Doktor Hikmet: SÜRGÜNDE BİR KARINCA

  • Doktor Hikmet: SÜRGÜNDE BİR KARINCA

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 15:56

    SÜRGÜNDE BİR KARINCA*

    Makale Yazarı: Yasemin Uzun

     

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Nisan/ Haziran 2020) 42. sayıda yayımlanmıştır.

    “Doktor Hikmet’in gözleri birdenbire masanın mermeri ortasında muayyen bir noktaya saplanıp kaldı. Genç adam, o noktada alaka uyandırıcı bir şey keşfetmiş gibiydi. Çünkü, biraz evveline kadar her türlü düşünce ve anlayıştan mahrum görünen gözlerine ani bir canlılık, bir uyanıklık gelmişti. Hatta dudaklarında bile bir zekâlı tebessüm belirmeye başladı. Bununla beraber Dr. Hikmet’in bu kadar dikkatle baktığı noktada garsonun yenisini getirmek için, demincek kaldırıp götürdüğü kalın bira kadehinden kalma bir incecik su çemberinden ve bunun içinde dönen bir küçücük karıncadan başka bir şey görünmüyordu. Doktor Hikmet dikkatle buna bakıyordu ve buna bakarak kendi kendine diyordu ki: “Ben de tıpkı bu #karınca gibiyim. Daracık bir hayat çemberi içinde dönüp duruyorum… Bu mahlûk, hiç değilse, hep aynı noktada dönüp dolaştığının farkında değil. Sonra kurtulmak için bu ıslak duvarı delip çıkmağa çalışıyor. Demek ki bir gayesi var. Ben bundan bile mahrumum.” (s.14-15)

    İnsan, içine doğduğu #coğrafya ve bu coğrafyanın şekillendirdiği zihniyet özelliklerini bireysel varoluşunun içinde duya duya yetişir, büyür. Sosyal ve canlı bir varlık olduğunu kabul etiğimiz sanatsal ürünler de, kaleme alındıkları devir ve dönemlerin kültürel kabullerini, iç çatışmalarını, egemen bakışını okuyucuya ifşa eder.

    Anlatıcının, yazarın kendisi olduğu çıkarımıyla söze dökecek olduğum Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Bir Sürgün romanı 1904-1905 yılları arasında geçer. Bu dönem, Osmanlı’da II. Abdülhamit yönetiminin baskıcı niteliğini yoğunlaştırdığı dönemdir. Bu baskıcı yönetime karşı olarak, “meşrutiyet” isteğiyle “İttahat ve Terakki”, “Jeune Turc” adı altında bir siyasal örgütlenme geliştirir. Romanın başkahramanı olan Dr. Hikmet’in tutumu “Jeune Turc”lerle aynılık gösterdiği hâlde bu siyasal örgütlenmeye kendi özgür iradesiyle aktif olarak katılmaz. #Sürgünde geçen yaşamında, özellikle Paris’te kendini bu hareketin içinde, gurbetteki kimsenin fikirsel aidiyet ihtiyacıyla bulur.

    Roman kahramanımız olarak bizleri kendi öyküsüne çeken Dr. Hikmet, kendisini, daracık bir hayatın içinde dönüp duran karıncayla özdeşleştirdiği başlangıç bölümünde #İzmir’de sürgündedir. Yaşam deneyiminin zayıflığı, ürkekliği, utangaçlığı, kendinden emin olamayışı kimi zaman tembel, çoğu zaman yalnız oluşu hikâye boyunca karakterinin en belirgin özellikleri olarak okuyucuya kendini hissettirecektir.

    Birey olarak, dış etkilerle biçimlenen, sosyal yapının kıvamına göre şekil alan yanımız öndeyse, hangi topluluğa girersek onun rengini alırız. Ne istediğimizden emin olamadığımız yaşamımızda, eylemsiz bir #hayalci olarak kalır ve var olanı, ideal olana dönüştüremeyiz. Çocukluğumuz, burjuvazi denilenin tadına baktırmışsa bizi, bu edilgenliği de orada edinmiş olabiliriz. Bu cümleleri kurarken kahramanın bugününü dününde arama yollarındayım.

