CEMAL SÜREYA’NIN ARDINA TAKILMAMAK: GÖÇEBE’LİĞE SOYUNMAK
-
CEMAL SÜREYA’NIN ARDINA TAKILMAMAK: GÖÇEBE’LİĞE SOYUNMAK
“CEMAL SÜREYA”NIN ARDINA TAKILMAMAK,
“GÖÇEBE”LİĞE SOYUNMAK*Makale Yazarı: Sevda Müjgan Yüksel
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim / Aralık 2012, 12. sayıda yayımlanmıştır.
1.
Kargapazarı dağları nerededir, hiçbir bilgim yok. Hatta bana sorarsanız (Artık sormasanız da ben yanıtlayacağım.) bir dağa kargaların satıldığı bir pazarı çağrıştıran bir ad vermek, dağlara büyük haksızlıktır!Kargalardan hoşlananlar olabilir. Dünyada her şey olası. Bu iyidir.
Ben yatak odamın penceresinin açıldığı ağacın dallarına yuva yapan o kargadan sonra kargalardan ürker oldum. Pencereden dışarıya her baktığımda gözüme çarpan o yuva. #Yuva kavramının çağrışımları. Yuvamız… Güven verici. #Sıcacık. Ben o #karga yuvası gözüme her çarptığında onu dağıtmaya duran bir kadınla karşılaştım. Ürktüm. Kargalar kinciydi. Unutmazdı. Yuvasını dağıttığım karga ardımı hiç bırakmayacaktı. Ürktüm. Kendimden de. Kargalardan da. Bu durumda #KargapazarıDağları’nı dolanan bir otobüse binmem pek olası değildi; ama dünyada her şey olasıydı.
“Atikali, Atikali!” diye bağıran şoförü anımsadım. Öyle Bir Hikâye’nin kahramanı soruyordu: “Gider miyim #Atikali’ye gecenin bu saatinde, giderim. Atladım şoförün yanına.” (Abasıyanık 1982: 9) “Benöyküsel anlatıcıyı yazarla karıştırmamak gerekir.” (Kıran 2011: 132-133) biçiminde uyarılarla karşılaşmamak için Öyle Bir Hikâye’nin kahramanı dedim. Yoksa Sait Faik işte! Siz bana sorun! Kim bilir kaç kez onunla ben de atladım şoförün yanına. Birlikte gittik Atikali’ye. Yoksa ben Atikali’yi ne bilirim? Gecenin bir yerinde bilmediği yerlere gidecek kadar cesaretli bir kadın da hiç olamadığıma göre… Atikali’ye gitmem, beklenemez. Ama dünyada her şey olasıydı. #SaitFaik sevgilimdi. Bu da olasıydı; ama belki bundan sonra olmayacaktır. Sait Faik’in öldüğü yaşa geldiğimde… Az kaldı. Onunla birlikte ölmem gerek. Sonrasını bilmiyorum. Belki sonrasında #sevgilim değil de #dostum olur. Aşk el ayak çekince hayatımızdan dostluklarla avunuruz.
Kargapazarı Dağları’nı dolaşan bu yaşlı ve öfkeli otobüse binmeliyim. Ben de Sait Faik gibi “Dolaşır mıyım Kargapazarı yollarını?” deyip atlamalıyım otobüse.
Baki Asiltürk hocam, öyle istedi: “Şu şiir arayıcısının, şu esrik kişinin ardına takılacaksın.” dedi. “Göçebeliğe soyunacaksın.”
Ben şairleri sevmem. Bu durumda Cemal Süreya’yı da sevmediğim için ardına takılmayı istemem zor.
Herkese, her şeyi söyleyemezsiniz. Ben de Baki hocama, Cemal Süreya’nın ardına takılmam ben, dememeliyim. Üstelik o da #şair. Bundan hoşlanmaz. Bunu göze alamam. Benim bu dersten geçer not almam gerek!
