Clea Montis: CLEA’NIN PALETİNDEKİ RENKLER
-
Clea Montis: CLEA’NIN PALETİNDEKİ RENKLER
CLEA’NIN PALETİNDEKİ RENKLER*
Makale Yazarı: Şefika G. Kamcez
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ocak/ Mart 2014) 17. sayıda yayımlanmıştır.
“Geçmişin gerçek yüzü hızla kayıp gider. #Geçmiş, ancak göze göründüğü o an, bir daha asla geri gelmemek üzere, bir an için parıldadığında, bir görüntü olarak yakalanabilir.”
Walter Benjamin (Tarih Kavramı Üzerine)Fil meselini bilirsiniz. Hiç fil görmemiş gözü bağlı insanların her biri fili farklı anlatır. Filin kuyruğuna, kulağına, dişlerine göre farklı tanımlar ortaya çıkar. İskenderiye Dörtlüsü işte bu fil meseline benzer biraz. Her ciltte farklı bir pencereden fakat aynı olaylara bakarız. Clea adlı dördüncü ve son ciltte ise anlatıcı #Darley, #ressam Clea’nın ve notları yardımıyla da #Pursewarden’ın olaylara ve kahramanlarımıza bakış açılarını yansıtır.
Yazımı 1960’da tamamlanan Clea’da, Lawrence Durrell #İskenderiye atmosferinde aşkları, sevgilileri, evlilikleriyle insan ilişkilerini, ölümü, yaşamı ve sanatı kısacası çağdaş insanı irdeler. “L-o-v-e (aşk) dört harf, her harf için bir cilt!” (1) derken Durrell, yalnız Clea’yı değil İskenderiye Dörtlüsü’nün her bir cildini aşka adadığını ana temasının aşk olduğunu ifade eder gibidir.
Bu roman da dörtlemenin ilk iki cildinde olduğu gibi bir yalnız gezerin, yazar ve öğretmen Darley’nin ağzından anlatılmaktadır. Bu kez konu ilk üç ciltte rolü pek az olan ressam Clea çevresinde dönmektedir. Dörtlemenin kahramanlarına bu kez Clea’nın gözünden bakarız. Clea bize Pursewarden’ı, #Scobie’yi, #Pombal’ı ve diğerlerini duyduğu ya da tanık olduğu olaylarla, kendi bakış açısıyla tanıtır. Clea karakterine aynı adlı (Clea Badaro) İskenderiyeli bir ressamın ilham verdiği bilinmektedir. Zaten yazar yaşamının bir kısmını İskenderiye’de dışişleri görevlisi olarak geçirmiştir. O yüzden farklı kültürlerin yoğrulduğu bu Akdeniz limanını yakından bilmektedir.
Kitap, anlatıcı Darley’nin savaştan önce terk ettiği İskenderiye’ye yıllar süren bir ayrılıktan sonra geri dönmesiyle açılır. Zira eski dostlarından bir davet mektubu almıştır. Darley “Bir daha dönmemecesine ayrılabilmek, oradan kurtulmak için oraya bir kez daha dönmek zorundaydım” (16) diye açıklar verdiği kararı. Çünkü yaşadığı adada günlerini İskenderiye anılarıyla dolu geçirmiştir.
#İkinciDünyaSavaşı bütün hızıyla sürmektedir. Darley işgal altındaki limana gizlice girer. Dönüşünden kısa süre sonra bir gün sokakta eski arkadaşı ve bu cilde adını veren Clea Montis ile karşılaşır. İki eski dost tekrar bir araya gelirler. Savaş nedeniyle eski dostlarının şuraya buraya dağılmış olması sayesinde Clea’yla daha çok birlikte olma şansı bulur Darley. Fakat bu ilişki dalgalı bir seyir izler. Sarışın güzel bir ressam olan Clea, zaman zaman Darley’i ürküten garip davranışlarda bulunur. Kitabın çarpıcı kahramanlarından #Liza gibi o da falcıların geleceğe ilişkin söylediklerinin etkisindedir. Bir konuda karar vermeden önce fal açtırır. #Fal “bilgi buzulunun suyun altında kalan parçası” (221) gibidir pek çok İskenderiyeli için. Ayrıca #Paracelsus gibi bir simyacının sözleri de Clea için önemlidir. Garip sessizlikleri vardır Clea’nın. Zaman zaman durgunlaşır ya da gözleri dolar. Bir şeylerden korkuyor gibidir. Darley onu böyle zamanlarda anlayamadığını hisseder. Görüşmedikleri dönemde Clea #Suriye’ye gitmiş, orada birine âşık olmuş, istemeyerek bir düşük yapmış ve bundan çok etkilenmiştir. Bu olaydan ne çok yaralandığını şöyle anlatır: ”Yumurtaları çalınmış kırlangıç yuvası gibiydi yüreğim.” (120)
Clea’nın itirafları arasında Naruz’un başına gelen korkunç olayı, Scobie’nin önceden görmesi de vardır. Darley “bu tür budalalıklara inanmaz” Clea’nın fikrine göre. Bütün bu tuhaflıklar İskenderiyelilere olağan gelmektedir oysa. Bu da İskenderiyeli olanlarla Darley ve Batılılar arasında belirgin bir zihinsel fark olduğuna işaret eder. “Karanlık güçlerin varlığı konusunda üstelemekte ve ben nasıl birtakım şeylere mikroskopla bakıyorsam, birtakım insanların da kristal küreyi öyle okuduklarını ileri sürmekte haklısın” (221) der yine bir İskenderiyeli olan #Balthazar kahramanımız, Clea’ya. Nitekim Clea ile Darley’nin ilişkilerindeki dalgalanmalar ikiliyi giderek sonu belirsiz ayrılıklara götürecektir.
