Cadı: KÖTÜLER HER ZAMAN KAYBEDER…
-
Cadı: KÖTÜLER HER ZAMAN KAYBEDER…
KÖTÜLER HER ZAMAN KAYBEDER…*
Makale Yazarı: Ezgi Aydın
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/ Aralık 2017) 32. sayıda yayımlanmıştır.
Korkuyla ilgili bilinmesi gereken ilk şeylerden birisi; onun da sevgi, nefret, öfke, hüzün, mutluluk veya neşe gibi pek çok duyguyla beraber insan davranışlarının ayrılmaz bir parçası olduğudur. Bu ayrılmaz parçanın çocuklardaki zuhur eden hali ilkokul yıllarında birçok çocuk için yalnız kalma ve kaçırılma gibi olaylar üzerine kuruludur. Hangimiz o yaşlarda ebeveynlerimizi kaybetme korkusuyla yaşamamış veya ebeveynlerimizin bizi korumak için bahsettiği “yabancı” kişiler tarafından kaçırılma korkusunu yaşamamışızdır ki! Kitabın anlatıcısı olan ve kitap boyunca ismini öğrenemeyeceğimiz, anne ve babasını kaybetmiş #başkahramanımız Çocuk için de pek farklı #korku nedenleri bulunmuyor. Annesi ve babasını kaybeden başkahramanımız #Çocuk’un o kötü günden sonra ninesinin yanına geldiğinde yaşadığı üzüntüden bu korkuyla gerçekçi bir şekilde yüzleşmek zorunda kalmış olduğunu anlıyoruz.
“O korkunç öğleden sonra yaşadıklarımı uzun uzun anlatmayacağım. Şimdi düşünürken bile tepeden tırnağa ürperiyorum. Sonunda kendimi ninemin evinde buldum tabii. Beni kucağına alıp sımsıkı sarıldı, sabaha kadar ağladık.” (sayfa 15)
Korku hissi, dünyayı yeni tanımaya başlayan çocuklar için aslında merak edilenin ve bilinmeyenin peşindeki #keşif sürecinde sıklıkla hissedilen bir duygudur. Başkahramanımız Çocuk, bu keşif sürecini ninesinin anlattığı cadı hikâyeleriyle yaşamaya başlamıştır. Her çocuk gibi başkahramanımız da serüven isteklerinin ve keşif arayışlarının önemli bir yer tuttuğu dünyayı tanıma sürecinde, dinlediği bu cadı hikâyelerinde bilinmezliğin verdiği korkuyla yüzleşerek heyecanlanmaktadır. Ninesiyle yaşamaya başladıktan sonra ondan dinlediği ve aslında kendisini koruması gereken o “#yabancı” profili “#cadı” anlatısıyla birleşince fantastik bir keşif sürecine adım atmış oluyoruz.
Pek çok toplumun geleneksel edebiyatına (mitler, efsaneler, halk masalları, vb.) göz atınca hem fantastik öğeler hem de korku içeren öykülere sıklıkla rastlanır. Korku duygusunun çocukla ilişkilendirildiği öyküler de bu rastlantıya dâhildir. Yunan mitolojisinde #Kronos ve #Kikloplar, Rusların #BabaYaga’sı, Brezilyalıların #MulaSemCebeca öyküleri çocuk yiyen öcüleri, cadıları veya kötü ruhları betimlemektedir. Roald Dahl’ın bir #nineanlatısı ve çocuk hayal gücüyle birleştirerek bize uzun uzun betimlediği cadılar da bu geleneksel edebiyat kahramanlarından pek farklı değildir. Cadıların tırnakları yoktur, bu yüzden hep #eldiven giyerler. Cadıların kafasında tek bir saç bile yoktur, bu yüzden #peruk takarlar. Cadıların burun delikleri kocamandır, çünkü nefret ettikleri çocukların kokularını iyi almaları gerekir. Kısacası cadılar çok çirkindirler ve #çirkin olanlar, hep kötü yürekli olanlardır.
Ve tüm bu betimlemelerin hepsini bir kenara koyarsak çok önemli bir gerçek vardır ki #cadılar kadınlara benzemektedir. Sıradan kadınlara benzerler, sıradan evlerde otururlar ve sıradan işlerde çalışırlar. Cadının #kadın kimliğiyle birlikte anılması elbette Dahl’a özel bir durum değildir. Bu anılma daha çok; toplumun öğretilerine uygun hareket etmeyen, toplumun kalıplarından çıkmış, kabuğundan sıyrılmış ve kendi kurallarını çizip ona göre oynayan kadın modelinin kötü bir karakter üzerinden imgeleştirilmesi üzerine kurulu ataerkil toplum yapısıyla ilgilidir. Dahl’ın bu benzetmeyi kullanıyor olması ise bu yapıdan çok uzak olup daha çok başkahramanımız Çocuk’un ninesiyle ilgili bir durumdur. Çocuk kitaplarındaki yaşlı kadınların karakter anlatılarında torunlar, bu #yaşlıkadın portresinin çok önemli bir göstergesi olmaktadır. Torunların yetişmesine mutlu bir şekilde katkıda bulunan sevecen, sabırlı #nine imajı, çoğu zaman çocuk kitaplarında yer alan yaşamın önemli bir kısmını kapsamaktadır. Dahl, bu sevecen yaşlı nine karakterinin karşısına kötü kalpli, çocuklardan nefret eden ve “kadın”a benzeyen cadı karakterini koyarak her ne kadar didaktik bir dile sahip olmasa da kullandığı iyi-kötü, güzel-çirkin gibi ikili karşıtlıklar üzerinden hangi modelin bir çocuk için örnek alınması gereken kişi olduğunu anlatmaktadır. Çünkü edebiyatta belki de klişelerin olması gereken tek tür çocuk edebiyatıdır. Kötüler ne kadar korkunç da olsalar iyilerin karşısında kaybetmeye mahkûmdurlar. Ancak başkahramanımız için örnek olan bu iyi kalpli nine karakterin önemi, zafer kazanmasına yardım etmesinden daha çok yalnız kalma korkusuyla şekillenmiştir.
