Cumhurun Kolektif Bilinçaltı: Zübük

  • Cumhurun Kolektif Bilinçaltı: Zübük

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 15:34

    Cumhurun Kolektif Bilinçaltı: Zübük*

    Makale Yazarı: Prof. Dr Semiramis Yağcıoğlu

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2012, 11. sayıda yayımlanmıştır.

    Aziz Nesin’in Zübük: Kağnı Gölgesindeki İt (1961) adlı romanı, padişahlıktan cumhuriyete, oradan da demokrasiye hızla geçen bir toplumun öyküsünü anlatır. Yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkilerin baş döndürücü bir hızla değiştiği tarihsel dönemde, demokrasinin sunduğu siyasi öznellik konumlarının mantığını, simgesel evrenine henüz yerleştirmeyi başaramamış bir insan topluluğunun bu yeni dizge içinde kendini nasıl temsil etmesi gerektiği bilmecesiyle boğuşmasının acıklı güldürüsüdür. ‘Siyasi iktidarı artık cumhur seçer’ ilkesi bir özgürleşme değil, bir lanet olarak omuzlarına yüklenen bu insanlar, particiliği kaba saba bir biz/siz aidiyetine indirgeyerek yaşar. On bir anlatıcı sesin, Zübükzade ‘İbraam Bey’i’ sırasıyla nasıl belediye başkanı, daha sonra mebus olarak seçtiklerinin öyküsünü, kasabaya yeni gelen öğretmene bir bir anlatmalarından oluşan roman, bir güldürü olmaktan çok trajedidir aslında. Aldatma/aldanma çelişkisi üzerine oturan olaylar zincirinde, kasabalıların başına gelen her şey, tıpkı birer trajedi kahramanı gibi, kendi kişisel kusurlarından kaynaklanır. Avukata karşı belediye başkanını, emekli öğretmene karşı mebus olarak ‘cibilliyetsiz’ olduğunu bildikleri Zübük’ü iktidara taşımalarının sorumluluğu, onlara aittir. Muhalif Kadir Bey’in “Hayır bize kimseler etmedi, biz bize ettik” (s.80) sözleri bu kolektif sorumluluğun acı itirafıdır.

    1950’ler de hâlâ padişahlık döneminden artakalan simgelerin ve bilgilerin yaşamayı sürdürdüğü isimsiz bir ücra Anadolu kasabasında, insanlar neyi nasıl yapacaklarını bilememenin sıkıntısı içinde debelenip dururlar. Validen gelen bir emirle, kasabayı ziyaret etmesi beklenen hükümet erkânını karşılamak için “Cumhuriyet Bayramı töreni” (s.52) gibi bir tören hazırlığına girişen kasaba halkı, top atılması için kaç pare top atılacağına bir türlü karar veremez. “Nereden akıllarında kalmışsa kalmış” (s.59), kırk bir pare top atılmasına karar verirler. Ama buna itiraz gecikmez“ Haşaa olmaz. Kırk bir pare top ancak padişahın tahta çıkışında atılır” bilgisi gelir. Padişahın artık olmadığı hatırlatılınca “Padişah yoksa, Cumhuriyet var. Hem de demokrat bir Cumhuriyet…” (s.59) yanıtı bilgiç bilgiç ortaya konur.

    Yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkileri yönetilenler yararına haklar temelinde düzenleyen bu yeni siyasal düzende, bu durumun neyi ifade ettiğini çözemeyen bu insanlar, haklarını nasıl talep edeceklerini bir türlü kestiremezler. Acıklı olan şudur ki, bu insanlar, kendilerine cumhurun gücünün temsil edildiği yer olduğu söylenen Türkiye Büyük Millet Meclisi ifadesinin neyi simgelediğini bile bilmezler. Neredeyse varlığı bir hayalet mertebesinde olan ‘hükümet’ ise bir türlü kasabaya uğramaz. “[Ö]lü toprağı serpili kasabanın yolları, hükümet arabasının tekeri nasıl olurmuş” (s.80) görmemiş bu ağaç bitmez coğrafyanın insanları, kendilerini savunmasız, yalnız ve terkedilmiş hissederler. Hükümetin gelmesini beklemek hayatlarının merkezine çöreklenmiş temel arzu olarak onları yakar kavurur. Bu arzu, romanın etrafında kurulduğu temel eksiklik (lack) alanına işaret ederek psikanalitik bir okumaya davet eder okuyucuyu.