Kitabın önemli bir bölümü de Pursewarden’ın günlüğüne (Clea’nın Darley’ye ilettiği günlük) ayrılmıştır. Böylece Pursewarden karakterini bu kez kendi ağzından dinleriz. Başkalarının onun hakkında düşündükleri kendi yazdıklarıyla tamamlanır. Pursewarden kendi satırlarında çok farklı bir yüzle karşımıza çıkar; hiç de Darley’nin düşündüğü gibi biri değildir aslında. Sivri dilli bir yazar olan Pursewarden günlüğünde Darley’ye bir tür küçümsemeyle “kardeşim eşek” şeklinde hitap eder ve onun edebiyat anlayışıyla yazarlık yeteneğine takılır: “Kardeşim Eşek’se tutmuş kendisini bir at gibi kaç kez sırtından atmış olan yeni yazdığı kitap üzerine söylev çekiyor” (138) Günlükte Pursewarden’ın Darley dışında sanat, edebiyat ve başta İngilizler olmak üzere çeşitli yazarlar (Wordsworth, Trollope, Longfellow, Eliot vd.) üzerine düşünceleri ve aforizmaları vardır. Pursewarden aracılığıyla Durrell 20. yy ortalarındaki İngiliz edebiyatıyla ilgili nahoş duygularını açığa vurur; o dönemdeki yeniliğe kapalılığı eleştirir: “Olur da bir sanat yapıtı Manş’ın öte yakasına geçerse, kılığının uygun olmadığı gerekçesiyle Dover’den geri gönderilir!” (137) Ayrıca Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü’nü neden yazdığına ilişkin fikirlerini de yine Pursewarden’ın günlüğünden öğreniriz. Dolayısıyla hem günlük hem de Darley’nin zihninden geçenler itibariyle, bir tür kendi hakkında düşünen bir roman yani bir “#metaroman” söz konusudur. Bilindiği gibi çağdaş edebiyatın başlıca özelliklerinden biridir “meta fiction” (#üstkurmaca) özelliği. Zaten bu romanda Pursewarden ve Darley dışında başka yazarlar da (Balthazar, Arnauti) yer almaktadır.
Clea, her anlamda bir İskenderiye romanıdır aslında. Arka planda kitabın yazarı Lawrence Durrell’ın bir dönem tam bir yalnız gezer gibi yaşadığı İskenderiye’nin yürek atışlarını duyarız. Bir iki bölüm hariç… Bu bir iki bölüm ise cennetten bir köşeyi andıran bir Yunan adasında geçer ki bu sakin Akdeniz adası savaş yıllarının İskenderiye’siyle tam bir tezat içindedir. Binbir milletin, dilin ve dinin kaynaştığı İskenderiye şehri bu romana bir fon oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda romanın genel havası ve karakterler üzerinde önemlice bir etkisi de vardır.
Yazar İskenderiye’deki atmosfere sık sık değinir roman boyunca. Şehirde adeta oksijen giderek azalmakta, insanların kanları yavaş yavaş zehirlenmektedir. İnsanlık tarihinin belli başlı duraklarından ve Eski Çağın en önemli kültür merkezlerinden biri olmuş İskenderiye şehri bir tür karanlığa gömülmüş gibidir. Şehir Fransızlar tarafından işgal edilmiştir. İtalyanlar ise şehri ele geçirmek amacıyla her gün bomba yağdırmaktadır. “Savaş yangılı bir uyuza yakalanmış köpek gibi” limanı kaşıyıp durmakta, soluk almak güçleşmektedir. Neyse ki sıcak savaş şehrin sadece liman bölgesindedir. Zaten dünyanın her yanında insanlar ölmekte, şehirler yıkılmaktadır. Sağ kalanlar da umutsuzluk içindedir. Dolayısıyla karamsar bir hava hissedilir kitap boyunca.
