C. Aylak Adam: Eril Dilin Hâkimiyetinde Bir Anti-Kahraman

  • C. Aylak Adam: Eril Dilin Hâkimiyetinde Bir Anti-Kahraman

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 09:22

    Aylak Adam: Eril Dilin Hâkimiyetinde Bir Anti-Kahraman*

    Makale Yazarı: Medeni Yılmaz

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2018, 36. sayıda yayımlanmıştır. 

    “Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.”

    Türk edebiyatının en etkileyici son sözlerinden biriyle biten #AylakAdam, modern romanımızın önde gelen klasiklerinden biridir. Yayımlandığı 1959 yılından günümüze değin yabancılaşma, toplum eleştirisi, modern hayatın tekdüzeliği ve birey-ebeveyn ilişkisi gibi pek çok açıdan derinlikli olarak incelenmiş, başta #BernaMoran, #FethiNaci, #OrhanKoçak ve #NurdanGürbilek olmak üzere saygın eleştirmenlerce hakkında yazılar yazılmış, kısacası hemen her yönüyle didik didik edilmiş bir ilk kitaptır. #YunusNadiRomanÖdülleri’nde En iyi İkinci Roman Ödülü’nü alır. Bu arada jüride kimler yok ki! Âdeta Türk edebiyatının çınarları bir araya gelmiş: #HalideEdipAdıvar, #YakupKadriKaraosmanoğlu, #BehçetNecatigil, #AzraErhat, #OrhanKemal ve #HaldunTaner. Jüri de jüriymiş ha!

    Alışkanlıklar Karşısında Bir Aylak

    Kitabın başkarakteri olan aylak kahramanımızın bir adı dahi yoktur. Atılgan, onu “#C.” olarak kodlar kitap boyunca. C. “gerçek sevgiyi” arayan, “zengin değil paralı” ve kent hayatında bunalmış bir burjuvadır. Ailesinden kalma varlıklarla oldukça rahat bir yaşam süren C., her sabah erkenden evden çıkar ve başta ressam arkadaşı Sadık’ın atölyesi olmak üzere, her gün pek çok yere uğrar. Sokak sokak aylak aylak dolaşır. Sık sık sinemaya gider. Tekdüze, sıradan ve rutin olan, alışkanlık yaratabilecek her şeyden ve herkesten uzak durmaya çalışır. Aslında toplumdan kopuk değildir. Ama “bir şeyleri sürekli dökme kalıplara uyduranlara”, “elinde paketle eve dönenlere” ve “alışkanlıklar saltanatına” karşıdır.

    Üstelik fazlasıyla kibirlidir de kahramanımız. Yukarıda Aylak Adam kitabından yaptığım alıntıda da görüleceği üzere, insanların kendisini anlamayacağını düşünecek derecede kibirle yüklüdür Bay C. Hatta kitabın en başında garsona bahşiş vermeme gerekçesi de yine kahramanımızın kibrinde gizlidir: “Para versem eli elime yapışacaktı, vermedim”. Özellikle Nurdan Gürbilek “Mağdurun Dili” adlı kitabında bunu detaylıca incelemiştir. Dolayısıyla tekrara düşmenin anlamı yok. Ki zaten benim bu yazıda öncelikli olarak değineceğim mevzu, Aylak Adam romanında eril dil kullanımı üstünedir.

    Aylak Adam’ın Eril Dili

    “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi” şeklinde başlar roman. Dolayısıyla daha romanın en başında aylak kahramanımızdan aldığı umudu okuyucuya da taşır Yusuf Atılgan. Daha önce belirttiğim üzere, “Gerçek sevgiyi” sunabileceğini düşündüğü bir kadın peşinde olan C. bu umudu roman boyunca sürdürür. Ancak C. karakteri bu umudu taşırken ve çeşitli diyaloglar vesilesiyle dile getirirken kadın-erkek ilişkileri ve eşitliği, toplumsal cinsiyet, kadını tek tipleştirme ve eril dil kullanımı gibi noktalarda sanırım biraz aksar. Geleneksel değerler ve alışkanlıklarla yetişmiş Türk toplumunu kıyasıya eleştiren Bay C., söz konusu kadın olduğunda sanırım diğer hemcinslerinden pek de farklı sayılmaz!

