Büyük Birader: Eskiden Nasıl Gözleniyorduk Şimdi Nasıl?*
-
Büyük Birader: Eskiden Nasıl Gözleniyorduk Şimdi Nasıl?*
Eskiden Nasıl Gözleniyorduk Şimdi Nasıl?*
Makale Yazarı: Nezih Kuleyin
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisi (Ekim/Aralık 2011) 8. sayıda yayımlanmıştır.
1984’ten 26 yıl sonrası…
YIL İKİ BİN ON,
2010 yılının ocak ayının ortasında kongre ve seyahat organizasyonu yapmak amacıyla kurduğum şirkete Suomi adlı ülkede faaliyet gösteren, bizim dilimize adını Özgür ve Vahşi olarak çevirebileceğimiz bir şirketten bir haftalık davet aldım. Kışın tam ortasındaydık ve kuzey kutbuna en yakın ülkelerden birine bu mevsimde yolculuk yapmanın akıl kârı olmadığına yönelik çevremden gelen uyarıları önemsemeyerek yanıma Justin #Marozzi’nin #Timurlenk adlı kitabını aldığım gibi kendimi uçağa attım.
Noel babanın oturduğu dönenceden yüzlerce kilometre kuzeyde bulunan havaalanına indiğimde gece saat on ikiyi geçmişti. Yaz günleri bizim ülkemizin güney ve güneydoğu illerine gidenler bilirler, uçağın kapısı açıldığında fırının kapağı açılmış gibi olur. Burada da soğuk, uçağın kapısı açıldığında at terbiyecisinin kırbacı gibi yüzümde şaklamıştı. Aşağı indiğimde Özgür ve Vahşi şirketinin yetkilileri beni husky adı verilen altı tane kurt köpeğinin çektiği bir kızağın içine atıp üzerime geyik postlarını örttükten sonra hızla kalacağımız yere götürdüler.Gecenin ortasında kurt ulumalarının dağlarda yankılarından ve kızaklardan çıkan ıslık seslerinden başka hiçbir şey duymadan ve yüzümüze çarpan buz kırıntılarının ağzıma yakın olanlarını dilimin ucu ile tırtıklayarak yaklaşık bir saat yol aldıktan sonra altmış beş, yetmiş yaşlarında bir koca ile yüzündeki derin yara izinden ve çöküntüden dolayı yaşını pek kestiremediğim karısının işlettiği bir otele ulaştık.
Otel sahibi her biri bir zorluğun nişanesi olan yüzündeki kırışıklarla feleğin çemberinden geçmiş birine benziyordu. Adam, yaşı oldukça ilerlemiş olmasına karşın bavulumu okul çantasıymış gibi kaldırmıştı. Yanımda bulunan Vahşi ve Özgür şirketinin temsilcisi Akka da benim gibi şaşkınlık içindeydi. Bu arada otel sahibinin eşi araya girerek kendini tanıttı, kadının adını tam anlayamadım ama saçlarını yüzünün sağ yanını kapatır biçimde taraması ilgimi çekmişti.
Kadın, “Yerel konuklarımız ve Nippon’dan gelen üç misafirle birlikte siz son konuğumuzsunuz,” dedi.
Kendimi önce odaya sonra da banyoya attım. Sıcak bir duş aldım. Aklım ev sahibi kadına takılmıştı. Onu tanıyordum ama nereden? Saçı yüzündeki bir yara izini kapıyordu ve sanki ben bu yaranın nasıl olduğunu anımsıyordum. Uyuyamadım. Adı neydi?
Uyuyakalmışım. Cep telefonumun avaz avaz öten sesiyle uyandım. Kahvaltı için yeni yapılmış çörekleri ağzımıza atıp jet skilerin bulunduğu yere giderken İngiliz vurgusu ile İngilizce konuşan otel sahibinin bizi ‘akşama görüşürüz’ anlamına gelmiş olabileceğini düşündüğüm cümleyi tek bir sözcükle ifade ettiğini farkettim (‘seylunç’ gibi bir şey söylemişti). Tuhaf bir İngilizceydi bu.