    Zübük, devletin bıraktığı boşluğu doldurarak onların yarasına merhem olabileceği sanrısını yaratmakta başarılı olur. Komşu kasaba ile yaylanın sahipliği konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık, parasız yatılı okuması istenen oğulun işi, istimlak edilecek dükkânın kurtarılması gibi gündelik yaşamın sorunlarının çözüme kavuşturulması için kasaba halkı Zübük’ten medet umar. İşlerin yürütülmesi için verilecek rüşvet, Ankara’ya gitmenin masraflarını karşılamak için Zübük’ün cebine sıkıştırılan paralar, hediye edilen takım elbiseler, ne yazık ki hep boşa gider. İstenenler yerine gelmez. Her hayal kırıklığından sonra, anlatıcılar ondan öyle nefret ederler ki zaman zaman onu öldürmek için silah kuşanırlar, kendi aralarında çete kurarlar, başarılı olamayınca katillere başvururlar. Ama garip olan şudur ki, böylesine nefret ettikleri Zübük’e hayranlık duymaktan, onun her hareketini gözlemekten kendilerini bir türlü kurtaramazlar. Her seferinde aldatıldıklarını bilerek, daha doğrusu bir kez daha aldanmayı göze alarak, yeniden onun oyuncağı olmaya bile isteye razı olurlar. Kasabaya yeni atanan Almanca öğretmenine anlatılan bu öykülerin tümünün odağında, Zübükzade İbraam Bey vardır. “Bu şaşılası durumu” genç öğretmen arkadaşına yazdığı mektupta “…burada ondan başka hiçbişey yok dersem inan… Burda var olan canlı cansız her şey , ancak Zübükzade‘yle var olabiliyor. Ya da bana öyle geliyor”(s.56) diyerek dile getirir.

    Sıradan bir dolandırıcılık olayının ötesinde olduğunu sezdiğimiz bu çelişkili durumu, yani, anlatıcı seslerin, anlattıkları öykünün odağına oturttukları kişiye karşı hem nefret duyma hem de özdeşleşme ilişkisi kurmalarının ruhsal ve toplumsal mekanizmalarının peşine düşmek gereği, kolayca okunup tüketilen yüzey yapının altında, keşfedilmeyi bekleyen, bir metinsel katmanın varlığına işaret eder.

    Öznenin kişisel ve kültürel var olma biçimlerini belirleyen bir ruhsal mekanizma olarak özdeşleşme, Lacan’a göre kişinin sahip olduğu şey ile sahip olamadığı şey arasındaki bir yarıktan kaynaklanır. Bireysel düzlemde, bu yarılma, kim olduğumuz ve kim olamadığımız, ya da başka bir deyişle, kim olmayı şiddetle arzu ettiğimize dair önemli tutamaklar sunar (Pluth 2007:51). Denizden 1342 kilometre uzakta, 1286 metre yüksekte, İran transit yolunun üstünde bulunan bu çorak coğrafyanın insanlarının tüm ilgisini toplamayı başaran Zübük, kasaba halkının yapamadığı neyi yapmayı başarıyor? sorusunu sormak, bizleri bu insanların kültürel bilinçaltının toplumsal ve varoluşsal temelini oluşturan ruhsal mekanizmaları çözümlememize yardımcı olabilir.

    Zübük’ün eylemlerine baktığımızda onun ‘mış’ gibi yapabildiğini, yeni kurulan düzende, devletin kutsayıcı dokunuşundan mahrum olan bu insanların gözünde, devletin arzusunun nesnesi olduğu yanılsamasını yaratmayı başardığını görebiliriz.

