Doktor Samimi: Önce Kork Sonra İnanırsın: Beş Sevim Apartmanı
-
Doktor Samimi: Önce Kork Sonra İnanırsın: Beş Sevim Apartmanı
Önce Kork Sonra İnanırsın: Beş Sevim Apartmanı*
Makale Yazarı: Haluk Öner
*Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Nisan 2016 25. sayıda yayımlanmıştır.
Roman geleneğimiz; rasyonelliğin, bilimsel bakışın ötekisi olarak var olabilen “korku”yu çoğu zaman budala kahramanlar, humour ve ironinin yardımlarıyla komikleştirir. “Gotik”in komikleştirilme nedenlerinden biri de Batılılaşma rüzgârının etkisiyle romancılarımızın angaje olma hallerinden kurtulamamasıdır. Türk edebiyatında korku kültürünün -geleneği, alışkanlıkları, sınıflaşmayı, algıların statükolaşmasını “aykırılık” ilkesini estetize ederek sanatsal ifade biçimine dönüştüren- gotik anlayışın temel ilkesi olup olmadığı tartışılabilir. Bu tartışma #gotik anlayışa göz kırpan fantastik, ütopik, #distopik hatta bilim-kurgu romanlarının edebiyatımızdaki varlığı ve var oluş biçimini de irdeleyerek; gotiğin, korkudan da yararlanan bir üst tür olduğunu belirlemiş literatür bilgisini imleyerek büyütülebilir.
Günümüze gelinceye kadar Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kerime Nadir, Ali Rıza Seyfi Seyfioğlu, Kenan Hulusi Koray, Suat Derviş, Nezihe Muhiddin gibi yazarların roman ve hikâyelerinde yer verdiği gotik etkiler; tek başına romanın odağına yerleştirilmiş, gotik anlayışın temel felsefesinin bütün nüanslarıyla anlatıldığı ve kurguya yansıtıldığı bir var oluş biçimi olarak görünmemiştir. Çoğunlukla ideolojik söylemin, gelenek eleştirisinin bir motifi biçiminde ya da Batı’dan adapte edilen kurguların yerli olmayan örnekleri olarak belirmiştir. Son yıllarda Ferah Yurdözü, Hakan Bıçakçı, Hakan Günday, Sadık Yemni gibi yeraltı edebiyatı yazarlarının gotik unsurları, romanın motifi olmaktan çıkarıp odağına yerleştirdikleri görülebilir.
#MineSöğüt, “gotik”e angaje olmadan öte âleme, “olağanüstü- olağandışı”na duyduğu merak ve bu merakın korkuyla yarattığı hazzın penceresinden bakar. Onun anlatılarında gotik unsurlar “hâl” ve “haz”dır. Aslında bu haz, Beş Sevim Apartmanı’nda kahramanların ölümden kaçış yolu, kendilerini dünyada konumlandırmak için hissetmeyi tercih ettikleri duygu, –dahası- yaşam biçimi olduğundan bu #roman gotik anlayışın fantastiğe yakın temsilidir. Roman başkahramanın direnç göstermesine rağmen korkuyu, korku unsurlarını yerli çerçevede kurgular ve psikolojiye inanmamızı öğütlemediği gibi cinperilerin varlığını inkâr ya da reddetme temayülü de göstermez.
