklar ve parlayan gözler… Nirvanaya ulaştım. Tabi ki hak ettiği üzere, “başyapıtım” dediğim eseri, gerçek yaratıcısına -Dorian’a- armağan ettim. Onu sergilemeyi asla düşünmedim. Çünkü bunu yapmak, bütün mahremimi insanların horlayan bakışlarına sunmak olurdu.
O günden sonra Dorian, bir daha bana poz vermedi. Sanırım en büyük hatam Dorian’ı Lord Henry ile tanıştırmam oldu. Aslı şu ki, bunu pek istediğim de söylenemez. Çünkü Harry’i iyi tanırdım ve Dorian’ın ruhunu esir almak için elinden geleni yapacağını bilirdim. Her neyse. Bir gün bahçemde Harry ile tam da ondan konuşurken Dorian geldi ve tanışmaları kaçınılmaz oldu. Ona dokunmaması, bu dünyada sanatım konusunda beni etkileyen tek kişiyi elimden almaması, sade kişiliğini, saflığını bozmaması konusunda ona yalvardım. Ama Harry, daha ilk andan itibaren, Dorian’ı zekâsı ve harikûlade konuşmasıyla büyüledi. Onu kelime kelime, hedonizmin çekici dünyasında, günahın dayanılmaz zevkinde yüzmeye itti. Evet, sevgili dostum Harry, Dorian’ı etkiledi. Yani, ona kendi ruhundan verdi. Artık, Dorian kendi düşünceleriyle düşünmüyor, kendi ihtirasları için yaşamıyor, erdemleri kendisine yaban… Hatta günahları bile ödünçtü.
#Londra’nın izbe sokaklarından birinde, ikinci sınıf bir tiyatroda oyunculuk yapan bir genç kıza âşık olmuş ve doyumsuz bir şekilde oyunculuğundan bahsetmişti. Bir gece beni ve Harry’i tiyatroya gitmeye ikna etti ve genç kızın berbat oyununu izlettirdi. Tabii oyunun sonunu bekleyemeden çıktık ve bir sonraki gün gazeteler genç kızın ölüm haberini yazdı. Hemen Dorian’a gittim. Her şeye rağmen aşkına ve acısına saygım vardı ve bir dost olarak yanında olmalıydım. Oysa Dorian, son derece rahattı ve onun son trajedisini oynamadığını, yaşadığını söyledi. Kızcağızın kendini öldürmesini bu şekilde ifade edecek kadar güçlü bir şey –Lord Henry- Dorian’ı temelinden sarsmıştı. İşte o gün, bana bir daha asla poz vermeyeceğini de söyledi. Ruhum, beynim, sanat gücüm onun egemenliği altındaydı. İdealimin canlı simgesi, taptığım adam, kıskandığım adam… Ona benim için ne ifade ettiğini anlattım. “Sen, tapınılmak için yaratıldın” dedim. Portreyi görmek istedim ve Dorian buna şiddetle karşı çıktı; onu –benim yaptığım resmi- bana bir daha asla göstermeyeceğini söyledi. Olacak şey değildi.
O günden sonra Dorian’la ve Harry ile uzun zaman görüşemedim. Dorian’ın beni bilerek görmediğinin farkındaydım. Çünkü ona söyleyeceğim şeyleri duymak istemezdi. Yadırganmayla, yargılanmayla uğraşacak vakti yoktu. Aradan uzun yıllar geçti ve bir sergi için Paris’e gitmem gerekti. Gitmeden önce Dorian’ı görmek istedim. Onu hâlâ seviyordum ama hissettiklerim artık eski bir dosta karşı hissedilen şeylerdi. Dorian’ı görmek istedim; çünkü ona insanların arkasından konuştuklarını anlatmam, hayatına çeki düzen vermesini söylemem ve sergi için de kendisinden portresini ödünç almam gerekiyordu. Evine gidip bekledim ama gelmedi. Tam vazgeçmiş, tren istasyonuna doğru yola koyulmuşken Dorian’a rastladım ve beraber onun evine döndük. Dorian’a, onunla arkadaşlık eden herkesin iyilik, temizlik ve onur kavramlarını yitirdiğini, onlara zevk ve sefa çılgınlığı aşılayarak hepsini uçurumdan ittiğini söyledim. Ona bir evin eşiğinden adımını attığında o eve rezillik ve utancın girdiğini söyledim. Dorian’ı delirtebilecek kadar ileri gittim ve onu tanıyamadığımı, bunun için ruhunu görmem gerektiğini söyledim. O da bana ruhunu gösterdi.