    Zübük, devlet babanın teveccühüne mazhar olduğunu tescil eden göstergeleri sergileyebildiği ölçüde, toplumsal alanı düzenleyen ilişkiler ağında, kendisine itibarlı bir yer edineceğinin farkındadır. “Bir koca Hükümet bu, neden bize adam gönderir? Demek bizi saymışlar …’Kardeşim’ diyor mektupta…’danışmaya’ geliyorum diyor mektup” (s.87). Üstelik mektup hükümetin “damgasını” (s.87) da taşır. Devletin bazı vatandaşları sayıp kollarken, hangi kasabayı da sayıp kollayacağına karar verdiğini, Zübük, kasabalıya anlatmayı ihmal etmez. “Şimdi bize geldikleri duyulursa, ne der öbür kazalar… Vay adam yerine koymayıp bizi çiğnedi de… Değil mi ya…” (s.87). Kasabalılar bu açıklamaya önce pek inanmazlar ama kendileri “itibarlı” olmasa da kasabanın “itibar” kazanacağı umudu öylesine yakıcı bir arzudur ki sözde hükümet erkânının gelmesi beklenirken hayat durur. Nihayet İbraam Bey’in kapısına bir araba geldiğini haber veren çocuk “amanın hükümet geldi” diye parmak şakırdatıp oynamaya başla[r]. (s.91). Anlatıcı Muhalif Kadir Efendi’nin de “adam yerine koyan” devletin dokunuşuna karşı duyduğu özlem öylesine yakıcıdır ki İbraam Bey’e karşı atıp tutmaya hazırlanırken birden kendini aklında hiç olmayan şeyleri söylerken bulur.

    “Bre Hamza Bey, şu temeline tükürdüğüm kasaba kuruldu kurulalı bunca hükümet geçmiş de hangibir ileri gelen hükümet adamı ‘Varıp biyol şuncağız nider, nişler?’ diye kalkıp gelmiş? Ulan biz ne değer bilmez insanlarız… Her nasıl olduysa içimizden bir İbraam Bey çıkmış da hükümeti buyur etmiş. Çekememezlikten onu diri diri yiyeceğiz…” (s.82)

    Ömür boyu devlet tarafından adam yerine konmamanın verdiği acı öylesine derindir ki, bu mutluluğa erişen kişiye duyulan derin hayranlık, kendini reddetmek anlamına gelse de önüne geçilemez bir ruhsal özdeşleşme sürecini tetikler.

    “Ben bu sözleri nasıl dedim hey Allah… Deminden beri ‘Aman bir sözünü esirgemez kişi çıksa da dertleşsek’ diye içimden geçirip dururken, ben nasıl böyle konuştum? De ki içime başka biri girip oturmuş. Konuşan ben değilim de içime giren namussuz… Evet, içime şeytan girmiş.” (s.82)

    Muhalif Kadir Bey’in böylesine dehşete düşerek keşfettiği “şeytan”, devletin arzu edilen nesnesi olmaya karşı tüm benliğini kavuran yakıcı özlemdir. İnsan öznelliğini biçimlendiren en temel duygu Lacan’a göre bu arzudur. Annesinin arzusunun nesnesi olmadığını babanın varlığıyla keşfeden insan yavrusu, babanın yasasına uyarak anne bedeninden kopuşun verdiği boşluk ve eksiklik duygusunu başka arzu alanlarına yönelerek kapatabilir. İnsan yavrusunun biyolojik bir varlıktan insan olmaya evrilmesi, yani kültürel bir özne olmaya giden yolun yapı taşlarından biri, devletin arzusunun nesnesi olduğuna inanmasıyla mümkün olur. Böylelikle, tarihin, kurumların ve devletin alanında filizlenen siyasi öznellik, başkasının arzusunun nesnesi olmak için yanıp tutuşan ruhsal açlığımız ile bize doyum sağlayacağı vaadinde bulunan iktidarın sunduğu sanal dünya arasındaki gerilim alanında yeşerme olanağı bulur (bkz.Swedlow 2010: 104).

    Toplumsal düzlemde özdeşleşme, devlet eliyle gerçekleştirilir. Devlet, ideolojik aygıtları eliyle özdeşleşme mekanizmaları kurarak, ona tabi olmayı kabul edenleri biçimlendirirken, onlara özdeşleşebilecekleri imgeler sunar. Kendimizi bu imgelere benzetebildiğimiz ölçüde toplumsal alanda itibarlı bir konum elde edebileceğimizi öğreniriz. Bu bağlamda siyasi öznellik ‘seçimi cumhur yapar’ ilkesinin arkasında gizlenen sanal zemin üzerinde kurulur. Toplum içinde nasıl giyinebileceğimiz, nasıl konuşacağımız, neyin normal neyin anormal olduğu gibi tanımları ancak “bizim yazmadığımız bir menüden seçip alabileceğimizi” (Friedman 1999:240; aktaran Hall 2004: 82) fark etmeden yaşayıp gideriz. Özne olmak bize eylemlerimizi kendi irademizle gerçekleştirebildiğimiz yanılsamasını yaşatırken, bu durumun, aynı zamanda içinde yer aldığımız dizgenin kurallarına da tabi olmak meselesi olduğunu çoğu zaman unuturuz.

