CEVDET BEY VE DUYGUSUZ OĞULLARI
-
CEVDET BEY VE DUYGUSUZ OĞULLARI
CEVDET BEY VE DUYGUSUZ OĞULLARI*
Makale Yazarı: Feryal Tilmaç
*Bu makale Roman kahramanları 1. sayıda (Ocak/Mart 2010) yayımlanmıştır.
Cevdet Bey. 1982 yılına kadar neden bizim de bir Thomas Buddenbrook’umuz yok diye dövünenlerin yüreğine su serpen #CevdetBey. Doğu batı ikilemini, ağırlığını kararlı bir şekilde ikincisinden yana koyarak kendi bildiğince aşmış Cevdet Bey. #Doğuluolmak demenin kesinlikle neşesiz, dahası olabildiğince hüzünlü olmak demek olduğunu sezip, bundan sıyrılmayı ilke edinmiş bilge roman kahramanı Cevdet Bey. Fransızca ders kitabında gördüğü Fransız ailesine benzeyen bir aile kurmayı, hayatının amacı haline getirmiş bir garip, bir #naif Cevdet Bey.
Kızının piyano çalmasından pek hoşnut olmasına karşın, mümkünse çaldığı parçaları dinlememeyi tercih eden, önemini kavradığı klasik batı müziğini gerçekte bir türlü sevemediğini kendine olsun itiraf edecek kadar dürüst Cevdet Bey. #Yenibenlik tasarısıyla örtüşmediği için #Haseki’deki eski akrabalarıyla bağını en soğukkanlı bir şekilde kopartan hedef yönelimli Cevdet Bey. Henüz bekâr bir adamken kurduğu şirketine Cevdet Bey ve Oğulları adını verecek kadar öngörülü Cevdet Bey. Her nasılsa evdeki hesabı her seferinde çarşıya uydurabilecek denli şanslı Cevdet Bey. Nereden tutmalı onu anlatmaya başlamak için?
Atalarımız demiş ya, kaşığı yapmasına herkes yapar da önemli olan sapını ortalayabilmek. İşte Cevdet Bey bir tasarı olarak önüne koyduğu hayatını hiçbir kırılma yaşamadan gerçekleştirebilenlerdendir; sapı dosdoğru ortalayan, yerli yerine tereddütsüz oturtanlardan. Bir hayat tamamıyla sona ermeden onun mutlu ya da mutsuz bir hayat olduğu konusunda yargıya varamayız diye okumuştum bir yerde. Cevdet Bey’in cenaze törenine bakınca anlıyoruz onunkinin kendi meşrebince mutlu, amacına ulaşmış bir tasarı, tamlanmış bir hayat olduğunu.
Her insanın #cenazetöreni hüzünlü ve bulanık bir biyografidir aslında; korkularımızdan arınıp, kendimizin ve sevdiklerimizin ölümüne önağıt yakmayı bir kenara bırakıp da okumaya çalıştığımızda. Sosyal hayatın -varsatırmanılmış tüm basamaklarını, zaman içinde değişen çevreleri, unutulmak istenen geçmişi, yaşarken huzursuzluk verdiğinden bir kenara atılmış, yeni yeni milatlarla yeniden kurulabileceği sanılmış bireysel tarihleri bir bir gözler önüne serer. Sonradan edinilen ya da zaman içinde unutulan alışkanlıkları, zevkleri, fırlayan ya da düşen hayat standardını çoğun hiçe sayar cenaze törenleri; yarın yoktur ya artık, dünü bugünü eşitler o da, düzayaklaştırır hayatın tüm evrelerini. Bir deyime birleştiricidir, tüm ailenin ve hayat boyu edinilmiş ahbapların, arkadaşların temsili küçük gruplarla içinde yer aldığı bir kolaj. Kimileyin yürek sızlatacak denli küçük ve sade, kimileyin de bir gösteriyle karışacak denli devasa ve karmaşık; ama artık başka bir olasılığın olmadığını vurgulayan doğası gereği hep kederli.