Hâlâ ne olduğunu tam olarak çözmüş değilim. Bana bir iblisin resmini gösterdi ve onun benim yaptığım portre olduğunu söyledi. Benim altın idealim, Dorian’ın kirlenmiş ruhunun sorumluluğunu taşıyordu. Buna karşılık o, geçen onca yıla rağmen portrenin yapıldığı günkü kadar güzel ve gençti. Dorian, portreyi günahlarının rengine boyamıştı sanki. Hatta bunu Dorian yapmamıştı. Onun tanrısal bir kusursuzluğu vardı, hâlâ vardı. Bunu kesinlikle Harry yapmıştı. Dorian’ın kirlenmiş ruhu da Harry’nin kendisiydi. Hatta o gece arkadan bana saldırıp öldüren de Harry idi. Dorian olamazdı.
Lord Henry Wotton
Dorian… Onu Basil’in #Adonis‘i olarak tanıdım. Müthiş yakışıklı bir gençti ve işlenmesi gerekiyordu. Dorian bu dünyaya güzelliği için gelmişti ve her türlü zevki, sadece zevki sonuna kadar yaşamaması için hiçbir neden yoktu.
Basil’in bugüne kadar en takdir ettiğim yönü şüphesiz Dorian’a olan aşkıydı. Kendisi gibi ahlakçı bir adamdan beklenmeyecek bir tutkuyla bağlanmıştı ona. Ruhunda Dorian’ın tutuşturduğu ateşle en iyi eserini meydana getirmişti. Resmi sergilemek istememesini açıklarken, resimde kendi ruhunun gizini ele verdiğini söylemişti. Dorian’ı benden sakınması, apaçık kıskanması ve tanışmamızdan çekinmesi saçma bir aşkın melodramından alınan bir perdeydi sanki.
Dorian’ı benim değiştirdiğime inanıyor. Oysa gözlerinin önüne yeryüzündeki bütün canlıları kıskandıracak, bütün hazinelerden daha değerli olan güzelliğini, o sermişti ve benden çok daha önce kendi dünyasında ilahlaştırmış ve bunu bıkmadan usanmadan tekrarlamıştı. Dorian, kendi güzelliğine inandıktan sonra sadece ruhundaki şeytandan kurtulmak adına, şeytana uymuştu ve bana göre çok da iyi yapmıştı.
Âşık olduğu genç oyuncu kendini öldürdüğünde, Dorian’ın ona olan aşkı zaten bitmişti. Çünkü kıza değil oyunculuğuna vurulmuştu. Zavallıcık gerçek aşkı yaşamaya başlayınca kurgusal olanı önemsememiş ve kendisinde Dorian’ın seveceği bir şey bırakmamıştı. Dorian’ın ruhu buydu aslında. Farklıydı. Ben ona sadece, bir oyunun bittiği gerçeğini gösterdim. Bir ölünün arkasından gitmesinin ona bir şey kazandırmayacağını anlaması gerekiyordu; anladı. Dorian’ın kıza olan tutkusu Basil’in aksine, ben de hiçbir kıskançlık ya da can sıkıntısı yaratmadı. Tersine onu daha da ilginç kıldı. Bazı zehirler öylesine sinsidir ki, niteliklerini ayırt edebilmek için onlarla zehirlenmek gereklidir. Ne büyük bir kıvanç! Pahası kimin umrunda? Hiçbir heyecanın bedeli fazla yüksek sayılmaz.