    Devletin sunduğu toplumsal imgeler, kişiye vatandaşlık haklarını kullanabilirliğini meşrulaştıran toplumsal görünülebilirlik alanları sunarken, ‘kendi kendimiz’ gibi olmamızın önüne setler kurar. Mebus seçilen Zübük’ü görmek için Ankara’ya giden kasabalılara kılık kıyafeti düzeltmeleri gerektiğini Aklı Evvel Bedir Hoca hatırlatır: “Bizi bu kılıksızlıkta görürlerse, hakaret ettik diye tevkif etseler yeridir. Ondan ötürü, ilkin kendimize bir çekidüzen verelim, kılığı düzeltelim, Ankaralık bir adam olalım” (s.234) der. Böylelikle toplumsalın içinde takındığımız maske, toplumsal olarak kurgulanan ve öteki tarafından kabul görebilmeyi garanti altına alan bir kimliği temsil ederken, kendimiz olamayız. Thomas Hobbes’dan Hannah Arendt’e kadar felsefi düzlemde tartışılan toplumsal kimlik (persona) ve maskesiz kimlik (person) (bkz. Swedlow 4-5) ruhbilimsel düzlemde karşılığını Carl Gustav Jung’un İmago’sunda, ya da benzer bir biçimde Jacques Lacan’ın ‘ideal İmge’sinde bulur. İşte, Zübük toplumsalın içinde itibarlı olan İmago’yu temsil ederken, aynı zamanda, bu kurgunun altında yatan hayali/sanal zemine de işaret eder. Zübük itibar sahibi (jandarma komutanı, belediye reisi gibi) kişilerle hayali olarak selamlaşır; ortaya konan tiyatronun tek işlevi kendisiyle selam alıp verilen muteber vatandaş olduğu yanılsamasını yaratmaktır. Kendi kendine yazdığı mektupları, paketleri herkesin önünde açar. Karısını, Ankara’da ‘görünmeye’ yakışmadığını ileri sürerek boşamak istediğini belirtir. Diğer taraftan kasaba halkı ise bir türlü bu maskeyi nasıl kullanacağını öğrenememiş süprüntüler olarak Zübük’e hep gereksinim duyarlar. Kasabada hangi tören olsa bu törenin, tören alanında Zübük ‘görünmeden’ yapılamayacağına karar verirler. Zübüklük ve maskesiz kendilik arasındaki yarıktan ise onları sürekli aldanmaya sürükleyen arzu hep tetikte bekler.

    Aziz Nesin, bugün, ancak yapısalcılık–sonrası kimlik kuramlarının sunduğu kavramlar yardımıyla daha kolay anlayabileceğimiz siyasal öznellik konumlarının toplumsal ve ruhsal dinamiklerini, Zübük ve anlatıcı sesler arasındaki gerilimde sunmayı olağanüstü bir isabetle başarır. Zübük’e odaklanmak, bu kasaba halkının ne olamadığını görmemize yardımcı olurken, gözlerimizi Zübük’ten ayırıp onu anlatan seslere odaklanmak, onların ne olduğunu görmemizi sağlar. Bu bağlamda, okuyucunun değerlendirmesi gereken en önemli metinsel veri, on bir anlatıcı sesin, tek bir ses olarak duyulmasıdır. Bu noktada biraz soluk alıp, öyküyü bir anlatıcının anlatmasının, yazınsal metinlerde anlam üretme olanaklarını okuyucuya devretmenin bir aracı olarak, yazarlar tarafından sıkça kullanılan bir yöntem olduğunu hatırlamamız yerinde olabilir. Doğal bir bilişsel tavır olarak, genellikle, anlatıcının anlattıklarına odaklanan okuyucu, çoğu zaman anlatanın kim olduğunu ve neyi nasıl anlattığını unutur. Oysa dilin asla masum olmadığını bize hatırlatan Derrida ve yapısalcı-sonrası dil felsefesinin ortaya koyduğu gibi anlatanın dili, dünyayı nasıl gördüğünü ve değerlendirdiğini şaşmaz bir biçimde ele verir. Anlatıcının diline odaklanmak, okuyucuya, öykünün izleğini, romanın diğer anlam katmanlarından ayırabilmenin olanaklarını sunar.[1]