    Doktor Hikmet, neden yalnızdır, neden utangaçtır, neden tembeldir, neden parlak ve cilalı değildir inançları ve gücü. Neden hâlen kişiliği oturmamışlar vasfıyla sanılara göre hareket etmektedir?

    “Zaten Doktor Hikmet 27 yaşına rağmen hayatın hemen her sahasında acemi kalmış bir adamdır. O, İstanbul’un kibar ve devlet düşkünü bir ailesi içinde çocuklarına lüzumundan fazla şefkatli bir ana baba elinde, bin türlü naz ve nevazişle (okşama) büyüdü. Mekteple ev arasında daima bir lalanın refakatinde gidip gelmeye alıştı. Akranlarıyla münasebetlerinde her zaman sıkı bir ahlak ve seviye kontrolüne tabi tutuldu. Ailenin muhite karşı koyduğu bu karantinayı, zaten, muhit de -başka sebepler dolayısıyla aileye karşı koymuş bulunuyordu. Bu itibar ile Doktor Hikmet’in çocukluğu ve ilk gençlik yılları da aynı uzlet ve #tecerrüd (yalnızlık ve arkadaşlık) içinde geçti ve tam mektepten çıkıp hayata atılmağa hazırlandığı sırada başına bu sürgün felaketi geldi. (s.18)

    Sorularımızın cevap bulduğu alıntıdan sonra, Doktor Hikmet’in, bira kadehinden kalma incecik su çemberinin içindeki karıncaya öykündüğü, onun içinde bulunduğu çemberden çıkma gayretiyle kendi edilgenliğini mukayese ettiği zaman dilimine dönelim.

    Hayat gayesinden yoksunluğunu sorguladığı tam da bu anda, limandaki büyük vapurlardan birinin bacası ona, uzak diyarların sihirli iklimlerinden bir nida ile seslenir. Bu seslenişte, #hürriyet ve #medeniyet vardır. Bu yaşına dek okuduğu romanların geniş caddeleri, ılık rüzgârları, sevinçleri ve aşkları, gizemli kadınların dudaklarından çıkma sevda sözleri inceliğinde büyüler onu. Türlü maceralar vaat eden, birbirinin aynı olan günlerin sıkıntısıyla dolu zindanın kapısını açan “gel gidelim” sesidir bu.

    Doktor Hikmet, bu istibdat memleketinde bir sürgün olmasa beş on dakika içinde kendini o vapura atacak yolları bulurdu. Oysa kendisini evinde bir candan bekleyeni yoktu ve babasının bir klinik açmak için gönderdiği parayla Paris’te bir süre maddi varlığını da ayakta tutabilirdi. İçinde yıllardır gezdirdiği bu gizli ve yüksek emel, itaat edilmesi mecburi bir davet olarak kalbinde çınlamaya devam ediyordu. Bu çatışma bir romanın kurgusunda bulunması gereken temel ögeler olarak, burada kaçmakla kalmak arasında kendini gösteriyordu. Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde de devam edecek olan çatışmalar, toplumsal, sınıfsal ve doğu batı çatışması şeklinde de tezahür edecekti.

    “1904 yılının temmuzunun 25’inde, dokuzu on geçe. #Vapur ağır ağır kımıldıyor. Tam bu sırada, kaldırılmakta olan birinci sınıf merdivenine doğru bir sandalın çala kürek yanaştığı ve içinden beyazlar giyinmiş bir adamın hayret verici bir çeviklikle bu kalkan merdivene asılıp yukarı doğru tırmandığı görüldü. Vapur erkanının “ne yapıyorsun, kimsin?” demesine kalmadı bu garip yolcu kendisini ikinci kat güvertesinin ortasında buldu. (s.22)

    Doktor Hikmet, davetkâr sesin galibiyetiyle vapurdaydı. Meraklı hatta endişeli bakışlar, bir bilet ve yer temini esnasında, onun nezdinde Türkler hakkında ortaya atılan fikirler, kendisine giydirilen yerli yersiz hikâyelerin de artık kahramanıydı. Elindeki gazete ve mecmuaların etrafına güven vermesini bekliyor, böylelikle ülkesinden kaçmış olmasının bir cinayet ya da bir hırsızlığı temsil etmediğinin anlaşılmasını istiyordu.”

