Can Tezcan: GÖĞÜ DELMEK!

  • Can Tezcan: GÖĞÜ DELMEK!

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 13:37

    GÖĞÜ DELMEK!*

    Makale Yazarı: Altay Ömer Erdoğan

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Temmuz/Eylül 2016) 27. sayıda yayımlanmıştır.

    Tahsin Yücel’in Gökdelen’i* kendisi gibi distopik bir roman olan J.G. #Ballard’ın Gökdelen’ini andırır. “Her şeyin kontrol altında olmasının değişmez kural olduğu modern dünyada, kontrol mekanizması bozulursa birden, modern insandan geriye ne kalır?” sorusuna yanıt aranan Ballard’ın Gökdelen’inin temel sorunu #dikeyyapılaşma ve teknolojik ilerlemenin etkileriyle kendisine ve topluma yabancılaşmış, yazarın söylemiyle artık yarınlarını hiç düşünmeyen insan olduğu halde ve gökdelenin kendisi bir #romankahramanı işlevi görmekte iken Yücel’in romanında gökdelen, zamanı ve toplumsal yapının eriştiği düzeyi betimlemek üzere bir #fon, arka plandır.

    Bu fonun önünde bir karaltı gibi beliren #İstanbul’un en büyük avukatı #CanTezcan, kendisine hangi yılın hangi ayının hangi günü olduğunun sorulduğu kabusunda bu soruya yanıt veremese de, uyandığında eşi #GülTezcan 17 şubat 2073 olduğunu söyleyecektir. Gökdelenlerin arasında mekiklerin uçuştuğu, yukarıdan bakıldığında arabaların oyuncak araba, insanların oyuncak insan gibi göründüğü, yargı kurumu dışında bütün kurumların özelleştirildiği ve yabancı ortaklıklar hâlini aldığı, tarım ürünlerinin bile ihraç edildiği, mülkün her şeyin temeli olduğu bir #TürkiyeCumhuriyeti vardır okur gözlüklerimize yansıyan.

    Gökdelen, yakın tarihimize ve içinden geçtiğimiz günlere düşürdüğü gölgesiyle, en çok da olay örgüsünün ve roman kahramanlarının toplumsal karşılıkları olan bir anlatı olarak dikkat çeker. İronik olarak betimlemek haksızlık olacaktır; bir toplumun kendi geleceğini kurma hakkının yine o toplumun çoğunluğunu oluşturan bir kesimin iktidar karşısındaki pasifliği yüzünden elinden alınmasındaki trajik boyutu yok saymak zorunda kalabiliriz. Tahsin Yücel, kendi cümleleriyle şöyle özetliyor; “Aslında dalga geçmekten çok anlatmak bu. Okuru güldürsün gibi bir amaç güderek yazmadım. Ama romanın içindeki durumlar, kişiler, kişilerin düşünme biçimi ve mantığı okuru güldürüyor.” (1) Kurgusal gerçeklikle gerçek hayatın iç içe geçtiği romanda okuru düşündürten, toplumun geleceğinin karanlık yüzü değil, içinden geçilen günlerin Makyavelist politikalarla o karanlık geleceğe nasıl hazırlandığıdır. İşte tam bu noktada, tedirginlik bir karikatür karesine hapsedilmiş gibidir. Toplum, belleğini yitirirken teknolojik gelişme dolayısıyla meşru kılınan liberal düşüncelerin kalıpladığı bir hayat ve o hayat karşısında bireyin hamleleri, romanın eksenine oturmaktadır.

    Tahsin Yücel, toplumsal yapı içinde en çok gereksinen kavramı bu hamleleri anlamlandırmak adına bir turnusol kâğıdı gibi kullanmıştır; a d a l e t! Özelleştirme programları dolayısıyla her şeyin özelleştirildiği ve sermayenin amaçlarına uyumlu hâle getirildiği bir ülkede, tek özelleştirilemeyen kurum olan yargının özelleştirilme arzusu çevresinde toplum bileşenlerinin etki – tepki düzeneklerini romanın olay akışını beslemek üzere kullanmıştır. Tamamı Osmanlı’dan günümüze ulaşan politik yelpazede karşılığı olan bu düşünce ve eylem açılımlarının Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ortaya koyan değerler ve ilkesel bütünlük karşısındaki tartışmalı pozisyonları, Yücel tarafından yer yer gerçek isimler ya da gerçeği çağrıştırmada okura hiçbir zorluk yaratmayan göndermelerle aktarılıp açıklanmaktadır.

    Ateşli #eskisolcu, şimdinin “şeytanın avukatı” Can Tezcan, İstanbul’u yalnızca gökdelenlerden oluşan, New York’a benzeyen ama ondan daha güzel, daha modern bir kente dönüştürmek isteyen para babası müvekkili Temel Diker’in karşılaştığı yasal sorunlarını çözmek için bir öneri ileri sürer; yargının özelleştirilmesini sağlayacaktır. Kitabın arka kapak tanıtım yazısı, roman konusunda yargı oluşturmaya yeterli bir kapsam sunmaktadır aslında;
    “Yergi ustası Yücel’in Gökdelen’i Cihangir’de gökdelenler arasında kalmış son bahçeli evden yok edilmiş kedilere, dağda bayırda aç açık dolaşmak zorunda bırakılmış sefalet içindeki yılkı adamlarından, adına mekik dedikleri tek kişilik uçaklarından inmeyen zenginlere, hiç değişmeyen çıkarcı politikacılardan onların destekçisi medyaya kadar aslında bugün yaşadığımız çürümeyi anlatan, sürprizlerle dolu bir roman.”

