Dirmit: ŞEHRİN AĞZI
-
Dirmit: ŞEHRİN AĞZI
ŞEHRİN AĞZI*
Makale Yazarı: Sema Aslan
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/ Haziran 2010, 2. sayıda yayımlanmıştır.
Yaylıların sesini duydu önce Dirmit. Dost hayatı yaşadığı adamı terk etmek isteyen bir kadın, orta sehpanın üzerine konan silaha bakıyordu tam o sıra. “Bu iş ancak böyle biter” diyordu adam. “Allah’ın olsun!” Yaylıların tellerine, sanatkârının, darbukanın tam ortasına vurarak çıkardığı düm sesi ve nağmeyi süslediği tek sesi katıldı az sonra. Dirmit, az evvel evlerinin damından şehre saldığı mektubunun kuyruğunu izleyerek bu oynak sesin kaynağını bulmak istedi. Kadın, içinden uzunca bir mektup yazdı silaha bakarken –Dirmit’inki kadar uzun olmasa da mektubunun silahın sahibini bulup onu kollarından kıskıvrak yakalayacağını, sonra da göğsünü sıkı sıkı sarmalayacağını hayal etti. Yaşadıkları hayatın başlangıçtaki ‘#dost’ vurgusunu ne zaman yitirdiğini soracakken tam, Karadeniz’den Orta Anadolu’ya, oradan da Batı’ya göçünü anımsadı. Bu #göçyolunda ona eşlik eden dostluğu istemesinin tek nedeni, adamın belinde silahı, göğsünde onuru dededen kalma bir broş gibi taşıyor olması değil miydi? Böyle bir şeye ihtiyacı vardı yaşamında. Sahiplenilmeye. Kuvvetle sahiplenilmeye. Bir adam, bir ev, bir şehir sahiplenecek olursa kendisini, tamamlanacaktı. Aynen bunu hissediyordu o günlerde. Bilebilecek olsaydı, bir yere ait hissedebilmenin ancak o yere nüfuz etmekle mümkün olacağının bilgisine nail olsaydı, ne bir adam ne bir ev ne de bir şehir dilenirdi yaşamdan.
Tek sesleri bir dantel gibi işlemeyi sürdürdü düm’leri. Dirmit, tüm anlaşılmazlıkla örülü çocukluğunun nihayet sonuna geldiğinde, ona büyük bir kavrayış armağan edildi: Şehri ele geçirebileceğinin bilgisiyle donatıldı küçük aklı. “Şimdi sessizlik vakti” dedi ve şehrin gerek Avrupa yakasında gerek Anadolu yakasında bulabildiği bütün inlerine “Tek yol mutlak #sessizlik!” diye yazıverdi. Düm ve tek o anda ancak bir gerilim yaratmak için tınlıyor olabilirdi; oynak bir ritmin duygusunu aramak boşunaydı; fark etti Dirmit. Şehre nüfuz edeli beri, onu hissedebilir olmuştu. Hissediyordu, bir yerlerde şehirle başı derde girmiş birileri vardı.
Kadın duvarlara çevirmişti bakışını. Limon sarısı duvarlar, bir #limonağacının ferahlığından çok, koyu kirli bir kasvet yaratmıştı içinde hep. Sonra hâlâ sehpanın üzerinde duran silahın o eve nasıl girdiğini hatırlamaya çalıştı. Duvarları yıkmak isteyen adamlar vardı; o adamların bir vakitler kullandığı silahlardan bir tanesiydi evlerinde duran. Emaneten bırakılmıştı kendilerine; dostu silahtan korkan kadını için onu çıkarmıştı belinden. Onun yerine, arabanın fren pedalının hemen önüne yerleştirdiği ‘haydar’ vardı artık –ki haydar, ateşli bir silah değildi, bilek gücü ve kıvraklık gerektiriyordu. Daha adildi ve kullanmayı bilene, ölümden uzak bir nefsi müdafaa hakkı tanıyordu. Silah emaneten duruyordu sehpalarında; bir duvarı yıkmak isteyen bir korkusuz için bulunmuştu bir yerlerden. Şimdi başka, bambaşka bir duvar örüyordu; limon sarısının kasvetinde bir duvar, bir kadın için. “Allah’ın olsun!”