Romanın, romancının ve kahramanların kaderi boyun eğen boyalı kuş Samimi
Çocukken babasını kaybeden, “Medusa saçlı” annesinin ilgisinden uzak, savaş artığı aristokrat bir halanın soğuk bakışlarıyla büyüyen Samimi, yalnızlığı ile artan obsesifliğini cinperilere sığınarak meşrulaştırmaya çalışır. Zihninde yarattığı ve inandığı hayattan kendisini çıkaracak son hamleyi –çilli kütüphane memuresine ilan-ı aşk etmek- yapamaması ile oturan sinik şahsiyetini, yarattığı dünyanın kahramanlarına -cinperilere- kafa tutarak olgunlaştırır. Cinperilere ayet, hadis, batıl inançlar kadar inanan ama yaşadığı hayatın -kaderinin- sorumlusu olarak gördüğü cinleri inkâr telaşındaki budala Samimi’nin hastalarından tek farkı cinperilerin kötü olduğuna inanmasıdır: “Hiçbiri cininin ateşten olduğunu ve dokunduğunu yaktığını bilmiyor. Hepsi cinlerini iyi sanıyor. Onları bu rüyadan uyandırmak için henüz erken.” (s.50) Samimi, gotik unsurları besleyen inkârcı bir akıl hastasıdır. Onun deliliği, romanı gerçek kaygısıyla okumayı tercih edenlerin rasyonel ve tutarlı bakışlarıyla ortaya çıkar.Romanın başkahramanı Samimi, ayetlere yer verse de bilimden aldığı güçle cinperilere ve cinperi hikâyelerine dünyevi bakmaya çalışır. Samimi’nin seküler bakma uğraşları, yarattığı geçmişinin ve cinperilerin baskıları yüzünden kesintiye uğrar. Romanı gotik çerçeveye sokan temel nokta da Samimi’nin bilimsel verilere dayanarak direndiği halde cinperilere inanmaktan bir türlü kurtulamamasıdır. Günlüğüne aşağıdaki notu düşen Samimi, inkâr etmeye çalışsa da akıldışı olanın varlığını kabul etme çaresizliğini yaşar. Bu çaresizlik, hem bir dramdır hem de romanın bilimsel aydınlanmanın aksine gerçekdışı olana yönelme ve akıl dışı olanı estetize etmesindeki beceriyi gösterir.
“Neden kendimi bir trajedi kahramanı gibi hissediyorum. Oyunun henüz başı, her şey yolunda görünüyor. İpler benim elimde. Ama… ama… ama havada tuhaf bir koku var. Bu Yunan trajedilerinin ilk sahnelerinde duyulan kokunun aynısı. Biraz barutlu, biraz kükürtlü gri bir koku. Seyirciye, “Her şey şimdilik yolunda, ama sevinmeyin, görün bakın az sonra kahramanlarımızın hayatı nasıl tepe taklak olacak! Yerlerde nasıl kanlar akacak, havada nasıl ihanetler uçuşacak… anlamlar nasıl birbirine karışacak… bakın görün oyunumuz sizi nasıl da şaşırtacak!” diyen o trajediler gibi.” (s.43)
Bu cümleler, anlatıcı ile el ele verip romanın kaderini değiştirmeye çalışan bir başkahramanın varlığına da işarettir. Geçmişinin sorumlu olduğu bozuk kişiliğini korkularına sığınarak perçinleyen, sığındıkça zihnindeki gerçekle kurmaca arasında koparamayacağı, kurtulamayacağı bağlar kuran Samimi, zamanı geçmişle dolduran; metruk binaları mekân seçen anlatıcının da en büyük yardımcısıdır. Samimi, romanda öyle bir duruş sergiler ki Cervantes’e en çok kimin yardım ettiği tereddüdüne düşüren kahramanların ikisine de benzer: Don Kişot kadar hayal(ci) Sancho kadar akıl(cı)dır.
Anlatıcının kahramanı Samimi, anlatıcısının işini kolaylaştıran, metni yerlileştiren, gerçekle kurmaca arasındaki gel-gitlerin kontrol edilemez odağıdır. Kurguda gerçekle olağandışı arasındaki gel-gitler ve olağandışı görünenlerin ardındaki gerçekler, Doktor Samimi’nin korkuyu yok etmek için giriştiği maceranın adım adım ilerlemesiyle anlaşılır. Bu adımlar kahramanların korkuyu yaşama biçimini estetize eder.