Peki Baki hocam, göçebeliğe soyunacağım.
Uyarı: Ayracın içi Baki hocaya kapalıdır.
(Ama Cemal Süreya’nın ardına takılmayacağım.)
2.
Otobüs, dağları dolaşarak yaşlanmanın öfkesini mi taşıyordu?
Adı Kargapazarı olmayan dağları dolaşmaya benim itirazım olmazdı. #Dağlar, insanın ruhuna iyi gelir sandığımdan. Bildiğimden değil.#Eşkıyalık mı var yoksa benim ruhumda? Türkçe sözlükler “eşkıya”nın anlamını yanlış veriyor: dağda, kırda yol kesen hırsızlar, haydutlar. #Eşkıya güzelliği taşıyan dağlara hırsız mı, diyeceğiz? Hırsız, başkasının malını çalar. Dağlar neyleye malı? Jandarmaları yanıltmayın. Yurt içinde güvenliği sağlamak onların görevi. Silahlı kuvvet… #Jandarmada #hikâye çoktur. Eşkıyalara türküler kalıyor. Biz türküleri severiz. Benim kızımın adı da Türkü. “Çift jandarma geliyor lo kaymakam konağından…” (#Artvin) türküsünü ilk kez duyduğumda o henüz dünyaya gelmemişti. O zaman hiçbir zaman bana yar olmayacak bir adam vardı yanımda. Şu, patronun karısını zimmetine geçirip Amasya’dan Kars’a kaçan sayman yardımcısına mı benziyordu?
Sayman yardımcısı, Cemal Süreya’yla konuşuyor.
Bu yaşlı ve öfkeli otobüsün yolcularıyız: Ben, Cemal Süreya, #saymanyardımcısı.Konuşulanlara kulak kabartıyorum. Uzun uzun Alevilikten konuşuyorlar. Bana yar olmayacak o adam da #Alevi değil miydi? O, kimsenin karısını zimmetine geçirmedi; ama hep kaçtı. Eşkıyaydı. “Ben Aleviyim, senin için sorun olur mu?” diyen başka bir adamı daha anımsıyorum. O Aleviydi, ben neydim? Keşke o zaman ona yalan söyleseydim. Senin Alevi olman benim için sorun olur, deseydim… Onunla evlenmeseydim… Cemal Süreya dört kez evlenmiş. Sait Faik hiç evlenmemiş. Ben Sait Faik’le evlenseydim… Ondan bir kızım olsaydı… Adını “#Türkü” koysaydım… Sonra ben Sait Faik’i martılarla aldatsaydım, o beni balıklarla aldatsaydı. İkimiz de gülüp geçseydik… Yaşamımız boyunca gülseydik.
Konuşulanlara kulak kabartmak işe yarıyor. Kars’a kaçan sayman yardımcısı… Yolumuz #Kars’a mı? Kargapazarı Dağları’nı ondan mı bilmem? Ben Kars’ı hiç görmedim. Oysa #Erzurum’u görmüştüm. Hayatımızın kimi sayfalarını unutmalıyız. Erzurum’u unutmuşum. Erzurum’un kuzeydoğusunda yer alan Kargapazarı Dağları’nı da.
Söz Alevilikten açılmışsa kolay kapanmaz. Egemenlerin karşısında her zaman boyun eğmesi gerekenler olacaktır. Egemenler varlıklarını onlara borçludur. Ben bununla ilgilenmiyorum. Eskiden egemenleri sevmezdim. Şimdi boyun eğenleri de sevmiyorum; ama #MarilynMonroe’yi her zaman sevdim.
Cemal Süreya, sayman yardımcısını, zimmetine geçirdiği patronun karısına bırakıp yanındaki adama dönüyor. Adam, “hep bir gazetede Marilyn Monroe’nin resimlerine bakıyor”. #Mülkiye’de okumuş bir adamın (Cemal Süreya’nın) sözcükleri yerli yerine koyamaması doğaldır deyip geçiyorum. Dil eğitimi alınca (benim gibi) “hep”i getirip “bir”in önüne koyamazsın. “Hep” benim yerim burası değil diye ortalığı velveleye verir, kulaklarını tıkayamazsın. Ona hak verirsin. Yerinden yurdundan edilmek yaramaz.