    Çok sayıda anlatıcının bakış açılarından yararlanan edebiyat örneklerindeki sınırları zorlayan Aziz Nesin, belki de hiç denenmemiş bir biçimde, sayıları on biri bulan anlatıcının gözünden bize romanın baş kahramanı Zübük’ü anlatır. Aziz Nesin neden bu seçimi yapar? Anadolu’nun bu sınır kasabasındaki toplumsal kumaşı dokuyan Tüccardan Emin Efendi, Otelci Satılmış Bey, Kaymakam Katibi Rıza Bey ve Muhalif Kadir Bey gibi nicelerinin bakış açılarının birbirinden ne kadar farklı olduğunu sergilemek mi ister? Romanın ana çatışması bu bakış açılarının farklılığında, benzersiz oluşundan mı kaynaklanır? Bakışlarımızın üzerinde toplandığı Zübük’ü her seferinde başka biri olarak mı görürüz? Hayır! Anlatıcı seslerin hepsine göre Zübük şaşmaz bir biçimde namussuz, hayın, cibilliyetsiz, namert soysuz, edepsiz, dürzü, oyunbazdır. Aziz Nesin, benzersiz bir biçimde, bu bakışların aynılığı üzerinden bir toplumsal çözümlemeye giderek, neden demokrasi denen ve tüm siyasal kimliklere (doğal olarak farklı anlamlandırma ve hakikat rejimlerine) açık bir oluşma alanı olarak idealize ettiğimiz yaşama ve yönetim biçiminin, bu topraklarda sürekli kesintiye uğradığını yüzümüze çarpar. Demos’un sefaleti, dillerinin birbirinden ayrı olmasında değil, aynı olmasında yatar. “Hepsinin de konuşması birbirinin tıpkısı; sanki bir tek kişi konuşuyor” (s.159) der bu düşünce sefaletinin yarattığı travma ile hastalanan Almanca öğretmeni. “Doktorlar anlamadı ama, ben hastayım. Hastalığımı biliyorum. Umutsuzluk, kırgınlık… Ruh çöküntüsü içinde gittikçe kendimden ayrılıp başka bir insan oluyorum” (s.234) diye arkadaşına seslenir.

    Ses kavramına ilişkin olarak Bakhtin (1980), her toplumsal dilin, başka bir toplumsal dilden ayrılabilmesini mümkün kılan şeyin bakış açısı olduğunu vurgular. Bu bakış açısı, o dili konuşanların kolektif değer yargılarını, dünyayı algılama biçimlerini, yani ideolojilerini barındırır. Bir insan topluluğu, içinde birçok toplumsal dili, ya da sesi barındırır. Sesler birbirleriyle konuşarak etkileşirler ve her etkileşim bir ideolojik dönüşümü getirir. Aziz Nesin ise, son derece yaratıcı bir biçimde, Zübük etrafında kenetlenen bu kasaba halkını yiyip bitiren hastalığın kaynağının, konuştuğu dilin tekliğinde yattığını, bir cerrah becerisiyle ortaya koymayı başarır. Lacan vari bir biçimde, bize bireysel ve kültürel olarak öznenin kurucusu olan bu kolektif dilde yuvalanmış olan ideolojik yapıların salt birer düşünsel tasarım değil, somut yapılar olduğunu gözler önüne serer.