Psikiyatrlığı onun yarattığı dünyanın sistematik düzenini kurmasına –doğrusu kurgulamasına- yardım eder. Basiretini çalan cinperilere açtığı savaşta anlatının kendisi kadar Samimi’nin de kahramanları olan Elif, Huriye Hanım, Oğuz, Yeşim, Yusuf, ismini Kübra sanan Melike de onun yardımcılarıdır.
İdrak yanılmasına tutulmuş Samimi’nin gotik’e sığınmış toplumdışı kahramanları
Babalar ve acımasız ilgisizlikleri; anneler ve özlenen/tiksinilen kokuları, yalnız kahramanların korkularını yaratır. Bu korkular çoğu zaman helva kokuları ile duyumsanan ölümlerin habercisidir. Kahramanların hemen hepsi ebeveyn muhalifi, dahası, düşmanıdır. Ebeveynlerin yokluğu ya da tazyikli varlığının yol açtığı mağduriyet içindedirler. Şiddet, intihar, ensest, kusurlu cinayetler gibi anormalliklerin sınırında yaşadıklarını hayal ederler. Böylece korkmadan korku yaratmış olurlar. Kendilerini bu mağduriyetin içinde kaybetmişlerdir.Çocuksu beklentilerin gerçekle yüzleşmesinin yarattığı hayal kırıklığına yenik düşmüşlerdir. Kendi yarattıkları obsesif ruh hallerinin ve bu hallerin getirdiği hüzünlü hikâyenin yeniden yas tutan kahramanlarıdır. “Yeniden yas tutma” eyleminin failleri, geçmişlerinde açılan kara deliklerin dipsiz dehlizlerinde kaybolmayı istemişlerdir. Cinperiler, kahramanların tek başına kaybolma korkusunu yenmek için gelen yardımcı kahramanlardır.
Korkularını, obsesifliğini ayet, hadis ve eşik altı hikâyeleri dikkatinden kaçırmadan sorgulayan Samimi ile onun apartmana topladığı kahramanların inanç merkezli manipülasyonları, anlatıyı yerlileştiren unsurlardandır. Kültürel belleğin bir parçası olan gotik belleğe sığınan kahramanlar, toplumun biriktirdiği gotik unsurları kullanarak işledikleri cinayetleri, gerçek dışı yaşamı meşrulaştırma çabasındadırlar. Onları ölümden uzaklaştıran taraf da bu çabalarıdır.
Kahramanlar, toplumun görmediği, korkmayı tercih ederek inandığı cinperilere sığınırken anlatıcı ve anlatıcı gibi olmak için kendini zorlasa da kahramanlara benzemekten kurtulamayan #Samimi, bu kahramanlara psikolojinin insanı algılama biçimi üzerinden bakmayı tercih etmişlerdir. Roman kahramanları sırlarını –ya da yeniden ürettikleri geçmişlerini- psikanalizm destekli psikolojinin yardımlarını alan Samimi ve anlatıcının ifşası ile birkaç sayfa saklayabilmişlerdir. Romandaki asıl sırlar kahramanların iç dünyaları kadar aynalarda, lambalarda, jiletlerde ve cinperilerdedir. Asıl sır küpü de anlatıcıdır.
Annesinin anlattığı masalın naif ve mağdur kahramanı olmak isteyen “çobandan olma, gelincikten doğma, cinteke hilesi” ve tabi kendini cüce zanneden 1.70 boyundaki Oğuz ebeveyn ilgisizliğinin ve baskısının mağduru gibi yaşamakta ısrarcı olduğu için -içinde korkular barındıran- büyülü bir atmosfer haline soktuğu çocukluğundan kurtulamamıştır: “Bildiği her şey hayallerle süslüydü. Gerçek, onun ulaşamayacağı kadar derine gömülmüştü. O da bildiği tek şeye, hayale sığınmaya karar verdi. Ve kendini bir cüce olduğuna inandırdı.” (s.47)
Memphomania hastası1 Yeşim, eczacı annesi ve pilot babasının ilgisizliğini sonu mutsuz bir masala dönüştürür. Elif’in masalı, annesini kaybetmesiyle başlar. Annesini kaybettikten sonra babasının onu Ketum Hatun’a teslim etmesi hayatını değiştirir. Bir cadı olan Ketum Hatun’dan bütün kara büyüleri, insanlara yardım eden sihirleri öğrenir. Gerçek hikâyesinde #Memphomania’ya tutulan Elif’in hastalığı ebeveynlerini kahreder. Anneannesiyle yaşayan Elif’in bu hastalığına bulduğu kılıftır, cinperi ler. Bu bahaneye yalnızca yerli değerleri temsil eden masum anneanne inanır.