Cemal Süreya, benim varlığımı ilk kez fark ediyor. “Koyarsın.” diyor. “Dilin bütün olanaklarından yararlanacaksın.”
Onu duymamazlığa geliyorum. Tereciye tere satmasına izin vermeye hiç niyetim yok. Hem ben şairleri sevmem. Esmer erkeklerden hoşlanmam. Sigaradan haz etmem. O da az önce bir sigara yaktı.
Birden aklımdan Cemal Süreya’nın #Erzincan’da dünyaya geldiği geçiyor. 1931 Şeyh Sait İsyanı ve onu izleyen başka Kürt isyanları. Derken Cemal Süreya’nın ailesi Erzincan’dan sürgün edilir. Cemal Süreya 6-7 yaşlarındadır. Zorunlu göç Bilecik’te biter. #Sürgün, #zorunlu göç, #göçebe…
Cemal Süreya’nın gözleri hâlâ üzerimde: “Keşke göçmen denseydi bize.” (Erdost 1994: 54) diyor. Sürgünlüğünü gizlemek isteyen bir adamın tedirginliğini taşıyor üstünde. O, kendini “göçebe” olarak algılıyor. Ben de. Kendimizi bir yere oturtamamış olmaktan kaynaklanan bu göçebelik bile beni ona yaklaştırmıyor. Onunla değil, Marilyn Monroe ile ilgilenmek istiyorum. O da benim gibi düşünüyor. Yanındaki yolcunun elindeki gazeteye onunla birlikte bakıyor. Marilyn Monroe da onlara resimlerden bakıyor. Cemal Süreya, “Marilyn Monroe öldü.” diyor. 1962 yılı geçilmiştir. “Ölümü siyah bir kâkül gibi alnına düşürmesini bildi.” Oysa siyah bir kâkül Marilyn Monroe’ye yakışmazdı. O sarışınlığı seçmişti. #NormaJeaneMortenson, “Marilyn Monroe” olmayı seçmişti. Seçmişti. Başka türlü öyle güzel olunamazdı. Aşırı dozda aldığı uyku haplarıyla görmeyi umduğu rüya… Sinema oyuncusu, şarkıcı, model, pop ikonu… Halkın gözünde mutlu bir imaj… Özel hayatında hayal kırıklıkları, güvensizlikler, problemler. Zor ve dengesiz biri. Hiçbiri değil. Hepsi. Gazete sayfasına yansıyan… Cemal Süreya sigarasından derin bir nefes çekiyor: “Şimdiyse cennette Nietzsche’nin metresi olması gerekir.”
Ben artık kana kana batan Ay’ı izlemek istiyorum.
Bu öfkeli ve yaşlı otobüste bile “sevişmemeye hiçbir sebep olmadığını” kabul edebilirim. Ancak Marilyn Monroe’nin aşırı dozda aldığı uyku haplarıyla görmeyi umduğu rüyada bulunması olası cennetin, Nietzsche’nin metresi bir Marilyn Monroe’yi barındırdığını kabul edemem. Marilyn Monroe, Nietzsche’nin metresi olmayı kabul etseydi kuşkusuz bu, Nietzsche’nin kadınlar hakkındaki bütün sert düşüncelerini alt üst ederdi.