“Kim olduğun ya da neye benzediğin hiç önemli değil, yeter ki seni seven biri olsun.” (Sayfa 201)
Toplumların #ortakhafızalarında sakladıkları korkuları sembolik bir dil kullanarak çocuklara aktarmak, onların sert ve acımasız hayatla nasıl başa çıkmaları gerektiğine dair bir kılavuz görevi görmüştür. Ancak kitabın sonuna geldiğimizde bütün bu fantastik anlatı boyunca çocuklara etmediğini bırakmayan cadıların, gazabına uğramış olan başkahramanımız, asıl korkulması gereken gerçek dünyanın ta kendisi olduğunu bize anlatıyor:
“Yere bu kadar yakın olmaya alışmaya çalışarak bir süre iskemlelerin ayakları arasında dolandım. Ne yalan söyleyeyim, hoşuma bile gitti. Şimdi belki de neden hiç üzülmediğimi merak ediyorsunuzdur. Doğrusunu isterseniz, şöyle düşünüyordum: “Hem zaten küçük bir çocuk olmanın neresi güzel ki? Küçük bir #çocukolmak fare olmaktan daha mı iyi? Evet, biliyorum, fareleri avlarlar, bazen zehirledikleri ya da kapan kurup yakaladıkları da olur. Ama bazen küçük çocukları da öldürürler. Küçük çocuklar da arabanın altında kalıp ya da kötü bir hastalığa yakalanıp ölebilirler. Sonra okula gitmek zorundalar. Oysa farelerin okula gitmeleri gerekmez. Sınavlara girmek zorunda da değiller. Para sorunları yok. Görebildiğim kadarıyla, farelerin iki düşmanı var: insanlar ve kediler. Gerçi ninem de bir insan, ama kim olursam olayım beni her zaman seveceğini biliyorum. Üstelik çok şükür, kedi de beslemiyor. Sonra, #fareler büyüdükleri zaman savaşa gitmek ve öteki farelere karşı savaşmak zorunda da değiller. Fareler birbirlerini çok severler. İnsanlar öyle değil.” (sayfa 121)
#JeanJacquesRousseau, peri masallarının değeri şüpheli olan ahlaki dersleri ve öncelikle de dünyanın gerçekçi olmayan temsili yüzünden çocuklar için doğrudan tehlikeli ve zararlı olduğunu düşünmüştür. Rousseau’nun bu düşüncesinin temelinde büyük ihtimalle günlük hayatın öykülerinin gerçekçiliğinden kopma endişesi yer almaktadır. Ancak Dahl, başkahramanımız Çocuk’un ağzından anlattıklarıyla yaşadığı dönemin yıkıcılığını ve asıl korkulması gerekeni #fantastik bir dünyadan bakarak çocuk okuyucularına aktarmıştır. 1916-1990 yıllarında yaşamış olan Dahl; iki fiili, bir psikolojik olmak üzere üç #savaş görmüştür. Hatta savaşı görmekle kalmamış, #İkinciDünyaSavaşı sırasında bir #pilot olarak görev aldığı Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde “savaşa gitmek” ve “öteki insanlara” karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Bu mecburiyetinden görev sırasında başından aldığı ağır bir darbe sonucu ordudan ayrılarak kurtulmuş ve yazmaya başlamıştır. Sert ve acımasız bu savaş deneyiminin Dahl’da yarattığı psikolojik travmanın etkisinin ne kadar olduğunu bilemiyoruz belki ama bir #çocukedebiyatıyazarı olarak çocuk gerçekliğine uygun fantastik unsurların ya da mizahın bu tür bir kitap içerisinde yer almasını sağlayarak korkunun psikolojik bir #travma olarak tecrübe edilmemesini sağlamıştır. Çocukların her gün yazılı veya görsel birçok basın üzerinden seyrettikleri veya okudukları savaş, hastalık, cinayet veya trafik kazası haberleri, onlar için Cadıların Cadısı’nın en lanetli büyüsünden bile daha yıkıcı bir etkiye sahiptir. Çünkü anlatılan çocukları yok etmek isteyen çok kötü kalpli çirkin bir cadı bile olsa #gerçekhayattakişiddet gibi çocukları bu şiddete alıştırma işlevi yoktur. Aksine çocuklara, hayal gücünün ürünü de olsa korkularının sembolü olan varlıkların yenilgisine şahit olma şansını göstermektedir. Çünkü -en azından- bu dünyada kötü olan kaybetmeye mahkûmdur.

Sorry, there were no replies found.