Babasının erkek çocuk tutkusu yüzünden gündüzleri kız, akşamları erkek olmak zorunda kalan bu yüzden de yalanı hayatının en önemli parçası haline getiren Elif, korkuya bir sığınak olarak bakar: “Yatağımın altındaki cin perilerin dünyasında, gerçek bir masal kahramanıydım.” (s.88) Masalında kendine ait güzellikleri kız kardeşinden geri almak için onun ölmesini dileyen bir erkek, gerçek hikâyesinde cinsiyet tercihini yapmada zorlanan bir kız çocuğudur. Arada kalmışlığını cinperilerin dünyasında bir masal kahramanı olduğunu zannederek aşmaya çalışır. Anlatıcının Elif’e dair söyledikleri bütün kahramanların yaşamını özetler gibidir: “Kendi yarattığı hayallerle dolu bir dünyada kayboldu. İşin kötüsü hayallerini de kimselere anlatmadı.” (s.98)
Varlıklı bir ailenin çocuğu olan, anne babasına bir türlü istediği zararı veremediği için hep huzursuz kalan Yusuf, bütün tedavileri reddeder. Masalında babasının fakir, baskıcı hatta tecavüzcü olduğunu anlatır. Anne bütün bunları ilgisizlik penceresinden seyretmektedir. Annesinin sürekli kullandığı “cinlerim tepemde” deyimini çocuk zihninde pratiğe dönük bir gerçek olarak algıladığı için cinperilere inanmayı seçmiştir. Bu deyimin çocuk muhayyilede gösterdiği etki aynı zamanda romanın “dil” üzerinden yarattığı gotik atmosferin bir parçasıdır. Anne babasını kötü oldukları için öldürdüğüne yalnızca kendisini inandıran Yusuf, cadı tırnaklı annesi ve rugan ayakkabılı babasını öldürdüğü için pişman görünmemektedir.
İsmini Kübra, babasını cinperi sanan Melike anneanne ve annesinden aldığı peri gülüşlü mirasın onları kıskandırdığını düşünerek ikisini de öldürür. Gerçekte babasını hiç tanımayan, hayallerinde portresini çizdiği babasına benzettiği için yakın davrandığı adamın tecavüzüne uğrayan ve dağılan yaşamının sorumlusu olarak ilgisizlik timsali anne ve anneannesini öldüren bir hastadır.
Cinperilerin musallat olduğu bütün bu kahramanlar, Samimi’nin zihninde yarattığı gotik âlemin birer oyuncusu mudur, anlatıcının oynadığı oyunun şaşırtıcı sonunu hazırlayan kurgu yapbozunun parçaları mıdır, cinperiler midir? Öyle geliyor ki en doğrusu bu soruların cevabını vermeden anlatıcının romana biçtiği kaderin sessiz bir okuru olmaktır. Anlatıcı da inanmakla inanmamak arasındaki belirsizlikle var ettiği romanında okura öğüt vermekten kaçınır.