Ben Marilyn Monreo’yu en son Amsterdam’daki ‘Seks Müzesi’de görmüştüm. “#Sekssembolü” olmaktan mutluluk duyan bir kadındı. Bense insanları yargılamaktan çok zamandır vazgeçmiştim. Hem Nietzsche, “Tanrı öldü!” dememiş miydi? Öyleyse ne cennet var, ne cehennem. Cemal Süreya, Nietzsche’ye başka bir mekân aramak zorunda. Belki de Nietzsche, #Salome’ye yeniden evlenme teklif etmeli. Vazgeçmemeli. Kendisiyle çelişmemeli. “Beni öldürmeyen her şey beni güçlendirir.” Reddedilmek onu öldürmediyse… Bu arada bir fırsatını bulup “daha da güçlü” olmanın ardında geçen bir ömrün insanı nereye vardırdığını da sormak isterim Nietzsche’ye.
Nietzsche’nin haklı olduğu bir konu var kuşkusuz: İnsanlar dünyada yapayalnız kaldı.
Cemal Süreya da bizi destekliyor: “Biliyorsun ben hangi şehirdeysem/ Yalnızlığın başkenti orası”
Kargapazarı Dağları’nı dolaşan bu yaşlı ve öfkeli otobüsün hangi şehirden geçtiğini bilmediğim için şu an yalnızlığın başkenti neresidir, bilmiyorum ve yalnızca kana kana batan Ay’ı izlemek istiyorum. Göçebeliğe soyunduğum şu saatlerde, Cemal Süreya’nın hayatının şiire dâhil olduğunu belki de kabul etmeliyim. “Bir şiir, onu yazan şairden başka bir şey değildir.” (Koç 2006: 43)
Oysa ben Cemal Süreya’nın hayatını değil, kana kana batan Ay’ı izlemek istiyorum. “Kana kana” sözcüğünün altını çizmek, sözcüklerin beni yorduğundan şikâyetçi olmak istiyorum. Sözcüklere yüklenen birden çok anlamlar… Ay kanayarak da batabilir, batmanın keyfini çıkararak da. Her ikisi için de nedenler bulunabilir.
Arzu Kerem’ine, Aslı Kanber’ine kavuşamadıysa Ay kanayarak batar.
Cemal Süreya’nın gözü hâlâ üzerimde. Belki de otobüste hoşlanmadığı tek yolcu benim. “#Şiir ve #aşk; bunların ikisi de gayrı-meşrudur. Meşru duruma gelince ikisi de biter. Mutluluğun şiiri yazılamaz. Masallarda bile sevgililer birleşince #masallar biter.” (Koç 2006: 31) diyor.
İsfahan padişahının oğlu #Kerem, #keşişkızı #Aslı’ya gönül verir. Oysa din ayrılığı yüzünden evlenmeleri mümkün değildir. Düğün gecesi keşişin kızına giydirdiği gömleğin düğmeleri çözülemez. Baba, engel olandır. Bunun üzerine Kerem ah eder, yanarak ölür. Onun külleri arasında kalan bir kıvılcım Aslı’yı da saçlarından tutuşturur.
Aslı’yla Kerem’in hikâyesini anımsayınca Cemal Süreya’ya hak veriyorum. Onlar kavuşamadı ve masalları sona eremedi. Arzu ile Kamber’inki de. Onlar birbirlerini kardeş sanarak büyür, kardeş olmadıklarını anladıklarında ise evlenmek ister. Arzu’nun annesi bu evliliğe karşı çıkar. Anne, engel olandır. Arzu ve Kamber birlikte can verir.
Arzu’nun annesi “kötü yürekli bir anne” midir?
Anneler nasıl kötü yürekli olur?Cemal Süreya, annesini kaybettiğinde yedi yaşındadır. Babası yeniden evlendiğinde bu yeni anne “kötü yürekli bir anne”dir. Ona ve kardeşlerine eziyet eder.