İşte o gün #TeşvikiyeCamii’n avlusunda yaşananlara şöylece bakmak da Cevdet Bey hakkında çok şey söyler bize aslında. Kadınları başörtülü, şehrin dış mahallelerinden gelmiş mütevazı akrabalar, sınıf atlamada bir basamak olarak görülüp seçilmiş, zamanı gelince eşinin ölümünü de öğretildiği gibi vakarla karşılayan “asil ve görgülü” bir eş, #batılı bir aile olabilmek hevesiyle yetiştirilmiş pek duygusuz evlatlar -bana mı öyle geldi acaba? Doğrusu bir babanın ölümünün bu denli olağan karşılanması şaşırtıcı, yanmasız bu denli!-, iş çevresinden dostlar, çalışanları… Tüm sınıfların, yaşam biçimlerinin, dünya görüşlerinin temsil edildiği bir sosyal tablodur Cevdet Bey’in cenaze töreni; bir doğulu olarak doğup, hayat boyu odak kaybetmeden çabalayarak bir batılı olarak ölmeyi başardığının resmi. En azından batılıdan kendisi ne anlıyorsa! Hayatta ne olmak istiyor, ne için çabalıyorsak, bunu istediğimiz kişi olarak ölebilmek için yapıyoruz görünüşe bakılırsa. En azından Cevdet Bey’in hayatı bunu düşündürüyor; gerçek tutkulardan öylesine arınmış. Zengin bir adam olarak ölmek, ünlü bir sinema oyuncusu olarak ölmek, yaşından genç görünen bir kadın olarak ölmek… İstediğimiz, hayal ettiğimiz kişi olarak ölebilmek uğruna bunca çaba, hırpalanış…
Sevimli, insanı gülümseten tarafları da yok değil Cevdet Bey’in. #SerkldoryanKulübü’nde yediği öğlen yemeklerine aşırı anlam yüklemesi örneğin; orada olduğunun fark edilmesi ihtimali ile bile içinde baharlar açması, özlemini çektiği sosyal sınıfa dâhil olduğu yanılsaması yaratan selâmlaşmalardan fazlasıyla hoşnut kalması, menüde yer alan yemeklerin içinde artık bilip, tanıyıp sevdiği yemekler bulunduğu için kendinden duyduğu memnuniyet, yemeklerin hepsini tadıp tanımak için her sefer risk alarak daha önce tatmadığı bir yemeği ya da tatlıyı sipariş etmesi, üstelik bunu yaparken tüm cesaretini toplaması, sahiden okurken içine dokunuyor insanın. Bugünün İstanbul’una, Cevdet Bey’in dâhil olmayı arzuladığı sınıfın sosyal hayatına ve onun insanlarına bakınca, aslında pek az şeyin değiştiğini görüyoruz. “Herkes” denilen kitlenin rağbet ettiği yerde, yani “orada” olmak, görünmek, bugünün teknik koşullarında orada bulunuşunu gazete ya da televizyon yoluyla belgeletmek, bundan Nirvana’ya ulaşmış gibi huşu duymak…
Örnekler sonsuzca çoğaltılabilir; Türk burjuvazisinin Cevdet Bey’den bu yana bir arpa boyu yol alamamış bilindik hâlleri. Yol almaktan vazgeçtik, olduğu yerde saysaymış bile daha iyiymiş diyeceği geliyor insanın, sürgit yozlaşmayı, azalmayı, kültürel, zihinsel erozyonu gördükçe. Ağırbaşlılığın, hüznün, kederin, yeisin doğuya has hissedişler, davranışlar olduğunu düşünmüştür Cevdet Bey; ama batılılığı da hiçbir zaman densiz bir soysuzlaşma ile eş tutmamıştır doğrusu. Bizler bugün insanlığımızdan utanıyoruz medyada magazin kontenjanından sunulan cemiyet hayatını izledikçe. Güdümlü füzeler gibi trend canavarının parmağının işaret ettiği yöne akmayı, ne buyrulursa onu giymeyi, takmayı, sürmeyi, yemeyi, içmeyi ve hatta düşünmeyi ve onu ve bunu ve türlü şaklabanlığı modernlik sanan, dönemin ruhu gereği bulandığı muhafazakârlık sosu da işin içine girince şahlıktan şahbazlığa yükselen yeni nesil kent soylularımız, Cevdet Bey gibi bir dönüşüm geçirmeyi bile başaramadan ölecekler korkarım ki; kendilerini (nedense?) beğene beğene ya da düpedüz bu (mesnetsiz!) kendini beğenmişlikten. #bilgeromankahramanı

Sorry, there were no replies found.