Jet skiler ile yola çıkacak ekip sekiz kişiden oluşuyordu: Ekip başı Heikkonen, ben, Nippon’dan gelen mühendisler ve Soumi’den de üç kişi.
Heikkonen Jet Ski’nin üzerinde bulunan hız ve yön belirleyicilerin acil bir durumda aracın kontrolünü ele alacağını, eğer düştüysek duracağını düşmediysek uydu kontrolü ile başlangıç noktasına kadar geri getireceğini anlattı. Yolda birbirimizle yan yana gelmek ve işaretli alandan dışarı çıkmamız yasaktı.
Tanımlanması olanaksız güzellikler arasında başlayan yolculuğumuza iki buçuk saat sonra ara verip patatesli geyik eti haşlaması yedikten sonra mola verdiğimiz yerden devam edecektik. Bu arada bir şey dikkatimi çekti Nipponlular Soumiler sandığımdan daha samimiydiler. ‘Ne var bunda’ diye düşünsem de bu kadar kısa süredeki samimiyeti artırmalarına şaşırmıştım.
Şaşırmam boşa değilmiş. Yeniden yola çıktıktan beş dakika sonra birden önümüze kayaklı polisler çıktı ve bir Soumiliyle iki Nipponlu’yu ülkenin Ar-Ge birikimini yurtdışına kaçırmaktan dolayı tutukladılar. Heikkonnen’e polisin bunu nasıl belirlemiş olabileceğini sorduğumda aldığım yanıt çok çarpıcıydı. Uydu bağlantılı yön gösterme birimleri size yolu gösterirken sizin görüntünüzü ve konuşmalarınızı da denetim merkezine aktarır. Meğer yolculuk sırasında arkada kalan Soumi’li mühendis, ıssız sandıkları bir noktada Nipponlulardan birine küçük bir “chip” verirken teknik takibe takılmıştı.
Akşam otele döndüğümüzde herkes olayın kendisinden çok olaya karışanların nasıl böyle tedbirsizlik yaptıklarını konuşuyordu. Açık alanlar artık kapalı yerlerden çok daha kolay izleniyordu ve cep telefonunun kodu ile her an nerede olduğunuz bilinmekle kalmıyor istendiği an telefon alıcıları çalışır hale bile getirilebiliyordu.
Yemekte buluşmak üzere odama çıkarken merdiven altından otel sahibi karı-kocanın mutfaktaki koşuşturmalarını izledim. Yok, bunları tanıyordum ben… Odama geldiğimde televizyon kumandasının masamın üzerinde olduğunu fark ettim ama televizyon ortada yoktu. Kumandayı elime alıp aç düğmesine bastığımda duvarın bir bölümünde aydınlık bir kare belirdi ve yayın başladı. İlk fark ettiğim tek bir televizyonun olmayışıydı; televizyonlar duvara gömülüydüler ve üzerleri duvarın rengi olan ama ışığı geçiren bir malzemeyle kaplanmıştı.Duş alıp yatağa uzandığımda yorgunluğumun dayanılmaz boyuta ulaştığını hissettim. Daha yemeğe bir saat vardı; televizyon kumandası üzerindeki alarmı bir saat sonraya ayarlayıp yatıyordum ki kumandanın ucundaki mercek dikkatimi çekti; kumanda aynı zamanda üç yüz altmış derece çekim yapabilen bir kameraydı. ‘Uyurken de izlenmek günümüzün modası olsa gerek’ diye düşünürken göz kapaklarım yorgunluğumun ağırlığı altında ezilmişti.
Akşam yemeği için aşağıya indiğimde masanın üzerinde meyve suyu olmayan çok renkli alkollü içecekler vardı. Masa on kişilik olarak hazırlanmıştı. Saat tutulmuş gibi herkes bir anda masanın başında beliriverdi.