Arzu Kerem’ine, Aslı Kanber’ine kavuşamadıysa ve anneler çocuklarına eziyet ediyorsa Ay kanayarak batar. “
“Üç aylık ölmüş çocukların kefeninden süt isteyen bir şahmaran” varsa Ay kanayarak batar. Ama öyle bir #şahmaran yok. Şahmaran. Kadın başlı, yılan vücutlu şahmaran. Dişi şahmaran. İnsanoğlunun nankörlüğünü bildiği için ondan uzak durmayı seçen şahmaran. İnsanoğluna güvenilmeyeceğini bildiği halde aldanan. Yine de ona ihanet etmeyen. Çocuklar, üç aylıkken neden ölür? Kim onların ölümünden çıkar umar? Şahmaran değil. Onun öyküsü bu değil. O, akıllı ve iyicildir.
Cemal Süreya’nın hayatında “akıllı ve iyicil kadınlar” olmadı mı?
“Cemal Süreya’nın şiiri, kadın merkezli bir şiirdir.” (Özcan 2003: 120) denildiğinde. Cemal Süreya’yı yargılamaya mı hazırlanıyorum? İşim kolay! Evliliklerinde sıkıntıya düştükçe karşısındaki kadınlara şiddet uygulamaktan bile kaçınmayan, bu arada başka maceralara yol almaktan geri durmayan… Bir dakika! “#Üvercinka”yı ne yapağım? O “başka bir macera”ya yazılan bir aşk şiiri değil miydi? Ben o şiiri çok severim! Doğru severim ama ben Cemal Süreya gibi düşünmüyorum. Rahat olabilirim. Bir şiir onu yazan şairden başka bir şeydir. Şair, şiirinin kurulduğu tahtta kendisine yer açmaya çalışmasın. Boşuna bir çaba! Okurunu uğratacağı düş kırıklığı da işin tuzu biberi. Yazmak, insana kendisini neden iyi hissettirir? Çünkü Şahmaran haklıdır. İnsanoğluna güvenilmez. Bu yüzden şairleri sevmem; ama şiirleri çok severim. Şiirlere güvenebileceğimi bilirim.
Ay’a bakma artık!
Gecede bir yangın var! Yangını izleyenler var zaten. Sen izleme.Gözlerini kapa: sevda. Gözlerini aç: mavi. Anla artık, gözlerinin gemileri kuş istiyor. Gemiler denize açılmak, kuşlar gökyüzünde uçmak ister. Ötesi yok! Ben Cemal Süreya’yı anlıyorum. Denizle gök, gökle deniz arasında bir yer var! Dağla deniz, gökyüzüyle dağ arasında değil; ama otobüs Kargapazarı Dağları’nda yol alıyor!
Şimdi “sevgili bir çocuğa” ihtiyacımız var. Sık sık gülen. Sevecen bir #Akdeniz çizgisini ağzının sol yanına özenle iliştiren bir çocuğa. Onu yabana atamayız. #Yaban belki de artık dağlardır. Onu yabana bırakmalıydık. Saat altı buçukta ne olurdu, merak etmiyorum. Çocuk ve Allah’ın 1940’tan eski bir baskısı yok. 1940’ta dünyada savaş vardı. Yeryüzünde çocukların Allah’tan başka sığınacak kimselerinin kalmadığı gün lerdi. Nietzsche susmalıydı, Tanrı ölmemeliydi!
Akşam altı buçukta belki babalar ellerinde filelerle evlerine dönerdi. Benim babam dönmezdi. Cemal Süreya, yatılı bir okulda babasının dönmesini beklemezdi. Sabah altı buçukta belki de ezan okunurdu. Ben çocukken sabah altı buçukta okunan ezanlarla gözlerimi aralamayı severdim. O, uykuyla uyanıklık arasındaki düşülkede kulaklarıma ulaşan o sakinliğiyle huzur dolu ses, bana çocuk yalnızlığımı unuttururdu. Şimdilerde altı buçuklarda yataklarımızı bize dar etmek için hoparlörlerden yayılarak odalarımızı istila etmeye çalışan sesleri ise sevmiyorum. O seslerle yalnızlığım artıyor.
Fazıl Hüsnü Dağlarca “İçimdeki istekler ne yapsam anlatmaz beni” diyor.