Çok eski tarihiyle, gizemci gelenekleriyle, mistik atmosferi, Kleopatra’sı, Nefertiti’si, Büyük İskender’iyle, Arap, Kıpti, Yahudi, Yunan, Türk halklarıyla, ırklar, dinler ve mezhepler mozaiği olan bu şehrin insanların üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Adeta karakterleri belirleyen ana unsurlardan biridir bu şehir. #Kavafis’in “yeni yerler bulamazsın/ yeni denizler bulamazsın/ gelir ardın sıra şehir” dizelerinin yer aldığı ünlü şiirinin ilk çevirmenlerden birinin Durrell olması da belki şehirlerin onun için önemini vurgulaması açısından önemlidir.
Kitapta yaşam ve sanat üzerine düşüncelere sıkça yer verilir. Sanat ve hayat ilişkisine de ilginç bir bakış açısı söz konusudur. Darley’e göre yapıntı olan, yazılanlar değil yaşamın ta kendisidir: “Gerçek yapıntı ne Arnauty’nin satırlarındaydı ne Pursewarden’ın. Hatta ne de benim. Yapıntı olan şey yaşamın kendisiydi.” (193) Yanılsama ve gerçeklik üzerine dikkat çekici satırlardır bunlar… Darley Arnauty ve Pursewarden’ın satırlarından öylesine derinden etkilenir ki yazılanları yaşamın kendinden daha gerçek bulur. Gerçek hayatta elinden kaçırdıklarını –gerçeği- bu satırlar aracılığıyla yakalar. Sanatın gücüne karşılık gerçeğin ele geçirilemezliğidir söz konusu olan. Gerçeği ele geçiremezsiniz. Bu yüzden de dörtlemenin her bir cildinde yazar gerçeği farklı bakış açılarından verip, biraz olsun doğruya yaklaşmaya çalışmıştır. Zaten gerçek hayat denilen şey savaş içindeki bir kentte yokla var arası bir şeydir. Her şey her an insanların ellerinden kayıp gidebilmektedir.
Aslına bakılırsa bu tür bir gerçeklik algısına, içinde bulunulan acımasız savaş koşulları da katkıda bulunmaktadır. Clea ile Darley aşkla ölümü yan yana koymaktadır. Öyle ki hava saldırısında bile sığınağa inmemektedirler. Öleceksek hiç olmazsa #sığınakta ölmeyelim diyerek… Savaşa karşı kayıtsızlıktan çok, “dış dünyanın hoyrat gerçeğini unutma, dışarıdaki kasırgaya meydan okuma” isteğidir bu aslında. (106) Belki de Darley’nin ve kitapta adı geçen öteki “#yazar” karakterlerin neden yazdıkları ve Clea’nın neden resim yaptığı sorusunun cevabı bir anlamda bu anlayışta gizlidir. Yazıp çizmektedirler çünkü dışarıdaki “yapıntı” dünyayı unutmak, onu alt etmek istemektedirler.
Darley bir yazar olarak roman boyunca bir tıkanmışlık içindedir. Hata yapmama hastalığı nedeniyle bir türlü kitabını yazmaya başlayamamıştır. Bu nedenle Clea Darley’i mükemmeliyetçilikle suçlar. Pursewarden’ın notlarında Darley’i zalimce eleştirmesinin nedeni de budur Clea’ya göre. Elbette kusur olacaktır çünkü “Gerçeklikle insansal doğru arasında herhangi bir benzerlik olduğunu sanmıyorum ” der Clea. Demek ki #kusursuzluk olanaksızdır. Bu bağlamda Pursewarden’ı en iyi kendisinin anladığını düşünmektedir Clea. “Pursewarden yaşarken onu kendi benliği için sevmiş olan tek kişi benim galiba” (116) diye açıklar bunu. İkisi aynı fikirleri paylaşırlar; “dalga boyları” uyuşmaktadır. Hatta Darley hakkındaki düşünceleri de ortaktır.