    June Turc’lerin neşriyatçısı olarak kendini tanıtan Cemal karakteri ile bu esnada tanışırlar. Dr. Hikmet için simsarlık, tercümanlık, satıcılık, gezdiricilik rollerini üstlenen #Cemal, gerçekte ağzı laf yapan bir dolandırıcıdır. Dr. Hikmet, Cemal’in niyetini ve niteliklerini çözmek bir yana, ona ihtiyaçlarına cevap verecek vasıflar bile yükleyerek insanları tanıma yönündeki acemiliğini bize ispat eder.

    Vapur Napoli limanına vardığında, bir kılavuz eşliğinde şehri gezerken o güne değin romantik yazarlardan okuduklarıyla kenti algılayışı, kentin gerçekliğini fark etmesi önünde bir engeldir.

    Dr. Hikmet, İzmir’den vapura bindiğinde üstünde Osmanlı olduğunu açık eden kıyafetler vardır. Vapurdaki batılı yolcuların sırf kıyafeti sebebiyle bile onun varlığından tiksinti duyduklarını düşünecek düzeyde görüntüsünden rahatsızdır. #Pire limanında ilk iş olarak kılık kıyafetini değiştirerek, batılı görünme yolunda ilk adımını atar. Ona kendi görüntüsüyle birlikte vapur halkı da birden değişmiş gelir. Henüz başında da ifade ettiğimiz üzere kahramanımızın, etrafındakilere göre şekil alan yanıyla da böylelikle karşılaşmış oluruz.

    Ertesi gün vapur Fransız sularına girince Doktor Hikmet yüreğinde gurbetten vatanına dönmüşlerin sevincini duyuyordu. Bir çocukluk hatırası olarak okuduğu ilk kitap olan Alexandre Dumas’ın Monte Cristo’sundaki adayı görmek emeliyle kamara arkadaşı olan papazın vaazlarına maruz kalması bir oldu. Böyle abur cubur eserlerle çocukluğunuzu heder etmişsiniz diye başlıyor, sizin memlekette terbiye usulü kökünden ıslaha muhtaçtır ifadeleriyle eleştirinin dozunu arttırıyordu #papaz. Cehennemî bir öfke duysa da Doktor Hikmet gerekli savunmayı yapamıyor ve devam eden diyaloglarda da bize yeterli bilgi birikimine sahip olamamaktan kaynaklı savunma güçsüzlüğünü ve Avrupalılar arasında söz söyleme cesaretsizliğini gösteriyordu.

    “Başta, batı hayranı olan Dr. Hikmet’in Paris’te görüp yaşadıklarından sonra, bakışı değişecektir. Batı insanı için şöyle diyecektir hatta: “Küçücük para ve menfaat işlerinde öyle bir bayağılıkları, öyle bir pespayelikleri vardı ki, insanı insandan tiksindirir.” (s.163)

    Doktor Hikmet’in Paris’teki ilk gün ve gecesi, hayal dünyasında büyüttüğü bir kentin hakikatine çarp çarpa geçti. Bütün sokaklara bir müzenin koridorları, bütün binalara birer sanat eseri nazariyesinde yaklaşıyordu ama yine de beklentisini karşılayan bir büyü içinde değildi. Garip bir şekilde kaçtığı yerlerin özlemini duyma korkusu içerisine girmişti.