Dirmit o günden sonra hiçbir şeye inanmamaya inandırdı kendini. İnançsızlığa kuvvetle iman etti; imanını ketumluğuyla taçlandırdı ve adım adım şehre aktı. Ayağına geçirdiği ayakkabılar patlayana değin, şehirle başı derde girmiş insanları aradı. Sesi çıkmasın diye elleriyle boğazını kavrayarak yürüdü bazen. Onu biriktirip zamanı geldiğinde salmayı akıl ettiğinden beri en azından bir eli hep boğazının üzerindeydi; diğer eli şehri kavramaya çalışıyordu çoğu kez. Güneş ışığının da sağladığı imkânlarla yönünü bulmayı her defasında başaran Dirmit, #fabrikalar, #tekstilatölyeleri ve dere kenarlarına yaptığı ilk ziyaretleri takriben, evinin damından izlediği geceyi, şehrin gece halini merak etmeye başladı. Bu kez bir yıldız buldu kendine, bir eli boğazının üzerindeyken diğeri hâlâ önünde duruyor –uyurgezer misali, Dirmit pavyonların, kerhanelerin arasında kurtlarla hasbıhal eden içi geçmiş, dışı çürümüş kadınların kaderi olma yolunda ilerliyor korkusuz. Şehre nüfuz edecek, kerhanesine değin. “Sündürdün ulan” diye bağırıyor bir kadın üzerindeki adamı iteklemeye çalışırken; “Açık söyleyeyim, rakıyı bitki çayından daha çok severim,” diyor bir fedai büyük bir laf etmişçesine bir diğerine. Açık açık konuşulacak başka bir şey kalmamış gibi… Dirmit, şehirle konuşması gerektiğini düşünüyor, açık açık.
Kadın, hâlâ cevap vermemiş adama. #Silah hâlâ orta sehpanın üzerinde… “Hadi,” diyor, “bi cigara içelim”. Adamın soluğu tekliyor bu laf üzerine. Silahı kaldırsın mı, kaldırmasın mı? Kadın onu terk edecek mi, etmeyecek mi? Cigara içmişliği var mıydı ki daha önce, yoksa bu ilk mi olacaktı? “Nerden icap etti şimdi?” diye soruyor. “Bilmiyorum, öyle geldi işte aklıma,” diye yanıtlıyor kadın, ama sadece içinden, sadece kendinin duyabileceği bir sesle… Adam birini arıyor, yarım saat sonra kapı vuruluyor; adam kapıyı aralayıp uzatılan küçük paketi teslim alıyor, kapıyı arkadan zincirleyip orta sehpanın karşısındaki koltuğa oturuyor. Cigarayı sarıyor, kadına uzatıyor. Desem mi demesem mi kıvamında bir “Yavaş ol,” diyor. Kadın bir nefes çekip, birkaç saniye bekliyor. Sonra gülmeye başlıyor. #Dalgacı. “Bu muymuş?” diyor, “hiçbir şey olduğu yok!” Adam bozulmuyor bile bu lafa. “Bekle de gör,” diye fısıldıyor yalnızca. Kadın ikinci nefesten sonra beklemeye lüzum bile görmeden üçüncüyü çekiyor. İşte ne olduysa o zaman oluyor. Kolları ve bacakları gövdesinden ayrılıyor. Kadın ağlamaya başlıyor. Yalvarıyor. Kollarını ve bacaklarını istiyor. Adam kadını orta sehpaya teğet, halının üzerine yatırıyor, üstüne de bir kahkaha savuruyor. Kıvranan bu haliyle, bir de tabii üzerindeki leopar desenli tuniğiyle kadın, yaralı bir hayvanı anımsatıyor. Hayvan, “Yalvarıyorum, yardım et bana” diye ağlaya ağlaya kendinden geçiyor. Rüyasında kendisini bir kafatasından ibaret görüyor. Boynundan aşağısı bir duman olup oturuyor salonun ortasına. Sonra bir yay bir tele dokunuyor, o zamana kadar duyulmamış çok hüzünlü bir ses yükseliyor odanın içinde ve kadın, gövde diye boynunun altına kurulan yoğun dumanın bu duygulu ses eşliğinde kıvrandığına tanık oluyor. Dostu, tek elini dertli dertli sağa sola sallarken aynı anda “Allah’ın olsun,” diye mırıldanıyor. Sonrası karanlık.