    #Çürüme, dokuda olduğu kadar roman kahramanlarının benliklerinde ve iç dünyalarında beliriyor. Kaldı ki roman kahramanları bu çürümeye düzen içindeki konumlarına koşut gerekçeler üretmekten geri kalmıyorlar. Sarayburnu’na NewYork’takinin üç katından büyük Özgürlük Anıtı’nı gören sıra sıra gökdelenler dikmek isteyen “#NiyorkluTemel” lakaplı müteahhidin gerekçesi, yaşam hakkıdır.

    #Yaşamhakkı. Daha önce de kim bilir kaç kez anlatmışımdır sana: yer düzeyinde pislikten, mikroptan, virüsten geçilmez oldu, bunlar çoğaldıkça nice kuşların, nice böceklerin, nice bitkilerin soyu hızla tükeniyor, insan sayısı da hızla azalmakta. Öyleyse çözüm yeryüzü düzeyinden elden geldiğince uzaklaşıp gökdelenlerin temiz ortamında yaşamak gerek.” (s.43)
    şeklinde gerekçelendirilir. Can Tezcan’ın #yargınınözelleştirilmesi hamlesi, eski solculuk günlerinden arkadaşı #gazeteci #CüneytEnder tarafından gündeme getirilir. Günümüz Hürriyet gazetesinin benzeri Küre’nin köşe yazarı Cüneyt Ender, bir havuz medyası işlemi gibi birkaç yazı ile bu hamleyi gündeme oturtmakla kalmaz, tartışılabilir bir olgu haline de getirir. Hatta halkı bunun kendileri için yararlı bir şey olduğuna inandırır. İktidarda fırsat buldukça kaza namazı kılan, cuma namazlarını kaçırmayan, içki içmeyen, dediği dedik, sabah verdiği demeci akşam yalanlayan başbakan #MevlütDoğan vardır. Can Tezcan, yargının özelleşmesinin Mevlüt Doğan iktidarının denetimindeki yargıdan daha iyi olacağına inandırır öncelikle kendini. Başbakanı hiçbir zaman düşünmeyen, yalnızca dünyayı ve insanları gözlemleyen #KaramazofKardeşlerin üvey olanı Smerdiakof’un badem bıyıklı hâliyle özdeşleştirir ve sonunda da karşılıklı çıkarların korunmasına dayanan bir pazarlığa girişirler. Başbakan, ‘bize candan bağlı’ diye tabir ettiği yargıçların görevde bırakılmasını, Temel Diker’in gökdelenlerinden iki daire ve partisi için 250 milyon dolar ister. Can Tezcan da buna karşılık arkadaşı Varol’un serbest bırakılmasını, yargılandığı davanın sonuçlandırılmasını ve Temel Diker’in kafayı taktığı Cihangir’deki evin yıkılmasının sağlanmasını talep eder. Gizli bir anlaşma imzalanır. Yargı özelleşecek ve başına Can Tezcan gelecektir.

    Can Tezcan, yargının özelleşmesi işinin nasıl hayata geçirileceğine dair derinlikli bir plana sahip olmadan işe girişmiştir. Hazırladığı tasarı, 27 Mayıs 2073’te #ResmiGazetede yayımlanarak yürürlüğe giriyor ve yargı dünyada ilk kez Türkiye’de özelleştirilmiş oluyor. Özelleştirilen yargının ihalesini kazanan, Türkiye’nin en büyük patronlarının ortak olduğu ve kendisinin yönetim kurulu başkanı seçildiği Türkiye Temel Hukuk Ortaklığı’nın toplantıları gerçeklerin farkına varması için yeterlidir, ama o bir türlü uyanamaz. Artık davacılar birer “müşteri”, yargıçlar ve savcılar birer “tezgâhtar”dır. Patronlar, kendi çıkarlarını tehdit eden davaların kendi lehlerine sonuçlanmasını arzulamaktadırlar. Mahkeme sayısı azaltılacaktır, dava açmak hatırı sayılır bir mali külfete eşitlenecektir. Şehirlerin en iyi yerlerinde bulunan Adliye binaları da, gerek kalmadığı için boşaltılacak yerlerine yeni gökdelenler dikilecektir. Can Tezcan’ın hayal ettiğinin aksine hükümet de yargıdan elini çekmemiş, bizzat Başbakan işin içine girmiştir. Mevlüt Doğan, Can Tezcan’a aralarındaki gizli sözleşme aleyhine taleplerde bulunduğu telefon konuşmasında; “Can bey, kardeşim, sen hangi ülkede yaşadığını sanıyorsun?” der ve ekler; “Başta üniversitelerimiz olmak üzere, Türkiye özel ve özerk kurumlarla dolu, ama, ben bu koltukta oturduğum sürece, hepsi de ağzımdan çıkan her sözü buyruk sayar.” (s. 262) Hükümetle büyük patronlar, çıkarları için işbirliği yapmışlar ve yargı mekanizmasının işleyişi sonuçlarıyla bir kâbusa dönüşmüştür. Babasını öldürüp suçu kardeşinin üstüne atan Smerdiakof’un badem bıyıklarını burduğu bir ortam egemen olmuştur yargı meselesinde. Can Tezcan, her şey olup bittikten sonra kullanıldığının farkına varır, devrimci damarı tutar ve kendi eliyle kurduğu özelleşmiş yargıyı yine kendi elleriyle yıkmaya, beceremezse bırakıp gitmeye karar verir. Bu arada Temel Diker, hem #Cihangir’deki gökdelenleri bitirmiş hem de #Sarayburnu’ndaki Özgürlük Anıtı’nı tamamlamıştır, yakında açılış töreni yapılacaktır.