Cemal Süreya’nın isteklerini “sevgili bir çocuk” anlatıyor. O, çocuğa değil, rastgele bir ağaca kulak veriyor. “Değil orda diyor belki biraz daha ilerde” Biraz daha ilerde “ataerkil bir aile”… Dedelerin yüzlerinden geçen erozyon bütün evetleri siler. Annelerin ağızlarında birtakım resimler… Düşüncelerini anlatmaya duran resimler… Hiyeroglifi, ilk kez 19. yüzyılda bir Fransız bilgini okumuştur. Oysa 20. yüzyılda Doğu Anadolu’da okunmayı hâlâ bekleyen hiyeroglifler vardır. Annelerin ağızlarındaki resimler okunmayı bekler. Zaman hızla geçer. 21. yüzyılda anneler sevinir mi? Beklenen Fransız bilgini gelmiş midir? Babalar konuşur. Ağızlarında atasözleri… Onlar her daim bilendir. Doğru bilendir. Atasözleri eskimez. Gelenekle bağını koparmayacaksın. Dünya değişsin, gelenekler değişmesin. Bizi biz eden ne varsa doğrudur.
Sıkıldım bu #ataerkil aileden.
Cemal Süreya, bana burun kıvırma fırsatını kaçırmıyor: “Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri.”
Ben anlamam öyle ya!
Ne bilirim Anadolu’yu! #Anadolu neresidir?Suya giden küçük kızları anımsarım. Aralarında öğrencilerim vardır. Benim için de su taşırlar. Bir gün vurulacaklarını bilirim. Süheyla, okuldaki tek kız öğrencidir. Belki de vurulur vurulmaz uçmaktan vazgeçerdi. Yüzünde hep “bana ne olacağını biliyorsun” diyen bir öfke taşırdı. Onu anlardım, anlardım da “Gelecek güzel günlere inanıyorum.” (Cumalı 1986: 211) diye şiirler okumayı içtenlikle sürdürürdüm yine de. Anlamak yetmezdi. Süheyla’nın güce ihtiyacı vardı. Nietzsche’nin sözünü ettiği gibi bir güce değil ama. Bir yaşamı olduğunu fark edebilme, ona sahip çıkabilme gücüne. O güç, Güneydoğu Anadolu köyünde yaşadığım aylarda henüz bende de yoktu. Bunu bilmezdim. Doğru, Anadolu’yu bilmezdim. Başka şeyleri de bilmezdim.
Ablaların boyunlarındaki soru işaretleri hâlâ yerli yerinde durur mu? Ağabeyler hâlâ “Ela gözlerini sevdiğim dilber/ sen benim derdimden devâ bilmezsin” (Ural 1984: 112) diyememenin utancı içinde midir? Ama teyzelerin gök güzelliğini hâlâ elleriyle yargıladıklarından hiç kuşkum yok! Avdan, eli boş dönen amcalar gökleri suçlamalıdır. Teyzeler ise amcaların yanında yer almaya yazgılıdır.
Devrile devrile akan bir suyun önüne sıralanıp kelimeleri bıçakla soymak gerek.
Bir an o suyun önünde Cemal Süreya’yı da görür gibi oluyorum: “Şair; gerçeği, olduğu gibi hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha coşturucu, daha yalın, daha karışık, daha aydınlık gösteren adamdır.” (Koç 2006: 43) diyor.
Tanrı meleğini ağırlamaya çalışan ataerkil aileden gözlerimi ayırdığımda yoldan geçen piyade erleriyle karşılaşıyorum. Büyük yakaları ve tahta bavulları… O tahta bavulun içine benim suni deri bavulumdan daha çok şey sığdığı aşikâr. Ben suni deri bavulu satın aldım. Onlar tahta bavulları kendileri yaptılar.
#Faytoncular, bir kente girdiğimizi haber veriyor.