    Paris’teki Türklerle bir an evvel tanışmak, bir doktorun maiyetinde ya da herhangi bir hastanede çalışmak gibi emelleri de belli girişimlerle sonuçsuz kalacaktı. Düşüncelerinin bu basamağında Ragıp Bey ile tanışacak ve Ragıp Bey Paris’teki yaşantısında önemli bir yardımcı karakter olarak yer alacaktır.

    #RagıpBey evvela onu otelden çıkarıp uygun bir eve yerleştirir, geçimini ekonomik olarak düzenlemesine yardımcı olacak fikirler verir. Sürgün hayatının en büyük şansı bu adamdır ve kendisini bir cankurtarana sarılmış kazazede gibi hissetmektedir Doktor Hikmet.

    Monsieur Jean Lavaliére, yaşlı bir şair olarak roman kahramanımızın hayatına girer. Arlette ile Albert’in babalarıdır. Dr. Hikmet, İstanbul’daki ailesiyle iletişimini “Lavaliére”lerin adresleri üzerinden yapar. Doktor Hikmet’in hastalığı hâlihazırda karşımıza çıkmamıştır. Çocukluğunun bahsedildiği bölümlerdeki çayda erimiş bilgileri saymazsak eğer.

    Hastalık veremse, adını inceliklerden alıyorsa hele, onu bir aşkla burun buruna geldiğinde okuyucuya sunmak estetize edilmiş bir doğrudur. Doktor Hikmet, Arlette ile, yaşlı şair babasının davetiyle evlerine konuk olduğu ilk gün karşılaşır. Dönüş yolunda #Arlette’nin Doktor Hikmet’e gideceği yere kadar eşlik ederken aralarında geçen ilk diyaloglar, ilişkinin varlık yokluk sürecindeki belirsizliklerinin de başlangıcıydı. Arlette’nin davranışlarındaki rahatlığa mukabil kahramanımızın çekimserliği, Doktor Hikmet’in hep içine konuşuyor oluşu, hikâye boyu hissedilecek ayrıca hikâyeye yön verecektir. Kendi sıkılganlığının haklı cezasını çekerek, kendi içindeki yersiz sorular cevabını bulamayacak ve sahibine ulaşamamış sorgulamalar da bitmeyecektir Doktor Hikmet için.

    Doktor Hikmet, aşkı yıldızlı ve hülyalı bir enginde süzülmek olarak tasvir ettiği muhayyilesinden, gerçek dünyaya indirmekte zorlanıyor, karşısındaki insana beslediği duyguların altını yine aynı insana duyduğu emniyetsizlikle oyuyordu. Evet, aşkın kendisi bir sürgünlük iken, bir de sürgünde bu sürgünlüğe düşmüştü. Kendini karşısındakinde emniyetsiz, savunmasız ama hep şüpheci hissetmesi bu boşluktan bu yurtsuz sığınmadan geliyordu kim bilir. Gözü kapalı bir Avrupa medeniyeti hayranlığından da eş zamanlı olarak sıyrılıyordu. Girdiği sosyal çevrelerdeki insanların bir kalbi, bir ruhu, bir hafızası olup olmadığını merak ediyor, gözlerini bazı şarklı simalara çevirince vicdani bir huzur duyuyordu. Zihnindeki doğu batı çatışmasının insan bazındaki canlı sahneleriydi bunlar.