Tutuklananlardan geri kalan Nipponlu mühendis ve Soumili iki mühendis sabahki olayın etkisi ile masanın iki ayrı ucunda oturmayı yeğlediler. Ben ve Akka masanın tam ortasına oturduk. Ev sahipleri de bizimle birlikte yiyeceklerdi. Nereden tanıdığımı hâlâ çözemediğim otel sahibinin eşi bize o zamana kadar görmediğimiz Bayan Anneli’yi tanıştırdı. Bayan Anneli, kırk yaşları civarında, bizim oralarda kendisine ‘Osmanlı ‘dediğimiz türden bir kadındı. Tanrı olarak doğayı tanıyor, her türlü meyveden ve sebzeden alkollü içki üretiyordu. #Şamanist olduğunu anlattı bize, onlar da bin yıl önce Ural dağlarından gelip buralara yerleşmişlerdi. Yüzündeki sevecen ifade sanki doğduğu günden beri ordaymış gibi duruyordu. Asıl dikkatimi çeken ise ev sahibi kadının onun elini hiç bırakmayacakmış gibi tutması, Bayan Anneli’nin ise ona büyük bir şefkat göstermesiydi.
Bu akşam mutlaka bu sırı çözecek ev sahiplerimizin kim olduğunu anlayacaktım ki Bayan Anneli hevesimi kursağımda bırakarak daha yemeğin başında merak ettiğim kişilerin adlarını tekrar söylerken nereden tanımış olabileceğimi de açıkladı: Bayan Anneli söze şöyle başladı: “Değerli konuklarımız, sizlere hoş geldiniz demekten büyük bir haz duyuyorum. Ben buranın yerel yöneticisiyim, otel sahibi olan yakın arkadaşlarım, beni de bu akşam sizlerle birlikte olmam için davet ettiler. Onlar buraya yirmi altı yıl önce Okyanusya’dan kaçarak geldiklerinden bu yana büyük bir uyum içerisinde yaşıyoruz, bu güzel akşamı bize hazırladıkları için Winston ve Julia Simith’e teşekkür ediyorum.”
İçimden olamaz diye düşündüm, Winston ve Julia Simith öldürülmemiş miydi? George Orwell öldürülecekleri konusunda emindi ama öldürüldüklerini söylememişti. Dünya mı durmuştu yoksa ben mi öyle hissediyordum ama yaşamımdaki en önemli anın içinde olduğumu duyumsuyordum. Evet o kadın Julia idi, farelerin açtığı yarayı saçlarıyla kapatmak için elinden geleni yapıyordu, bunu nasıl fark edememiştim.
Hızla yerimi değiştirdim ve Winston Simith’in yanına oturdum, gece oldukça uzun olacağa benziyordu. Herkes açılış için verilen kızılcıktan yapıldığını zannettiğim karpi adı verilen meyve likörünü yudumluyordu ama ben kadehi aldığımda heyecandan titreyen elimi yönetemeyeceğimden korkuyordum. Winston Simith, yirmi altı yıl geçmiş olmasına rağmen çelik gibiydi ve acının bilediği gözlerle bana bakıyordu. Sorumu sormadım, sözcükler dudaklarımdan fışkırdı.“Kaçmayı nasıl başardınız, evet imkânsızı nasıl başardınız?”
Winston Simith gözlerimin içine baktığında, ‘Hiç anlatmayacak ve ben de bu tarihi bilgiden yoksun kalacağım’ diye düşündüm. Neredeyse yalvarır bir ifadeyle gözlerine bakıyordum ki bir evet ışığı yakaladım. Anlatacaktı…
“Aslında şansımız yaver gitti. Kestane Ağacı kahvesinden çıktığımda artık birkaç gün içerisinde öldürüleceğimden emindim, son bir kez Julia’yı da alıp Proleterlerin mahallesine giderek onlar gibi sızana kadar içmeye karar verdik. Julia’yı ile birlikte gittiğimiz barda Doğu Asyalı oldukları söylenen ama sonradan sizin oradan olduklarını öğrendiğimiz bir kaptan ve dört mürettebatı içiyorlardı. Kaptanın adı Süleyman’dı, soyadı çok zor söyleniyordu. Abuzeroğlu’ydu sanıyorum çok yiğit neşeli bir adamdı. Kaptan, ülkedeki rejimden kaçan bazı kişileri de gemiyle Okyanusya’ ya götüreceğini söyleyince beni de gemisine almasını istedim. ‘Nereye’ diye sorduğunda yanıtım ‘sizin ülkenize götür’ oldu. Gülmek istedi ama gülemedi. Şansıma bak ki meğer sizde ‘netekim’ diye söze başlayan büyük birader ülkeyi öyle bir duruma getirmiş ki insanlar Okyanusya’ya kaçıyorlarmış.”