Pursewarden’ın yazılarını Darley de kendininkilere yeğ tutmaktadır. Nitekim “İmgeme savurduğu zehirli kırbaçları haksız bulmadım,” der #KardeşimEşek’i okuduktan sonra. Pursewarden’ı gözlemlerinde haklı bulur. Hiç incinmemiştir onun yazdıklarından. Dahası Pursewarden’ın yazdıklarını okuyunca onu yanlış anladığına karar vermiştir. “Salt haset ya da bilinçsiz kıskançlık yüzünden kendime eleştirilecek bir Pursewarden yaratmıştım. Orada bütün yazdıklarımda onu kendi güçsüzlüklerimle suçluyordum,” (192) diyerek özeleştiri yapar.
#Simyacı Paracelcus’un fikirleri ve çeşitli fallar yoluyla kehanetlerde bulunan karakterlerle dolu bu romanda, Kabala gibi gizemci öğretiler de Yahudi kahramanlar yoluyla konuya dâhil olur. Boş inanlarla ilgili bir de traji-komik öykü vardır kitapta. Eski bir tanıdıkları (Scobie) ölümünden sonra, yerli halkın gözünde aziz mertebesine ulaşmıştır. Buna yol açan ise kendiliğinden yıkılan bir duvardır. Üstelik adam dindar bile değildir. Zamanında gemicilik yapmış bir polistir. Kadın kıyafetiyle yakalandığı İngiliz piyadeleri tarafından dövülerek öldürülmüştür. “Çocuksuzlara doğurganlık bağışlaması için başvurulan şey şu bizim Scobie’nin banyo küvetiydi- bez parçalarının sayısına bakılırsa başarılıydı da.” (90) Oysa Scobie sağlığında bu küveti sahte viski yapımında kullanmıştır.
Kitapta bu tür dönüşümlere başka karakterlerde de rastlarız. Bunlardan biri de beceriksiz biriyken cepheye gidip savaşı gördükten sonra bambaşka bir kahramana dönüşen #gazeteci Keats’dir. #Keats gazeteci gidip yazar dönmüştür savaştan. Savaşın kendisini adam ettiğini söyler. “Yaşam ancak ölümü yanlarına alanlar için boş değildir.” (200) Ölüm gerçeğiyle yüzleşmek insanları olgunlaştırmakta, gerçeğe yaklaştırmaktadır ona göre.
Trajedi ile ironinin iç içe geçtiği bir başka yer de çocuk genelevidir. Çocuk genelevinin duvarları çocukların el izleriyle doludur. “Sıvalar çoğu yerde dökülmüştü; duvarların tek süsü gelişigüzel yayılmış küçük mavi el izleriydi.” (161) Mısır inanışına göre çocuk el izlerinin duvarlarda olması bulunduğu yere uğur getirir. Oysa genelevin trajedisi bitecek gibi değildir.
Yukarıda bu kitabın ana temasının #aşk olduğundan söz etmiştik. Kitapta işaret edildiği şekliyle “Öznenin bilgisi ya da isteği dışında canının istediği yöne yuvarlanan kanser türü bir büyümedir (aşk).” (114) Aşkın (ve cinselliğin) ne yöne gideceğini bilmek olanaksızdır. Bu yüzden de hiç beklenmedik aşk ilişkileri ortaya çıkar. Budala dediği birine sırılsıklam âşık bir doktordan söz edilir örneğin. Söz konusu kişi Doktor Amaril’dir ve Semira ile evlenecektir. Semira hafifçe bön biri olarak tanımlanır romanda. Fazlaca uzmanlık gerektirecek bir işi yapamayacağı düşünüldüğü için oyuncak bebek yapımı konusunda eğitilir. “ ‘Çok sevdiğin, gerçekten budala bir kadını elinde tutabilmenin yolu bu,’ diyor #Amaril. ‘Ona kendisinin yapacağı bir şey bulmak.’” (100) #Doktor Amaril’in yaptığı bir bakıma Pygmalionculuktur. Çünkü estetik cerrahi operasyonuyla karısına bir de burun yapmıştır.
Kör bir kadın olan Liza ile büyükelçi Mountolive’in aşkı ise bir falcının söylediklerine dayanır. Yıllar önce bir falcı Liza’ya Mountolive’i tarif edip onu beklemesini söylemiştir. İlk karşılaşmalarında falcının söylediği kişiyle karşı karşıya olduğunu anlar Liza. Sesinden tanıdığı kişinin gerçekten beklediği prens olup olmadı- ğını anlamak için soğuk parmaklarıyla yüzüne dokunur. Böylece aralarında bir aşk doğar. İlginç olan Mountolive’in de aynı anda yıldırım aşkına tutulmasıdır.