    Bir gece bir kahvede başka bir adamla Arlette’yi gördükten sonra, Paris’e ilk geldiği günlerdeki yenilgiyi hisseder yüreğinde. “Gene o ne yapacağını bilememezlik, gene o yerini yadırgayan sahipsiz kalmış köpek huysuzluğu iradesini alt üst eder” Candan bir kadının, bir anne ya da bir sevgilinin kalbinin üzerinde hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdi bu gece. Para karşılığında bir kadınla yatmak, idealindeki maşuku bekleyen bir adam için hayatının hezimeti olurdu. Doktor Hikmet bunları düşünürken, bir kadının sokak ortasında birazdan karşısına çıkacağını, beni bu gece başıma gelecek fenalıklardan koru ve istediğin bir yere götür diyeceğini, kadının onu sokağın karanlığına çekerek kendini koruma altına alır gibi bir otele götüreceğini hesaplamamıştı elbette. Hiçbir mesut anısını hatırlamayan bir çocukluktan gelen bu kadın, annesinin dayağından, babasının sarhoşluğundan yakınan hikâyesiyle gözümüze, kulağımıza yabancı gelmiyordu. Doktor Hikmet’in sonrasına uyandığı sabah ise para çantasının ve annesinin sünnet hediyesi olan ve neredeyse bir uzvu kadar kıymetli saatinin kadınla birlikte gittiğini görmesi, onu da okuyucuyu da derinden üzecek hadiselerdi. Garp ülkesindeki garipliği, kimsesizliği, derinine işleyen bir hastalığa dönüşmeye çoktan başlamıştı. Öte yandan, kadından kendisine kötü bir hastalık bulaşmış olabileceğinin endişeleriyle çalkalanmaya da başlamıştı. Ragıp Bey’in beş altı ay evvel ona, sokak orospularının hepsi hastalıklıdır dediğini hatırlayıp bu vehmini büyütüyordu.

    Bu tür hastalıkların hekimlerce belirlenen baş gösterme süresi geçince kahramanımız sanki bir idam cezasından kurtulmuşçasına ferahlık ve hafiflik duydu. Yaşama sevinci, bir korkudan sıyrılarak ona geri dönmüş, kadınlara duyduğu cinsî buhranlarından kurtulmuş, kendini okumaya vermişti. Klasikler, doktrinler pozitivist sosyologlar artık ona uzak değildi ve dimağı doymak üzereydi. Ta ki bir gün “Arlette”ler ile karşılaşıncaya dek onu bile unuttuğunu zannediyordu.

    Doktor Hikmet’in hikâyesine, bir takım fikirsel döngülerin içinde kaldığı, Rus ihtilalciler girer. Kahramanımızın yaşadığı bir diğer çatışma da bu Rus devrimcilerledir. Dr. Hikmet, “#Rusihtilalcileri”nin, batıya, Osmanlı’ya ilişkin bakışlarına katılmaz. Osmanlı’nın kapitalist bir sömürü altında olduğuna yönelik görüşlere kızması dünyada olup bitenleri bilme, anlama noktasındaki eksiğine vardırır bizi.

    Arlette’nin annesi Dr. Hikmet’le kızının yeniden yeşeren münasebetlerinden memnundur. Arlette kahramanımızın evine gidip gelmekte ve Dr.Hikmet’in belirginleşmeye başlayan hastalık günlerinde onunla yakından ilgilenmektedir Doktor Hikmet, 39 derece ateşle yanmaya başladığında bile umursamazdır çünkü Arlette onundur, onun olacaktır. Hastalığı uzasa bile ona bakacağı sözü vermiştir Arlette… Annesinin kızını kahramanımıza yamatmaya çalıştığı yönündeki düşünce Doktor Hikmet’in sanrılarından ibaret olabilecekken o aynı güvensizliği daha sonra Arlette’ye karşı da duyacaktır. Ailenin maddi çıkarlar doğrultusunda kendisine yakınlık gösterdiği düşüncesinden sıyrılamayacaktır. Koyulaşan duyguları bir yandan, ailenin “kaç eviniz var, ailenizin çok mücevherleri var mı, evinizde kaç hizmetçi var” gibi soruları diğer yandan beynine ve ruhuna musallat durumdadır.

    Roman kahramanımızın çocukluğu birçok hastalıkla geçmişti. 13 yaşından beri kendini tam manasıyla toparlayamamış, hep bir iştahsızlık ve zayıflık içinde yaşamıştı. Şimdi hem bir aşkın hem de hakikatinde hayalinin parçalanmış olduğu bir ülkenin gurbetinde yeniden tezahür etmişti. Bedeninin ateşi, içindeki eriyiş birbirini tamamlamış ve Dr Hikmet’i zayıf düşürmüştü. Arlette’nin ailesinin ona Dr.Pienot’u getirdikleri günden beri, kahramanımızın hastalığıyla yakından ilgilenen ve son anına kadar da yanında olacak olan yeni bir karakter hikâyeye girmişti.