“Doğru en büyük suç evde kitap bulunmasıydı ve çok sayıda insan yurt dışına kaçtı, birçoğu da hâlâ kayıp, mezarları bile yok.”
Bu arada pontika servisi yapılmaya başlanmıştı. Servisin bir an önce bitmesi için içim içimi yerken göz ucu ile baktığım Soumili mühendis elinde tuttuğu saç telini yanındakilere yeni teknoloji bir kamera olarak anlatıyordu. Mühendise göre aslında en son teknoloji bu değildi ve zaten en son teknolojiyi açıklaması da yasaktı. Sondan bir önceki teknoloji buydu ve kimsenin göremeyeceği kadar ince kamera hiç şarj etme gereksinimi duymadan bir hafta boyunca sesli görüntü kaydı yapabiliyordu. İnanması imkânsız ama gerçek bu diye düşündüm ama aklım hâlâ konuşmadaydı. Winston’un gözlerine baktım. O da yarım kalan yerden devam etti.
“Kaptan bana dedi ki: Bak ben zaten hapishane ve işkenceyle haşır neşir biriyim ve kelleyi koltuğa alıp iki yazar, bir film yönetmeni bir de müzisyeni buraya kaçırdım. Seni de buradan kaçıralım ama nereye? Aslında en uygunu bizim orası. Orada İngilizce bilmen zaten aç kalmamanı sağlar. Ama Okyanusya, Doğu Asya ile şimdi dost oldu, seni geri gönderebilirler. Belki bir Avrasya ülkesine gitmen daha iyi olur. Ama orada da Atlas Okyanusuna bakan ülkelerde de parlamento yok. Hoş merkezde var ama orada da bir karı koca tarafından kurulan örgütün yöneticilerini mahkeme yapmadan hapishanede bir gece ansızın öldürdüler. Yani günümüzde dünyanın diğer yarısı da Okyanusya’dan pek farklı değil. Ayrıca yeni aldığımız yük nedeniyle biz de buradan önce Avrasya federasyonundaki Soumi’ye gideceğiz.
Burada uzun bir süre düşündü. “O arada gemi mürettebatı proleterlerle eğlenceye dalmış Julia ise merakla beni izliyordu. Birden durdu ‘Soumi olur’ dedi ‘orda da İngilizce çok iş yapar ayrıca Karlar Diyarı denilen bölgeye gidersen çevre ile de pek bir ilişkin olmaz ortalık durulana kadar sen de kendine bir yol bulursun’. Bundan sonrası maceralı bir yolculuktan başka bir şey değildi. Kaçtık buraya geldik, gerçekten benim gibi birisine hem ‘eski söylemi’, hem de ‘yeni söylemi’ çok iyi derecede bilen birisine burada da gereksinim vardı ve on iki yıl sonra biriktirdiğimiz paralarla bu oteli kurabilecek duruma geldik. Julia hâlâ yüzünde fareler tarafından açılmış olan yaranın acısını hissediyor ben de onu satmış olmanın ıstırabını. Ama yaşam devam ediyor işte. Boş veer.”
Ama benim boş vermeye niyetim yoktu. Her şeyi ama her şeyi bu canlı tarih ile tartışmak istiyordum.
“Winston sana bir şey sormak istiyorum, o günden bu yana dünyada ileriye doğru giden demokratik bir gelişme olduğu iddia ediliyor, sen insan özgürlüklerinin kısıtlanmasını en acı şekilde yaşayanlardan birisin, bu konuda ne düşündüğünü öğrenmek isterim.”
“Önce dünyaya bakalım istersen bin dokuz seksen dört ten bu yana ne değişti. Evet askerlerin hakimiyetinde ciddi bir azalma var ama hâlâ Afrika; Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya birliklerinin hakimiyet kurmak için beş parası olmayan uluslara silah satıp onları birbiri ile savaş ettirdikleri yer değil mi?”
“Değişen ne peki?”