Bu garip aşk ilişkilerinden birini de Pombal yaşar. Pombal resmi bir yemek yüzünden gecikince “sımsı- cak, koyu renkli bir kadın olan” sevgilisi Fosca üzüntüsünden hasta olur. Pombal’a göre Fosca bir melektir ama çevre için onlar birbirine uygun bir çift değildir. Aslında Fosca başka biriyle evlidir. Savaşta esir düşen kocasından hamiledir üstelik.
“Durrell’ın bu eseriyle biçimsel açıdan da önemli bir yenilik yaptığı besbellidir. Yazar bu amacını yine bir yazar olan kahramanı Pursewarden aracılığıyla şöyle dile getirir: “Özgün diyemeyeceğim ama çağcıl olmak istiyorduysan dört iskambil kâğıdıyla yapılabilecek bir oyunu romanda denemeliydin; örneğin dört öykünün içinden ortak bir eksen geçirip her birini göğün dört rüzgârından birine adamalıydın. Yeniden bulunmuş zamanın değil kurtarılmış zamanın somut örneği olan, gerçekten bir sürem. (2) Mekân yayının kendisi sana üç boyutlu bir öyküleme olanağı verdiği gibi bir süremin içinden bakılan insan kişiliği belki de prizmasal bir görünüm alırdı.” (147)
Bu sözleriyle yazar, 20. yüzyıl biliminin en önemli adlarından #Einstein’ın izafiyet teorisine bir selam çakar gibidir. Eğer karakterler birer prizmaysa öteki ciltlerde olduğu gibi bu ciltte de prizmaya farklı açıdan bir ışık gönderilmiş, ışık prizmayı yine farklı bir açıyla kırılarak terk etmiştir. Bu yüzden gördüğümüz şey de farklı olacaktır. Ancak yazar #Proust gibi #Bergsoncu bir “süre” kavramından hareket etmediğini, kendi mekânzaman anlayışının daha farklı olduğunu söylemeyi de ihmal etmez. Onun peşinde olduğu Proust gibi “yeniden bulunmuş zaman” değil, “kurtarılmış zaman”dır. Bunu da zamanı bir süre “durdurup” dördüncü ciltte yeniden akmaya bırakarak yapar. İlk üç ciltte enine boyuna genişletilerek işlenen ve kronolojik bir sıraya sokulmayıp mekâna yayılan olaylar, Clea’da bir dizi halinde akmaya başlar. Bir #filmşeridi halinde zaman boyutunda ilerleyen bu kitapta Darley daha önceki kitaplarda yer alan karakterlerin kimileriyle tekrar karşılaşır, kimilerinin ise öykülerinin geri kalanını ya da yeni yönlerini dinler. Böylelikle onları Bir anlamda başa dönülmüş, aradaki boşluklar doldurulmuş, böylece anlatı çemberi kapanmıştır.
Geçmiş tümüyle yok olup gitmeden önce bir kez daha yakalamak, düzenlemek, ona notlar düşmek ve geçmişi sözcüklerle mumyalamak amacıyla İskenderiye’ye geri dönmüştür Darley. Bunu başarabileceğinden pek emin değildir. Çünkü tam mumyaladığını sandığı sırada yeni bilgilerin açığa çıkmasıyla bir çiçek dürbünü gibi her şey önce darmadağın olup sonra yepyeni biçimler almaktadır.
“Neşelerini iplik gibi uzatan, parlak renkli taç yaprakları benzeri saçılmış hız tekneleri” (223) ya da “…ardımız sıra bir kuyrukluyıldızın saçı gibi taranan, dağılan, yeniden toparlanan dümen suyu…gökyüzüne badem çiçekleri sıklığında saçılmış yıldızlar…” (26) gibi zevkle okunan bir şiirsel söylemle dolu bu romanın aşk, sanat, ölüm ve cinsellik gibi anlatı katmanları sayfalar ilerledikçe okurun önünde birer birer açılır. Prizmadan geçen ışıklar değiştikçe yeni görünümler belirir. Bu yüzden sık sık acaba tanıdıklarımızı, bildiklerimizi gerçekten tanıyor, biliyor muyuz sorusunu sordurur.
Biçimsel özellikleriyle ve içeriğiyle yenilikçi ve çok boyutlu bu romanın bütün bu yönlerinin bir bütünlük içinde anlaşılabilmesi için elbette dörtlünün diğer romanlarıyla birlikte okunması gerekir.
Tüm okumaların dünyayı seyreylediğimiz dar pencereyi genişletme cesareti vermesi dileğiyle…
NOTLAR:
1) Lawrence Durrell, “Clea”, Çev: Ülker İnce, Can Yayınları, 4. Baskı, 2005, s.143
2) Sürem: Boyutları zaman ve uzay olan evren.(L. Durrell)
Sorry, there were no replies found.