Dorian’ı güzelliğini kaybetmesi durumunda neler yaşayacağı konusunda defalarca uyardım. Hatta ona, ilerde gençliğini ve güzelliğini kaybettiğinde yaşayacaklarını önceden yaşamış bir adamın hayatını anlatan bir roman verdim ve Dorian uzun zaman bunun etkisinde kaldı. Dorian’ın hayatında bu romandan aldığı dersin etkisi büyüktür. Fakat romanda güzelliğini kaybeden genç adamın aksine yıllar Dorian’a hiç dokunmadan geçti. Hepimiz yaşlanırken Dorian, onu tanıdığım gün olduğu kadar güzeldi. Sırrını asla öğrenemedim. Bunu, yaşadığı hayatın hafifliğine, her türlü zevkten, sefadan beslenen mizacına, duygunun ve hüznün uzak kaldığı fakat tutkunun ateşiyle parlayan gözlerine, hazzın sonsuz hevesine adanmış ruhuna yordum. Evet, Dorian’ın gençlik sırrı buydu. Benim teorilerim, onun yaşam pratiği olmuştu.
Her şey çok güzeldi; yemekler, tiyatrolar, operalar, çay saati sohbetlerimiz… Duyularımızı ruhumuz, ruhlarımızı da duyularımız yoluyla iyileştirmeyi öğrendikten sonra hayatta kötü olabilecek hiçbir şey yoktu. Ah Dorian, güzel adam, ne iyi anlıyordu beni. Afyonlu sigaralarımızı tellendirirken, billur berrak suların yanında, her çiçek elimizin altında ve ambar kokuları burnumuzda… Cennetti yaşadığımız.
Sonra, çok ani bir şekilde Dorian değişti. Erdemleri değişti. İyi bir insan olmaya karar verdiğini söyledi. Saçma. İyilik, her zaman birine zarar verir. İlk iyiliği ile de genç bir kızın kalbini, aşkını reddederek kırmıştı. Sana layık değilim tarzı zırvalıklar. O gün, Dorian’a anlattım; bunu ona yaptıran şey merak duygusu -iyi bir insan olabilir miyim?- ve kibirli bencilliği idi. Bu kararı, karşısındakinin anlaması mümkün değildi ve Dorian, yaptığı bu her neyse onu, sırf yeni bir şey denemenin zevkiyle donatmıştı bile. Sanıyorum ki, o an değişmenin mümkün olmadığını, en iyisinin hiçbir şey düşünmeden tutkuların peşinden gitmek olduğunu anladı. Ama artık Dorian’ın ruhu zehirlenmişti, ruhu asıl o gün zehirlenmişti. Bir daha hiç iyileşmedi.
Dorian Gray
Ben, Dorian Gray… Adımı neden bu şekilde koydular? Dorian, İngilizcede Yunan demektir ve 19. yüzyılda Yunan, eşcinsel demektir. Zira eşcinsellik terimi o yıllarda kullanılmaya başlanmamıştı. Gray, gri… Siyah ve beyazın birleşimi. Ama ne siyah ne de beyaz. Arada kalmış, kalmışım… Adı, bir şekilde yaşam yolunu belirlermiş ya insanın; ortada kaldım, şaşkın oldum, yanıldım, itildim, direndim, inandım, her türlü hazzı yaşadım, kirlendim, kirlettim ne varsa, döndüm temize çekmeye kalktım, önce yaraladım, sonra öldürdüm kendimi… Aslı şu ki; bir hayat yaşadım, herkes gibi. Ama beni yazdılar.