    Kasabalının ‘tek bir kişi konuşuyormuş gibi’ çıkan sesi, geçmişlerinden dönüşüme uğramadan taşıdıkları ideolojilerini[2] barındıran temel kaynak olarak çözümlenmesi gereken en önemli metinsel veri olarak değerlendirilmeyi hak eder. Zaten öğretmenin dört mektubundan birini ‘ses’ sorununa ayıran Aziz Nesin, okuyucuyu, bu odaklanmaya neredeyse zorlar. Bir dilsel araç olarak karşılaştırma yapılarına, yani neyin neyle karşılaştırıldığına odaklanmak, bu seste ortaya çıkan en önemli damarı görmemize yarar. Devlet/ hükümet sürekli olarak Zübük ile karşılaştırılır. Bu karşılaştırmalarda ortaya çıkan ortak inanç, devletin güvenilmezliğidir. Aklı Evvel Bedir Hoca arkadaşlarını Zübük’ün çevirdiği dalaverelere karşı uyarırken “şu bize ettiği halis Ankara oyunu” (s.127) der. Allahın Kulu İsmail Efendi de benzer biçimde “Ulan bu hükümetin kendisi atarken bile bile yutuyoruz da, aramızdan çıktı diye Zübükzade’nin atması mı bize ağır geliyor?” (s.130) diye arkadaşlarını tutarsız olmakla suçlar. Tüccardan Emin Efendi ise iktidara duyduğu güvensizliği en ağır biçimde dile getirir. “Yahu, bu bizim Zübük oynağı, tam başbakan olacak soytarı” (s.195) diye yargısını belirtir. Kasabaya gelen sahte Kaymakamın kasabalının çıkarlarını gözeten davranışları ise şaşkınlık yaratır. “Bir hükümet kaymakamı mümkün yok, bu kadar iyi olamaz, halka böyle hoş davranmaz” (s.249) diyen Gedikli İhsan Efendi, toprak dağıtan, pazaryerini parselletip halka dükkânlık yer satan, evlerin çıkmayan tapularını nihayet çıkartan bu kaymakam tipinin ‘gerçek olamayacak kadar’ iyi olduğunu vurgular. Horlanma, haklarının gasp edilişi yaşadıkları düzenin “gerçeğini” oluşturduğu için tersi her davranış, “gerçek dışı” olarak ulamlaştırılır. Bilgiyi değersiz gören bir topluluğun dilidir bu. Ankara’da Başbakan olarak bir “soytarı”nın oturmasını doğal karşılayan bu topluluk, bir emekli öğretmenin kendilerini temsil etmek üzere Büyük Millet Meclisi’ne seçilmesine şiddetle karşı çıkar.

    “Ne yapmış bu adam? Şunca yılın öğretmeni, memlekette gitmedik, gezmedik yer komamış. Sonunda, dönüp dolaşıp baba ocağına gelmiş. Yahu, başını sokacak evi yok… Siz bu adamı şimdik mebusluğa nasıl layık görürsünüz? Bilgiliymiş, bilir edermiş, baba çıksın onun bilgisine. Bize bilgi değil efendi, iş beceren, kotaran, adam gibi adam gerek. Yahu sizin Millet Meclisi dediğiniz yer düşkünler ocağı mı?” (s.200)

    “Adam gibi adam” ulamında yer alamayan emekli öğretmenin aday gösterilmesine karşı ileri sürülen savlar ise bu insanların değer yargılarının niteliğini açığa vurur. Çiftverenoğlu adamlığın tanımını şu savlarla yapar:

    “Bir namuslu tutturmuş gidersiniz… Namuslu olup da ne olacak, bir iş beceremedikten kelli. Varsın çalsın çırpsın da arada ucu kasabamıza dokunsun. Sünepe, uyuntu oturmuş da çalmamış. Ne çıkar efendi? Doğru mu dediğim? İnsan da ağız varsa elbet yiyecek. Adam odur ki, hem yesin hem yedirsin…” (s.200)

    Devletin gölgesinde, sömürebildiğince sömürebilmek mübah olurken, kasaba halkı da Zübük’ün gölgesine sığınarak bu yağmadan pay alabileceği umudunu hep canlı tutar.

    Namuslu olmanın değersiz, hırsız olmanın mübah, olduğu bir değerler sistemini “normalleştiren” bu insan topluluğu, Cumhuriyet idaresinin en yüce mekânı olan Büyük Millet Meclisi’nde kendisini temsil edecek olanı seçerken, kendi ideolojik sefaletini işte böyle kusar. Almanca öğretmenini hasta eden bu ses, aslında ona hiç de yabancı değildir. Kasabalının konuştuğu dil ona babasının dilini hatırlatır. Öğretmen daha da gerilere giderek bu dili Evliya Çelebi’nin diline benzetir. Bu halk topluluğunun arkaik geçmişinden taşıdığı bu fosilleşmiş dilde, onu cumhur mertebesine taşıyabilecek her türlü değerin karşısında duran zübüklük, Jung’un deyimiyle, bir ilksel tip (arketip) olarak kültürel bilinçaltında çağdan çağa taşınır sanki.