    Her şeyden önce şu detayı belirtmekte fayda var: babası ve teyzesi arasındaki ilişki ve buna günün birinde şahit olmasının etkisinde fazlasıyla kalmış bir karakterdir Bay C. Roman boyunca da bu etkinin izlerini sık sık göreceğiz. Babasını teyzesiyle ve sık sık değişen hizmetçileriyle sevişirken yakalaması ve ondan azar işitmesi, romanın gidişatında ve C. karakterinin oluşumunda yadsınamaz derecede önemli bir yer teşkil eder. Zira dizinde uyumaktan hoşlandığı teyzesi artık “gecenin pis düşlerine” konuk olur. Bir yanda saf ve temiz yüzüyle anne imgesi, diğer yanda şehveti çağrıştıran teyze! Dolayısıyla artık aradığı ideal kadında teyzesinin izlerini bulmaya çalışacaktır. Çünkü imge birleştirilmiştir. Teyzesi benzeri bir kadın ona hem anne şefkati, masumiyeti ve güzelliği sunacaktır hem de erkeklik arzularına yanıt verebilecektir. Ancak arada şöyle bir nüans bulunur: teyzesini babasıyla yakalaması ve ondan azar işitmesi neticesinde Bay C., kadınlarla olan cinsel münasebetlerinde pek haz almaz. Hatta aradığı kadının cinselliği çağrıştırmamasını ister. Tiksinir âdeta cinsellikten. Zira seksten bahsederken kullandığı tabirler genellikle et ile ilgilidir: “Etin bilinçli kıpırtısı”, “et ete sürtünmek”, “etini kışkırtmak”, “ iki etin birbirine dokunması”… Hatta fahişenin biriyle para karşılığı seviştikten sonraki pasaj da pek enteresandır. Fahişeyle şini gördükten sonra odadan çıkar ve kalabalık sokakta yürümeye başlar. Devamı şöyle: “Karşılaştığı kadınlara bakarak yürüyordu… Bu gece canı et istiyordu. Bol bol et yiyecekti.” Alıntıladığım bu kısacık pasajdan da anlaşılacağı üzere aylak kahramanımız C., kadın ve et kelimelerini peş peşe sıralayarak bu iki kavramı örtüştürüyor. Burada kadınları birer “et yığını” olarak gördüğünü iddia edecek değilim. Ancak bu pasajdan yakın anlamlı bir şey çıkarılırsa da itiraz edilecek pek argüman sunulamaz gibime geliyor.

    Sonraki bölümlerde sevgilisi olacak olan Ayşe ile seviştikten sonra da ayrılırlar. Çünkü bilinçaltında hep bu olay vardır. Babasına olan nefretinin kaynağını da burada aramak gerekli. Hatta “o adamsa ben olmayacaktım” der kitabın bir yerinde. Çünkü baba onda bıraktığı izler sebebiyle çeşitli çatışmalar yaratmıştır. C. ise babası ve teyzesinin cinsel münasebetleri sebebiyle cinsellikten uzak bir karakterdir. Dolayısıyla C. cinsel çatışmalar yaşatmayacak bir kadının peşindedir!

    Peki bunun haricinde nasıl bir kadındır C.’nin aradığı? Süssüz, makyajsız, parfümsüz, gösterişten uzak, topuklu ayakkabı giymeyen, evlenmekten bahsetmeyen ve elbette yüzü çok güzel olan bir kadın… Yolda rastladığı iki kadına bakarken “Ayakkapları topuksuzdu, bak bu iyiydi” der mesela. Kadını topuk üzerinden değerlendirir. Aradığı ideal kadın olabileceğini dile getirir. Yine romanın başlarında iki kadına denk gelir, onlardan birini (yüzü güzel olanı) gözüne kestirir. Kadınlar tam yanından geçerken o yüzü güzel olanı tutup aniden öpmeye başlar. Diğer kadın ise “pis sarhoş” der kahramanımıza. Bay C. ise, “Ne yamansınız dökme kalıplarınızla, bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz” şeklinde sitemkâr konuşur. Dolayısıyla Bay C. , buradaki cümlesiyle insanların belli kalıplara sıkıştığını eleştireyim derken aslında kendisi de aynı duruma düşüyor. Zira sokakta rastladığı ve hiç tanımadığı kadınlara yalnızca dış görünüşlerinden hareketle sık sık olumsuz sıfatlar yüklüyor. Bu ilginç paradoks, roman boyunca defalarca tekrarlanır.