Dirmit, uzun düşünmelerin sonunda #şehrinağzını aramaya karar verdi; onunla konuşabilmek için önce ağzını bulması gerektiğine aydı çünkü. Şehrin ağzını bulabilmek içinse, ona nüfuz etmiş, dolayısıyla onunla doya doya konuşmuş başkalarını bulmak lazımdı. Peki, o ‘başkaları’ nerede olabilirdi? Şehrin bir ağzı olduğuna göre, bir de kubbesi olmalıydı. Öyle değil mi? Hepimizin ağzının içinde bir kubbe mevcuttu; damak adını verdiğimiz bu kubbe, ses dalgalarının çarpıp güçlendiği akustik bir yapıya sahipti ve bu yapı tıpkı okuduğu kitaplardaki ‘amfiteatr’ fotoğraflarına benziyordu. Şu halde, #kubbeli, #gösterişli ve hatta #sanatsal bir ağız arıyordu. Fabrikalar, tekstil atölyeleri ve dere yataklarıyla, hatta ve hatta pavyonlar, kerhaneler ve turistik tesislerle otoparklar ve kimi çıkmaz sokaklardan derlediği bilgiler ışığında bir isme ulaştı: #DrSchmidt. Son birkaç yıldır İstanbul’da sürdürülen bir kazının başkanlığını yapan, klasik arkeolojinin uluslararası alandaki önemli temsilcilerinden Dr. Schmidt, İstanbul’un göbeğinde büyükçe bir kubbe bulunduğunu açıklamış. Şu halde şehrin bir ağzı var ise, o ağız ancak o kubbenin bulunduğu yerde olabilirdi; #İstanbulungöbeğinde.
Bir #rüyadanuyandı kadın. Bu kez gerçekten uyandı. Yapmak zorunda olduğuna inandığı şeyi, bu kez sahiden yapacağını bilerek uyandı. “Bu adama yem olacağıma, kirli İstanbul’a yem olurum; varsın, çiğnesin ağzında, yutsun beni İstanbul” diyerek, yıllarca hapis tutulduğu evden kaçmaya yeminli uyandı.
… Dirmit, şehrin göbeğini de göbek deliğini de buldu. Meğer zaten insanlar akınlar halinde göbeğe doğru ilerlemeye, göbekte toplaşmaya başlamışlar bir süredir. Hepsi farklı zamanlarda, farklı hikâyelerle donanmış olarak karar vermiş şehirle konuşmaya. Aralarında kimler yok ki… Şehir onlarla konuşacak. “Gelin,” diyecek, “buraya bir çizik atın, kendinizden bir iz bırakın. Ne kadar çok iz bırakırsanız, o kadar çok sizin olur şehir. Ve unutmayın, kimin izi fazlaysa, onun imzası okunur.” Şehir bu konuşmayı yaptıktan sonra kubbesinden kabaracak ve ufuk hattına egemen bir noktadan kendisine bırakılan izlerin şeceresini tutmaya koyulacak.
Sonrası bir #mücadele… Sokaklarda, evlerde, okullarda, fabrikalarda, kürsülerde, yeraltında ve yerüstünde, yaşlı ve genç, kadın ve erkek, söyleyen ve dinleyen, iç ve dış ve daha kim bilir hangi taraflar arasında gelişen bir mücadele. Saflar belirlenir, hatlar belirginleşir. Dirmit, söylemeye gerek var mı bilmiyorum, leopar desenli bir tunik giymiş o kadınla aynı safta, aynı hatta, şehre kendinden bir iz bırakma telaşında.

Sorry, there were no replies found.