    Devletin boş bıraktığı bu tozlu coğrafyada öğretmen de giderek yozlaşır ve bu seslerin girdabında kendi sesini kaybeder. Kasabaya “Çok işler yapmak” için gelen öğretmen, dönüştüren değil dönüşen olur. Cumhuriyetin yücelttiği öğretmen, öğrenmenin değersiz ve işlevsiz olduğu bir ortamda kitap okuyamaz olur. Bununla kalmaz, içki içmeye, kumar oynamaya başlar. Ulaşabilecekleri idealin sınırını Zübüklerin çizdiği bu insanların önüne yeni bir ideal koyamamanın doğurduğu eziklikle kasabayı terk eder.

    Sonuç olarak Zübük: Kağnı Gölgesindeki İt, Cumhuriyetin cumhur yaratma projesinde başarısız olmasının temelinde yatan nedenleri, cumhurun sesinden gözler önüne sererek, bu başarısızlıktaki trajik sorumluluğumuzu bize hatırlatır: “Hayır, bize kimseler etmedi, biz bize ettik.”

    —————–
    [1] Tek anlatıcı sesin öykü evrenini oluşturduğu sayısız yazınsal esere örnek Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanı ile Faulkner’in A Rose For Emily kısa öyküsü gösterilebilir. As I Lay Dying ve The Sound of Fury romanlarında olduğu gibi Faulkner’ın sıkça başvurduğu birden fazla anlatıcı sesin roman evrenindeki olayları anlatması ise okuyucuya daha karmaşık bir görev yükler. Okuyucu çeşitli bakış açıları arasında hangi anlatıcıya güvenmesi gerektiği konusunda bir çatışma yaşar. Roman evreninde olan bitenin niteliği konusunda yaşanan bu karmaşa okuma eyleminden aldığımız hazzı bir kat daha arttırır çünkü okuyucuyu sorun çözme ve karar verme becerilerini kullanmaya zorlar. Anlatıcı sesin her değişmesi, olay örgüsünün yeniden değerlendirilmesini gerekli kılar. Çoklu anlatıcının kullanıldığı unutulmaz bir başka örnek de Kurusowa’nın Rashomon filmidir.

    [2] Bu değerlendirmeyi yaparken, eleştirel söylem çözümlemesinde benimsenen ideoloji tanımının yararlı olacağını düşünüyorum. Bu tanıma göre ideoloji, bir toplumun dünyalarında ne türden nesneler olduğuna (ulamlaştırma); dünyada işlerin nasıl gerçekleştiğine (nedensellik); nesnelere ve süreçlere yüklenen değerlere (genel önermeler ve paradigmalar) dair örtük bilgilere gönderme yapar (Kress 1996:11 aktaran Yagcıoğlu 2002).

    Kaynakça
    • Bakhtin, M. 1940/1980. The Dialogic Imagination: Four Essays. Çev. Caryl Emerson ve Michael Holquist. Austin: University of Texas Press

    • Friedman, L.M. 1999. The Horizontal Society. New Haven, CT: Yale University Press

    • Hall, D. E.2004. Subjectivity: New York: Routledge

    • Kress, G. 1996. ‘Representational Resources and the Production of Subjectivity’ C.R. Caldas- Coulthard ve M. Coulthard (haz) içinde, Texts and Practices: Readings in Critical Discourse Analysis. London: Routledge, 15-32.

    • Nesin, A. 1961/2011. Zübük: Kağnı Gölgesindeki İt. İstanbul: Nesin Yayıncılık.

    • Pluth. E. 2007. Signifiers and Acts New York: State University of New York Press

    • Swedlow, W. C. 2010. Against the Personification of Democracy: A Lacanian Critique of Political Subjectivity. London: The Continuum International Publishing Group Inc.

    • Yağcıoğlu, S. 2002 ‘Eleştirel Söylem Çözümlemesi: Disiplinler Arası Bir Yaklaşım’ S. Yağcıoğlu (haz.) içinde 1990 Sonrası Laik Antilaik Çatışmasında Farklı Söylemler: Disiplinlerarası Bir Yaklaşım. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınlar

     

    #sayı11 #semiramisyağcıoğlu #aziznesin #zübük #ibrahimbey

     

    Zübük Romanının Yazarı, Aziz Nesin Zübük, Zübük Kimin Eseri? Zübük Kitap, Zübük Aziz Nesin, Zübük Romanı, Zübük Yazarı, Zübük Konusu, Aziz Nesin Zübük Oku, Aziz Nesin Zübük Kaç Sayfa?

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Cumhurun Kolektif Bilinçaltı: Zübük* Makale Yazar…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now