    Romanın ilerleyen sayfalarında aylak kahramanımızın kadınlarla karşılaşmasında eril dil kullanımının devamına şahit oluyoruz. Daha önce kahramanımızın geleneksel değerlerekalıplaşmış deyimlere ve hareketlere karşı olduğunu söylemiştim. Ancak kadınlar söz konusu olunca durum değişiyor. Zira C. karakteri, kadının erkeğe hizmet etmekten gizliden gizliye hoşlandığını düşünen yapıda bir insandır. Mühendisin on altı yaşındaki büyük kızı Semra’nın kendisine sürahiyle su doldurmasını işte yukarıda sözünü ettiğim düşünceyle açıklar. Hatta bunun içgüdüsel olduğunu söyler.

    Romanın sonlarına doğru ise sinemada sürekli karşılaştığı gözleri şaşı bir fahişenin yanına giderek onu evine davet eder. Onu Zehra teyzesine çok benzetir. Birlikte yola koyulurlar. Aylak adamın evine vardıklarında ise fahişe pek şaşırır, zira lüks bir evdir ve davet eden kişi de hem iyi giyimli hem de pek kibardır. Şaşkınlığını gizleyemeyen fahişe, “Buraya hangi kadını çağırırsan gelirdi!” diyerek âdeta aylak kahramanımızla rolleri değiştirir gibidir. Zira cümledeki kadınları genelleme ve aşağılama ifadesi aşikâr. Zehra teyzesine benzettiği fahişe aniden soyunmaya başlar. Ancak C. onu durdurur. Dizlerine başını koymak istediğini belirtir. Fahişe bir kez daha şaşırır. C. ise teyzesini hayal ederek isteklerine devam eder. Burnundan öpülmek istediğini söyler bu kez. Ancak fahişenin yüzündeki tedirginliği fark edince vazgeçer ve artık gitmesi gerektiğini söyler. Zira kadının yüzündeki sıkıntılı ifadeye üzülmüştür. Onu en insani ve naif hâliyle bu sahnede görürüz. Bir kadını tedirgin etmenin burukluğu bir yana, teyzesinden kalan hatıraları, bir başkasıyla canlandırırken aynı duygu yoğunluğuyla yaşayamadığını anlamıştır. Böylece eril dilin üstünü umutsuzluk gölgesi sarmıştır. Yine amaçsızca sokaklara çıkar.

    Oysa Aylak Adam’ın isteği iki kişilik saf bir mutluluktan ibarettir. Roman boyunca o kadını arar durur. Aslında hep yakınındadır, ama asla o “saf ve güzel” yüzünü göremez. Bir defasında onunla tramvayda çarpışır, birinde sinemada denk gelir ve en son olarak da o mavi yağmurluklu kadını, o esrarengiz kadını otobüse binerken görür. Ama o masum ve güzel olduğuna inandığı, romanın ilk satırlarından itibaren kovaladığı ve yaratıcısı Yusuf Atılgan tarafından B. olarak kodlanan kadına asla kavuşamaz.

    Dolayısıyla da aylak kahramanımız ne ömrü boyunca aradığı “o” kadını bulur ne de çocukluk günlerinin masumiyetine kavuşur. O ve dünya kirlenmiştir artık. Umut kalmamıştır. Nitekim Yusuf Atılgan, roman ikincilik ödülü aldıktan hemen sonraki söyleşisinde, 1958 yılında, romanın sonuyla ilgili soruya şöyle yanıt verir:

    “Romanın sonunda aylak adamı öldürmeyi düşünmüştüm. Sonra çok melodram olur diye vazgeçtim. Karakterin bir çeşit melankoliye, hatta deliliğe varabileceği hususunu okuyucuya bıraktım.”

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Aylak Adam: Eril Dilin Hâkimiyetinde Bir Anti-Kah…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now