Yüzünden anlıyorum, Cemal Süreya girdiğimiz kenti beğenmiyor: “Bu ne biçim Kars?”Demiştim, ben Kars’ı hiç görmedim. Bende Kars’ın herhangi bir biçimi yok. Ama Cemal Süreya Kars Kalesi’ne bakıyor, aklından Ankara Kalesi geçiyor. Onun aklından geçen Ankara Kalesi, benim aklımdan geçen #AnkaraKalesi midir? Ankara Kalesi’nde “Dadaş’ın Yeri” diye bir çay ocağı vardı. Elbette, #Dadaş amca Erzurumluydu. Fotoğrafa merak saldığım yıllardı. Ankara Kalesi’ni ne çok düşürmüştüm fotoğraf karelerine. Dadaş amcayı da. Sonra öldü Dadaş amca. Ben Ankara’dan ayrıldım. Cemal Süreya, Ankara Kalesi’nin gökyüzünü hırpaladığını mı sanıyor? Hırpalamak da çeşit çeşit… Daha soyutu var, daha elverişlisi. Kars Kalesi gibi. Dünyada hırpalanmaktan kaçabileceğimiz hiçbir yer yoktur.
Bir tepenin pek çok iddiası olabilir. Kars Kalesi’nin bulunduğu tepe, #yalçınlık iddiasındaysa haklıdır. Tepelere yalçınlık yakışır. Cemal Süreya kulak vermediği o çocuğu artacak bir yalnızlığın tedirginliği içinde yeniden anımsıyor: “Bir de yine sevgili çocuk Biliyorsun kişi tutkularıyla Yalnızlığını adlandırıyor o kadar”Cemal Süreya’nın yalnızlığını adlandırdığı tutkuları nelerdi? Bunu ona sormalıyım. Tutkulu olmak, yaşadığını hisse debilmek için gereklidir. Ben bunu geç fark ettim. Varsın, insana zarar veren tutkuları olsun. Zarara uğramadan geçen hangi ömür var ki zararsız ömürlerin ardına düşülsün?
Cemal Süreya ile konuşmam gerek.
Patronun karısını zimmetine geçirip kaçan sayman yardımcısı otobüsten inmiş olmalı. Öyleyse yeniden hareket edebilir otobüsümüz. Gecenin aşılacak son bir dönemeci kaldı. Gün doğacak. Ancak yürekle karşılanabilecek bir ağartıyla geliyor gün. Ustalıkla geçilmesi gereken bir gün… Tutsak ellerin zincirlerinden kurtulacağı bir gün… Balyozla vurulan dizelerden soylu, büyük ve mavi bir demir sesinin yükseleceği gün… Mavi ses… #Mavi, benim en sevdiğim renktir. Ben de inanırım maviye. Mavi, o köy okulunda okuduğum şiirde dile getirilen “güzel günleri” getirir, inanırım. Hâlâ inanırım. Cemal Süreya belki de benim kadar inanmaz. Hazırlıklı olmak ister. Yüzünü bir idam aracına abone eder. Giyotini unutmak istemez. Yüzünü telaşsız görünmeye çalışan bir Kafka’ya neden benzetir? Kafka telaşlı bir adam mıdır? Endişeli, sıkıntılı mıdır?
İnsanın kimi endişelerinin, sıkıntılarının kaynağı çocukluk yıllarına kadar uzanır. Kafka ve Cemal Süreya orada mı buluşuyorlar? Geçirdikleri kötü çocukluk yıllarında… Belki de onları buluşturan farklı da olsa savaşlar… I. Dünya Savaşı sırasında genç bir adam olan Kafka ve II. Dünya Savaşı sırasında küçük bir çocuk olan Cemal Süreya… Yok, bunlar ikna edici gelmiyor bana. Birden Vikipedi Özgür Ansiklopedi “Onların kullandıkları sözcüklerin altında yatan, asıl anlatmak istedikleri ifadeyi takdir etmen yeterli.” diyor. Sanal bir ansiklopedinin benim yazımda ne işi olduğunu anlayamıyorum. Hoşnutsuz gözlerle bakıyorum ona. Daha belki Kafka’nın kendisini sevmediğine getirirdim sözü. Cemal Süreya kendini sever miydi diye sorardım. Ben Kafka’yı anlamış bir kadın değilim. Şairleri de sevmiyorum.