    Nöbetleri gün geçtikçe sıklaşıyor, hastalığının adını yüksek sesle kendisine bile söyleyemiyordu. En çok da sevdiği kadının yanında “#verem” kelimesinin telaffuz edilmesinden korkuyordu. Bu tür hastalıklar için halk arasında dolanan söylentiler, hastalığı bin kat fena gösterir nitelikteydi çünkü. Verem olduğunu öğrenince Arlette’nin kendisinden tiksinti duyacağını düşünüyordu ki onun nefretine maruz kalmak, hastalığın kendisinden daha korkunçtu. Dr Hikmet’in annesi veremin elden ele bulaştığı gibi asılsız bir inanca sahipti ve buna mukabil, kahramanımızın aklı fikri Arlette’ye dokunmakla meşguldü ki bunu da bir tür verem nişanesi olarak görüyordu. Dr. Hikmet, kendisiyle ilgilenen doktoruna hastalığının adını sevdiği kadının ailesinin yanında kullanmamasını aksi takdirde kimsesiz kalacağını korkarak rica ediyordu.

    Dr.Pienot’a göre, hastamız, ateşi normalleşir normalleşmez, derhal havası daha temiz, daha kuru bir yere taşınmalı ve uzunca bir dönem orada istirahate çekilmelidir. Elbette ki hastamızın gönlü de aklı da buna razı olmaktan ziyadesiyle uzaktı. Arlette her sabah dokuza doğru geliyor, onun sesiyle uyanan Dr. Hikmet, ona ilacını veren, ateşini ölçen, yastığını düzelten bu ellerin gıdasıyla iyileşiyordu. Öldüğünde de gözlerini aynı ellerin kapayacağı hayaliyle ölümden korkmuyordu.

    “Zaten hastalık onun kalbini, daimi titreyen bir kuru yaprak haline sokmuştu ve bütün sinirleri bir sazın telleri gibi en hafif temas altında bin türlü ah ü zar sesleriyle sızlanıyordu.”(s274)

    Dr. Pienot’un hastamızın Fransa’nın cenubunda bir yere gitmesindeki ısrarı devam ediyordu. “Size açıkça söyleyeyim ki bunsuz iyileşmenizin imkânı yoktur.” diyordu. Üstelik yalnız olması gerektiğini de salık veriyordu. Buna rağmen gideceği gün yaklaşınca Dr. Hikmet, Arlette’ye davetini yapmakta kendine engel olamadı. Genç kız şaşkınlığının ardından çok sevindiğini ve durumu annesiyle paylaşarak geri döneceğini söylemişti ki, cevabı hususunda direkt geri gelen anne Madame Lavaliere oldu.

    Bir takım övgülerin ardından, kızına yapılan bu davetten memnun olduklarını ancak ilişkiye bir isim verme suretiyle dönüşte de evlenme bahsini açarak izin verebileceklerini ekledi. Dr. Hikmet mutluluk ve tiksinti çıkmazına yeniden düştü. Bu ailenin fırsat düşkünü oluşu bilinçaltını yaralamıştı belli ki. Sevincini kör bir duman gibi aynı yaralı hisler kapladı. Bu dostluk ve muhabbet gösterileri onu aileden bütün bütün uzaklaştırıyordu. Son bir aydır yaşadığı ve ona iyi gelen tüm yaşantıları yeniden tahlile başladı. Bu yaşantılar nihai bir hedefe varmak için planlanmıştı ona göre. Hatta bu maceraları birkaç perdelik bir oyun olarak düşünerek de kendini acımasızca acıtıyordu. Bu cehennemî muhakemeler içinde, Arlette ve ailesine haber vermeden günün birinde Doktor Hikmet yalnız başına Provans’da R… köyüne hareket etti.