    Başbakana karşı çıkan Can Tezcan, her yerde aranan #RızaKoç’u evinde sakladığı basına yansıyınca görevinden uzaklaşmak zorunda kalır, zaten o da bu işten epey soğumuştur. Eski işine, avukatlığa dönmek ister ama Temel Diker’den gelen Özgürlük Anıtı’nın açılışının yapılacağı gün ya içeri atılacağı ya da öldürüleceği haberi onu ülkeden kaçmaya zorlar. Tam bu sırada son #Marksist Rıza Koç’un Açık Artırma adlı yargının özelleşmesini eleştiren kitabı yayımlanmıştır. Tüm yasaklara, engellere rağmen kitap elden ele dolaşmakta, insanları etkilemektedir. Kendisi içeride olsa da fikirleri kitleleri etkilemiştir. Anıtın açılış günü Can Tezcan, Temel Diker’in jeti ile yurtdışına kaçar.

    Olay örgüsünün de açık kıldığı üzere, yakın geçmişimize ve günümüze ait çağrışımlarla bezeli anlatının Ballard’ın Gökdelen’ine benzerliği, steril bir hayat süren üst ve orta sınıfların gökdelenlerde süren hayat standartları karşısında oluşan Yücel’in “yılkı adamları” adını verdiği, uluslararası bir devlet politikası yürütülerek gizli tutulan ve işsizlerden oluşan insan topluluğuna dairdir. İlkel bir hayat sürdüren, açlığın eşiğindeki bu insanlar doğa ile giriştikleri mücadele sonucu ayakta kalmakta dırlar. Bu insanların vahşi doğaya terk edilmeleri, gökdelenlerin oluşturduğu şehrin politik ve estetik örgütlenmesinin dayandığı boyutu göstermesiyle anlamlıdır. Doğaya ait her şey, gökleri delen gökdelenlerin şehrinden soyutlanmış, dışlanmıştır. Bir yanıyla da düzen, devamını tehdit eden tehlikeyi kendinden uzaklaştırmış olmaktadır. “Yılkı adamları da artık yılkı atlarından farksızdır. Doğayı, bitkileri, hayvanları yok etmiş insanlık, artık kendi türünü yok etmeye yönelmiştir.” (2) Kurtuluş, yılkı adamlarının çaresizliklerinden kopup şehri geri kazanmalarındadır.

    Gök delindi mi bir kere, yer tehlike altındadır. Tahsin Yücel, diğer romanlarında olduğu gibi Gökdelen’de de yazarın aydın işlevini harekete geçiren bir anlatıya imza atmıştır. Okur distopik bir anlatı okuma keyfi aramaksızın bir uyarı olarak görmek zorunda olduğu bu roman sayesinde gökdelenin gölgesinin neleri örttüğünün farkına varabilme olanağına sahip olacaktır. Romanın bireysel kurgusuna en sadık kahramanı hâlâ Marksist Rıza Koç’un “Evet, sanki dünya yeniden kendisi oluyor,” (s.335) cümlesiyle işaret ettiği dalga dalga insan selinin umudumuza ayna olabileceğinin farkına bir de. Gezi, bunu kanıtlamıştır. Bu tarihsel sıkışmışlık içinde geriye tek bir şey kalmaktadır; insan yeniden kendisi olmalıdır!

    NOTLAR:
    * Gökdelen, Tahsin Yücel, 9. Baskı, Can Yayınları, İstanbul, 2016
    (1) Tahsin Yücel ile söyleşi, Filiz Aygündüz, “Bu romanda salaklık egemen”, Milliyet Pazar, 11 Kasım 2016
    (2) “Tahsin Yücel’in Gökdelen’i: Yapısal ve İzleksel Öğeler”, Prof.Dr.Hanife Nâlân Genç, Doç.Dr.Ali Tilbe, Tahsin Yücel’e Armağan, Yayına Hazırlayan: Nedret Tanyolaç Öztokat, Can Yayınlar, İstanbul 2015

    #adalet

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
GÖĞÜ DELMEK!* Makale Yazarı: Altay Ömer Erdoğan *…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now