“Ben Okyanusya’da haberleşme dalında teknik bir elemandım biliyorsun, dolayısıyla teknoloji ile ilişkim hiç kopmadı. Bilişim Devrimi olarak adlandırılan büyük teknolojik değişim büyük biraderlerin ’kör gözüm parmağına’ biçiminde yaptıkları izleme işini ‘yağdan kıl çeker’ hale dönüştürdü.”
“Bakıyorum bizim deyimleri çok iyi biliyorsun.”
“Yo burada da bu deyimler aynı, ama asıl belirtmek istediğim bu değil. En önemli değişiklik şu: Okyanusya tüm dünyayı izleyen büyük bir organizma artık. Bilişim dünyasının haberleşme ile bütünleşmesinin sonucunda Okyanusya önce internet denilen altyapıyı kurdu. Başlangıçta amaç akademisyenleri izleyip bilimsel gelişmelerden anında haberdar olmaktı. Sonra bu iş öyle gelişti ki dünyadaki yazışmaların büyük çoğunluğunu izler oldular. Şu anda bile yapılan yazışmaların tamamı binlerce anahtar sözcüğe göre önce tasnif edilip sonra saklanıyor ve mili saniyeler düzeyinde kimin hangi konuda kime ne mesaj verdiğini izleme olanağına sahipler. Örneğin eskiden insanlara suç unsuru kitap devlet tarafından satılır ya da verilir; sonra suç unsuru taşıyan kitabı alan, ajanlar tarafından izlenirdi. Şimdi bu daha çok teknik bir biçimde yapılıyor.”“Nasıl?”
“Mesela sen kitapçıya gidiyorsun ve üzerinde de cep telefonu var; iktidar tarafından beğenilmeyen kitapların bulunduğu rafın önüne geldin, diyelim ki orada harcanması gereken zamandan daha fazla zaman harcadın. Bu senin bu kitaplara ilgi gösterdiğin anlamına geleceği için orada harcadığın süre olumsuz bir not olarak kayıtlarına işlenebilir.”
“O kadar da değil!”
“Bak şimdi sana bir şey söyleyeyim genç adam, bir şeyin teknolojik olarak yapılma olasılığı varsa o işin yapılmaması diye bir şey söz konusu değildir. Sadece ve sadece ne zaman yapılacağı söz konusudur. Gel şimdi bir adım daha ileri gidelim istersen.”
“Evet.”
“Şimdi diyelim ki iktidarın istemediği kitaplardan birini satın aldın ve kredi kartınla parayı ödedin. O kitabın numarası ve senin banka kredi kartının numarası eşleşmiş bir biçimde önce senin bankana sonra sana kitabı satanın bankasına gidecek. Bir kopyası da satın aldığın kitap mağazasının genel müdürlüğüne gidecek. Bu işlemlerin tamamı da İnternet üzerinden yapılacak, yani senin ne okuduğunu biliyorlar artık. Bir başka açıdan olaya bakmanı istiyorum, bin dokuz yüz seksen dördün üzerinden yirmi altı yıl geçti ama hâlâ biz suç unsuru olarak kitabı örnek vermeye devam ediyoruz. Kimlere ne yazdığını da biliyorlar ve eskiden olduğu gibi sürekli ekranın açık tutulmasına ihtiyaç yok. Hatta bizim Julia ile buluştuğumuz kırlar bile artık bizim değil.”“Neden? “
“Bir kere casus uyduları artık insanın saçının telini çekecek kadar net görüntü alma duyarlılığına eriştiler. Hele cep telefonun yanındaysa, seni bulmaları saniye bile sürmez, öyle kırda bayırda bile sevişemezsin, birden fotoğrafların günlük gazetelerin ana sayfalarına çıkar, ne olduğunu anlayamazsın.”
“Özel hayatın kutsallığı ilkesi nasıl korunacak o zaman… Okyanusya’dan kaçtığına memnun değil misin yani ?”