Anlatılamaz bir suskunluk, boşluk, yokluk: Huriye Hanım
Anlatıyı yerlileştiren Huriye Hanım, erkek çocuk doğurmak, erkek egemen ideolojinin kabul ettiği, doğrusu, reddetmediği bir kadın olabilmek için batıl inanç ve korkulara sığınır. Huriye Hanım’ın anlatıda yarattığı korku unsurları komşulara anlattığı hikâyesinin satır aralarında saklıdır. Bir anda kayboluşu da korkuyu “sır”larla birleştiren folklorik inanma biçiminin fotoğrafı gibidir.Yatağın altında mı, zihinlerde mi, gerçek mi cinperiler?
Ağlama duvarı gibidir, varla yok arasında bir konumlandırmanın kahramanı olan cinperiler. Kimi zaman günah keçisi, kimi zaman kahramanın yaşama tutunmak için yarattığı varlıklardır. Samimi, Elif, Yeşim, Melike, Oğuz, Yusuf hatta anlatıcı cinperilerin yön değiştirme mekanizmasının toplumca kabul görmüş nesneleri midir; “inanma”nın ve “gerçek”in bir parçası olarak kahramanların kaderini belirleyen varlıklar mıdır ikilemini çözememişlerdir.Gotik unsurun motifleri: komşular
Romanda kahramanların cinperi âleminde yaşadıklarının dış dünyadaki tanıklarıdır, komşular. Kimi zaman sağduyulu bir sakinleştirici bazen Hüseyin Rahmi’nin Ecir ve Sabır hikâyesini anımsatan tahammülü zor budalaca davranan fazlalıklar bazen de gözetleyip yargılayan ve kahramanı zihninde yarattığı dünyaya iten komşular, romanın “biz” ve “bize göre” temsiliyetini de üstlenir.Romanın kaderi ve kahramanlar
Romanın çok katmanlı yapısı, bilinmeye nin içinde başka bir bilinmeyene doğru giden kronolojiye sahip oluşu değildir. Aksine roman, her kahramanın ayrı ayrı anlatıldığı bölümlerde onların gerçek hikâyesini veren anlatıcının yardımlarıyla bilinmeyeni anlaşılır kılar. Romanın çok katmanlı yapısı gotik unsurları gündelik yaşamın ve öteki gerçekliğin (bilim) penceresinden dillendiren anlatıcı ile bu gerçekliğin tamamen dışında kendini akıldışı yaşamın sonsuzluğuna bırakan, geçmişini de istediği gibi kurgulayan, kendi yarattığı dünyada yaşayan kahramanların anlattıkları arasındaki farktır. Anlatıcı ile kahramanların aynı hikâyeyi farklı kurgulamaları romanın çok katmanlı yapısını oluşturur. Bu bağlamda anlatıcı ile metin, anlatıcı ile kahramanlar arasındaki düzlem roman boyunca sıfırlanamaz, aynılaşamaz. Eksiklik gibi görülebilecek bu tekniğin anlatıcının tercihi olarak okunması gerekir. Geçmişlerini bilmeyen/bilmek istemeyenleri anlatan “dil” ya da dilin yarattığı ürkütücü hava da romanın kahramanlar bağlamında gotik olmasını sağlar.Kahramanlar ve romanın kaderini belirleyen temel unsurlar, kahramanları gotik anlayış çerçevesinde birbirine yaklaştırırken anlatıyı gotik bir atmosferin içine sokar. Bu unsurlardan biri ayetler, hadisler, mitoloji, rüya tabirleri gibi zaman sınırlarını aşmış pratik karşılığı olan yazılı ve sözlü metinlerdir. Roman, psikolojinin ilkelerini ihmal etmeden gotik unsurlara yer verir. Gotik unsurlar, romanda Sartre’in psikanalize karşı çıkışına benzer bir anlamlandırma biçimi gibidir:
Heyecanı, dünyanın dönüştürülmesi olarak da tanımlıyor Sartre. Gerçekte edimleri mizle dönüştürürüz dünyayı; belirli amaçlara belirli araçları kullanarak gidilecek rasyonel “yol”ların uyumlulaştırılmış bir haritasıdır dünya. Bu hodolojik haritayı çıkararak dünyayı bizim yaptığımız bir şeymiş gibi görürüz, kendimizin kılarız. Heyecan, der Sartre, bu hodolojik haritanın belirlediği, “kullanılabilir bir bütün olarak dünya”nın işe yaramaz olduğunda ortaya çıkar. Bütün ussal yollar kapanınca, dünyayı büyüse1 bir edimle dönüştürmeye kalkarız. Heyecan, dünyayı büyüyle dönüştürmektir, der Sartre. Heyecan, kullanılabilir dünyanın ansızın gözden kaybolması, büyünün onun yerini almasıdır.(2)
Beş Sevim Apartmanı’nın kahramanları da heyecan ve korkuya sığınarak yeniden yaratmışlardır, dünyayı. Psikanalizmin oidipus ve elektra komplekslerinin birer hastası olabilecek bu kahramanlar, romanda çocukluğunu cinperilerin büyülü ve korkutucu atmosferinde yaşadığına inanmış birer kurbandırlar. Çocukluğun, çocukluk yıllarındaki ebeveyn algısının etkilerini cinlere, perilere bağlayarak da davranış bozukluğu sergilenebilir. Temel mesele korkuları, tedirginlikleri yaşama ve adlandırma meselesidir: Önce kork sonra inanırsın.
Anlatıcı, kahramanların dilinden anlattığı hikâyelerin başlığında “yalan” sözcüğünü kullanır yanı sıra kahramanın ismini vermeden hikâyeyi ben ve o dilleriyle anlatır. Kahramanların hikâyelerinin doğrusunu anlatırken “gerçek” başlığını kullanır, onların isimlerini verir. Bu başlıklar kahramanların yalanını ortaya çıkarırken anlatıcının gerçeklik peşinde koştuğunu göstermez. Çünkü onun anlattı ğı gerçekler de inanıp inanmayacağımızdan emin olamayacağımız metin gerçekleridir. “Pürtelaş Sokağı, Beş Sevim Apartmanı, Huriye Hanım” gibi isimlendirmeler metin gerçekliğini dış gerçeklikten uzaklaştıran tercihlerdir. İsimlendirmeler aynı zamanda edebiyatımızda “gotik”e ironik bakışı devam ettiren bir anlayışın göstergeleridir.
Ruhu ve zihni çocukluğunda kalmış kahramanların kurguladıkları bir geçmiştir, romandaki zaman. Kahramanlar hafızanın dönüştürücü gücünü kullanarak geçmişi yeniden kurgular. Bütün kahramanların kaderi geçmişle şimdiyi birleştiren korku ya da travma anının tanığı olan bir haziran gününde çizilir. Zamanın “şimdi”den çok “geçmiş”e yakın durması yeniden yas tutan, yeniden üreten kahramanların kişilik özelliklerini tamamlayıcı unsurlardandır.
Beş Sevim Apartmanı’nda yaşayan her kahramanın pencere önünde ve ev içinde yaşadıkları iki ayrı hikâyesi vardır. Pencere önündekiler yalanlarla ve cinperilerle dolu ürkütücü hikâyelerdir. Ev içindekilerse üretilen yalanların üretilen gerçeği, cinperilerin yerine insanın ve hüzünlü hayatların ürkütücü olduğu, korkuyu patolojik sığınaklara hapseden kurgulardır.
Kaynaklar
Söğüt, Mine, Beş Sevim Apartmanı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2003.
Yavuz, Hilmi, Felsefe Yazıları, Yazko Yayınları, İstanbul 1982.
Polater, Deniz, Ahmet Ümit’in Romanlarında Gotik Bellek, Bartın Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Bartın 2014.
Türkeş, Alparslan Ömer, “Korkuyu Çok Sevdik ama Az Ürettik” 18/11/2005 Radikal Kitap, s. 16-17 Özkaracalar, Kaya, Gotik. L&M Yayınları, İstanbul 2005.
Psikeart Dergisi, 39. Sayı.
Sorry, there were no replies found.