Victoria Dönemi ve İngiliz aristokrasisi nezdinde değerlendirildiğinde, yasak (!) bir aşkın meyvesi olarak dünyaya geldim. Babam, dedemin emriyle, annem kederiyle öldü ve dedemin ahlak dediği bir takım toplum kuralları, kuramları altında ezilerek yetiştim. Güzelliğimi annemden aldığım söylenir. Babamla ilgili bir şey söylenmez. Tek bildiğim, fakir bir adam olduğudur.
Böylece tanımladım kendimi, öykümü kendi dilimden anlatmadan önce. Sevgili Basil ile tanıştığımda ne kendimin ne dünyanın ne de o dünyadan payıma düşeni yani benim için hayatı bilemeyecek kadar gençtim. Güzelliğime methiyeler yağdıran bir sanatçı; bunu düşünün… Basil, hayatını kendi ellerimle sonlandırdığım adam… Basil, bana sevilmenin ne olduğunu ilk tattıran adam. Basil, en az Lord Henry kadar şekil verdi kırık benliğime.
Beni, kendimi asla göremeyeceğim bir ayna gibi bir tuvalde var etti. “Dorian, sen busun” dedi. Baktım… Önümden yıllar geçti, önümden acılar geçti, önümden ölüme giden bir yol geçti… Herkesin ne düşündüğü umurumda değil. Önümden yitip giden bir dünya geçti. Bir ömür, bir insan, bir dünya… Herkes kadardım yani, aslında.
Lord Henry bana herkes gibi olmamayı öğretti. İçinde bulunduğumuz camianın bütün pisliğine bulanıp temiz kalmayı öğretti. Basil’in yaptığı ama asla bilmediği bir gizemi olan portre, benim yerime bütün o yaptıklarımın çirkefine bulandı.
Ne yaptım; güzelliğimi koz olarak kullandım. Asla yitip gitmeyen güzelliğimi. Erkek ya da kadın önüme çıkan her kalple oynadım, onları batağa sürükledim, bıraktım. Kimisini afyona boyadım, kimisini o dönemin en izbe batakhanelerine bağladım. Adım attığım hiçbir yer, benden önceki gibi olmadı. Bunu kendime yaşam amacı yaptım. Her türlü hazzı yaşamalıydım, sadece kendimi devam ettirme sorumluluğum vardı. Bu dünyada güzel olmak ve güzel kalmak için vardım. Kimsenin bundan nasıl etkilendiği umurumda değildi. Lord bunun için bana sürekli manevi destek verdi. O Basil gibi değildi, daha olgun bir aşkı vardı. Kıskançlıkla can sıkmıyordu.
Çok uzun yıllar halimden memnun olarak yaşadım. Ben ne kadar çirkin yaşarsam yaşayayım, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin güzelliğimden ve gençliğimden bir şey kaybetmiyordum. Benim yerime günden güne çirkinleşen, bir iblis kadar çirkinleşen Basil’in tablosu oluyordu.
Her şey bir gece Basil’in Paris’e gitmeden sadece birkaç saat önce gelip bana ahlak dersi vermesiyle değişti. O gece, hayatımın dönüm noktasıydı. Basil beni tanımak için ruhumu görmesi gerektiğini söyledi ve ben de ona ruhumu gösterdim. Herkesten sakladığım portresini ona gösterdim. İnanamadı. Şok oldu ve bu sefer de beni tanrının yoluna davet etti. Günahlarımdan pişman olmalı, bağışlanmak için yalvarmalıymışım. Bunca şeyi başıma açan oydu. Bana kendime tapmayı o öğretti. Şimdi bir hezeyan içinde dualar mırıldanıyordu. Elime bir bıçak aldım ve arkadan ona sapladım. Sonra da onu orda öylece bırakıp gidip uyudum. Bir an ürperdim tabii. Ama olan olmuştu. Cesedin hemen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Oxford’dan kimyacı bir arkadaşım vardı Alan Campbell . Bir aralar oldukça içli dışlıydık ama artık benimle görüşmüyordu. O yıllardan kalan bir kozumu kullandım ve cesede elimi bile sürmeden en ufak parçasına kadar ortadan kaldırılmasını sağladım. Basil, bir daha dönmemek üzere Paris’e gitti ve Alan da neden bilmem, kısa bir süre sonra 19. yüzyıl ölümsüzlük ölçütü olan renkli bulvar gazetelerine manşet oldu: Ünlü kimyacının intiharı!