Gece hayli ilerledi. Uyumak istiyorum. Açık pencereden içeriye giren birkaç sivrisinek beni hazırlıksız yakaladı. Serince bu rüzgâr ve bu sessizlik… Uzaklarda İstanbul’un ışıkları… Kargapazarı Dağları’nda artık dolaşmak istemiyorum.
Elbette unutmadım, Cemal Süreya’yla konuşmam gerekti benim. Yalnızlığını adlandırdığı tutkularını soracaktım ona. Hep bir şehirden bir şehre yolcu da olsa (Aydın, Kütahya, Ankara, Yozgat, Van, Kars…) sonunda minareleriyle lirik, köprüleriyle diyalektik #İstanbul’a varmayacak mı?
Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkalım, derim. Cemal Süreya ile bir köprünün üzerinde konuşalım. İstanbul’da #köprü çok. Ama artık bir Galata Köprüsü yok!
Cemal Süreya benimle konuşmayacak. Üstelik Galata Köprüsü yerli yerinde dursa da konuşmayacak. İstanbul’da dokunak olduğumu, becerik olamadığımı sonunda anlayacak.
Bu kez “Benöyküsel anlatıcıyı şairle karıştırmamak gerekir.” biçimindeki o uyarıyla karşılaşacağım. Ben Kargapazarı dağlarında öfkeli ve yaşlı bir otobüste Cemal Süreya ile yolculuk ettiğimi sanırken o, İstanbul’da belki de soyunarak ağlayan bir kadını seyretmektedir.
Eflatun kakalı bir çocuk (her şeyi bilerek doğan çocuk) yeni basılan bir şiir kitabını uzatacak bana: “Göçebe”.
Yıl 1965.
Ben dünyaya geleceğim!
Göçebeliğe soyunmam için epey yılların geçmesi gerekecek!
Kaynakça:
-Abasıyanık, Sait Faik. Alemdağda Var Bir Yılan, “Öyle Bir Hikâye”, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, Ankara 1982.
-Türkçe Sözlük, Dil Derneği Yayınları, 1. Basım, Ankara 1991.
-Süreya, Cemal. Sevda Sözleri (Bütün Şiirleri), Can Yayınları, İstanbul 1990)
-Koç, Metin Necmi, Cemal Süreya’nın Düzyazılarında Şiir İle İlgili Görüşleri, Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir 2006.
-Özcan, Tarık. Şiir Sanatında İmajın Yeri, Önemi ve Bunun Cemal Süreya’nın Şiir Dünyasına Uygulanması, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 13, Sayı: 1, Elazığ 2003.
-Elçin, Şükrü. Halk Edebiyatına Giriş, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981.
-Erdost, Muzaffer İlhan. Üç Şair (Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Ahmet Arif), Onur Yayınları, Ankara 1994.
-Ural, Orhan. Erzurumlu Emrah (Hayatı, Şiirleri), Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul 1984.
-Cumalı, Necati. Kısmeti Kapalı Gençlik (Bütün Şiirler 2), “Son”, Can Yayınları, İstanbul 1986.
-Kıran, Ayşe ve Zeynel. Yazınsal Okuma Süreçleri, Seçkin Yayıncılık, 4. Basım, İstanbul 2011.
-www. wikipedia.org#CemalSüreya #göçebe #ÖyleBirHikaye #göçebeliğersoyunmak #çiftjandarma #ŞeyhSaitİsyanı #siyahbirkakül #yalnızlığınbaşkenti #mutluluğunşiiri #kötüyüreklianne #sevgilibirçocuk #Anadoluşiiri

Sorry, there were no replies found.