    Bir müddet sonra aileye adresini bildiren kısa bir mektup yazdığını Arlette’nin cevabından öğreniyoruz. “Hem benden kaçıyor hem bana bağlılığınızdan bahsediyorsunuz, muammanızı çözemedim aşkla şaka olmaz.” diyordu sevilen kadın.

    “Eğer siz benim aşkımı anlamıyorsanız, bu onun garabetinden ve yahut sizin ima ettiğiniz gibi çok gıllıgışlı bir şey olduğundan değil, ancak derinliğindendir. Öyle derin öyle derin ki bir türlü dibini göremiyorsunuz. Ve bu ne karanlık şey diyorsunuz!’’ Bu da Dr.Hikmet’in cevabıydı ve bu aşkın irdelenmesine, okuyucunun da kimden yana olacağına karar veremediği bahse son noktayı Arlette’nin mektubu koyuyordu.

    “Size biraz öfkeyle yazdığım eğer duygularınızdan emin değilseniz beni bu aşktan azad ediniz şeklindeki mektubum için özür dilerim. Beni dilediğinizce sevin lakin sizin dönüşünüzü küçük bir çocuk hasretiyle bekleyen Arlette’niz daima sizin.”

    Doktor Hikmet bu mektup üzerine derhal #Paris’e döner ve hoş bir sürprizle bir kasa şarabı elinde Arlettelerin evindedir. Kendi ailesinden gelen mektubu verirler kahramanımıza. Ailesi zaruret içerisinde kaldıklarını, bazı mülklerini sattıklarını ve ona eskisi kadar maddi destek sunamayacaklarını bu mektup yoluyla bildirmiştir. Kendisi Paris’te bir kıza duyduğu aşkın derdindeyken ailesi batıyor, bir ocak sönüyordur. Bu muhasebe de yeteri kadar içini oyar. Ertesi gün kendi evinde tam da Arlette’ye içini dökecektir ki ev sahibi gelir ve iki aydır ödenmeyen kira sebebiyle onu kapının önüne koyma münakaşalarına girişirler. Bu esnada Arlette sessizce kaybolmuş, belki bu olanlara şahit olmak istememiştir.

    Ve kahramanımızın son günlerini yazmaya yaklaştığımız şu cümlelerde Dr.Hikmet, kendi doktoru olan Pienot’un evinde kimsesiz, hasta bir sığınmacıdır. #DoktorPienot onu, evinden kapı dışarı edildikten sonra kaldığı ucuz otel köşesinden zorla çıkarıp kendi evine götürmüştür. Ölüm korkusuyla yüzleşmeye başladığı bu gecelerde bir yandan Arlatte’yi beklemeye devam etmekte, nöbet nöbet sevdiği kadını sayıklamaktadır. Zavallı kızcağızın zengin bir izdivaç düşlediğini, bu sebeple aylarca zahmete girdiğini, sonunda fiyaskoyla sonuçlanan bu duruma kendisinin sebep olduğunu düşünerek vicdan azabı duymaktadır.

    Zayıflaya zayıflaya âdeta bir ruh hâlini almıştı. Arlette ile yan yana oldukları zamanlarda söylemek isteyip de bir türlü dile dökemediği sözlerini bu nöbetlerde içinden döküyordu. Bu sayıklamalar birkaç gün sürmüştü. Ruhundaki öfke de özlem de dinginliğe ulaşmıştı âdeta.

    “Bugün kendimi iyi hissediyorum.” diye mırıldandı. Karınca ölmeden önce kanatlanırmış derler. Son birkaç saati kaldığını anladı doktoru. Son sözleri “anneciğim” oldu. Bir yabancı ülkede, sürgünün içinde sürgün kalbiyle son kelimesinin manası anlaşılamadı. Doktor Hikmet’in cesedi, toprak parası verilemediğinden, umumi bir mezarlığa defnedildi.

    romankahramanlari replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
SÜRGÜNDE BİR KARINCA* Makale Yazarı: Yasemin Uzun…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now