Yaptığım şey bir sonraki gece iyice sarmaya başladı beni. Duyularımızı iyileştirmek için ruhumuzu, ruhumuzu iyileştirmek için duyularımızı kullanmamız gerektiğini söylemişti Henry. Şimdi ruhumu iyileştirmem lazımdı. Unutmak lazımdı, acilen unutmak. Basil’in ayaklarının yanında göllenen kanını, masadaki başını ve portrenin kanlı elini unutmak. Bütün ruhum afyonun özlemindeydi. Bu saçma acıdan kurtulması gerekiyordu. Gittiğim yerde tam yirmi yılın ardından, Sybil’in, o zavallı oyuncu kızın kardeşi beni tanıdı. Çünkü o aşağılık kadın, bana “Tatlı prens” diye seslendi. Sybil bana böyle hitap ederdi. Gerçek adımı bilmezdi. İnsan adını bile bilmediği birisi için canına kıyar mı? Takip etti beni öldürmek istedi. Ne kadar genç olduğumu görünce bundan vazgeçti. Aradığı adam olmadığıma inandı. Gitmeme izin verdi. Sonra her yerde onun yüzünü görmeye başladım. Bunun gerçek mi, yoksa vicdan mı olduğunu sorguladım durdum. Bir korku bütün benliğimi esir etti. Pişmanlıklar içindeydim. Sonra bir av partisinde, dostlarımdan biri tavşan yerine Sybil’in kardeşini vurdu. Fundalıklara gizlenmiş bizi takip ediyordu. Böylece ondan da kurtuldum. Ama vicdanın hâlâ yakamı bırakmıyordu. Ruhum acı içindeydi ve afyon da işe yaramıyordu.
Ruhumu iyileştirmenin tek yolu iyi bir insan olmaktı. Çok acı çekiyordum. Kendimi sevmiyordum. Lord Henry bir kitapla benim sadece ruhumu değil, ömrümü de zehirledi. Ama ne kadar korkunç işler yaptığımdan o bile haberdar değil. Ona iyi bir insan olmaya karar verdiğimi söylediğimde, bana kusursuz olduğumu, değişmemem gerektiğini söyledi. Bana ne yaptığının farkında olmayan bu adam, hala nasıl da hayrandı bana. Ona yaptığım ilk iyiliği anlattım. Bana âşık bir genç kızı, tam da her şeyi yapabileceğim bir anda azat ettim. Ona gitmesini, benden ona zarar geleceğini söyledim. Lord Henry’nin yorumu bunun iyilik değil, merak duygumun ve bencilliğimin yeni boyutu, ayrı bir zevk arayışı olduğunu söyledi. Hayal kırıklıkları içinde söylediğinin doğru olduğunun fark ettim. Asla iyi bir insan olmam mümkün değildi. Zehirle o kadar bütünleşmiştim ki artık, o zehrin adı Dorian Gray’di.
Dorian Gray’in Portresi; elleri kanlı, ağzı çarpık, yüzü kırış kırış, saçları dökülmüş, kıyafeti parçalanmış, gözleri kanlı ve şeytanca bakıyor; Hades. Hades’i öldürmek gerekti. Basil’i öldürdüğüm bıçağı aldım ve ona sapladım.
“Bir haykırış duyuldu, bir patırtı. Haykırış öyle derin bir azapla doluydu ki…”
#doriangray #doriangrayinportresi #oscarwilde #basilhallward #lordhenrywotton #eşcinsel #güzellik #güzellğimikozolarakkullandım

Sorry, there were no replies found.