“O başka bir şey, orada kalsaydım kesin öldürülecektim. Buraya geldim, herkes uzman olduğu işi yapar. Bana da istihbarat toplama işini verdiler. Gelen teknik heyetleri gezdirip onlardan aldığım bilgileri yeni ülkemin hizmetine sunuyordum. Ama sana bir şey söyleyeyim mi tam beni devreden çıkartacak bir buluş yapıldığında ben de oteli yapacak kadar para biriktirmiştim.”
“Ne bulunmuştu?”
“Kısa mesafeden kablosuz kayıt sistemi. Ekip elemanlarının elli metre içerisinde yaptıkları tüm konuşmalar, onları izleyen bir araç tarafından otomatik olarak kayıt altına alınıyordu ve artık bana gereksinim kalmamıştı. Bu yıl Okyanusya’daki Doğu Asya ajanlarının nasıl yakalandığını gazetelerden okudun değil mi?”
“Okudum da tekniği ile ilgilenmemiştim.”
“Kablosuz ağların izlenmesi. Kadın bir ajan kafede bilgisayarıyla oynar gibi yaparak bilgileri biraz ilerdeki otomobilde bulunan Doğu Asya ajanlarına aktarıyorken tarayıcılar tarafından belirlenmiş. Havadan kablosuz olarak gönderdiğini sandığın bir bilgi bile her an izlenmekte yani.”“Peki sence aşka ne oldu. Sen ve Julia insanlığı ileriye taşıyacak en yüce duygunun aşk olduğuna inanıyor ve Büyük Biraderin, aşkı insanların gönlünden silerek onları mekanik birer emir kulu durumuna getirmeye çalıştığını söylüyordunuz. Bu düşüncelerinize ne oldu?”
“Aşk’ı rezil ettiler. Bizim zamanımızda erişilmez olan kadınları aşağılayan her türlü film yüzlerce kanallı televizyonlarda gösterildi. İnternette vıcık vıcık bir dünya yarattılar. Artık ‘aşk için ölmeli aşk o zaman aşk’ diyenlere deli gözü ile bakılıyor. Dahası var, televizyon kanallarında her gün kocası tarafından öldürülen bir kadının haberi çıkıyor karşımıza. Aşk kendisine ulaşan tüm su yolları kesilmiş bir ağaç gibi. Hedeflerine eriştiler, aşk ölmediyse bile sürgünde ama porno her yerde. Büyük birader artık Küresel Birader oldu. Ama sonuç buluşların yarattığından çok daha vahim biliyor musun?”
“Biraz açıklar mısın?”
“Önemli olan teknolojik gelişme ile meydana gelen her an izlenebilme olasılığının artması değil her an izleniyorum diye düşünerek hiçbir aykırı düşünce geliştirmemeye çalışmak. Eğer güçlü karşı düşünce geliştiremezsen doğru olduğuna inanılan görüş bir süre sonra zayıf bir görüş haline gelir. Bu söylediğim bir felsefe değil; kendini sportmen birisi olarak düşün, tenisçisin; en fazla, en iyi rakibinden daha iyi oynayabilirsin. Okyanusya geçen yirmi altı yılda rakiplerine karşı büyük bir üstünlük sağladı ama dünyadaki sorunların azaldığını söylemen mümkün mü?”
Söyleyecek hiçbir şey bulamamıştım, uzun bir sessizlik etrafında bir süre oturduk. Gece ilerlemiş ve masanın diğer tarafından kopmuştuk. Fakat mühendislerin dikkatli bir biçimde beyaz masa örtüsüne baktıklarını ve birbirlerine ‘evet haklısın kesinlikle görünmüyor’ dediklerini duydum. Yeni telefonlarda kullanılacak olan mercek o kadar küçülmüştü ki bembeyaz masa örtüsüne bile koyduğunuzda görülmüyordu. Bir başka özelliği daha vardı merceğin, üzerine herhangi bir madde yapışmıyordu. Yani duvar boyası ile duvarınıza sürüldüğünde siz onu göremeyecektiniz ama o sizi her an görebilecekti. İzlenmek artık her yerdeydi.Birden saatin gecenin üçü olduğunu fark ettik. Sabah husky adı verilen kurt kırması köpeklerin çektiği kızaklarla buz tutmuş göllerde balık avlamaya gidecektik. İçimdeki mutluluğu yeniden yeşertebilecek miyim acaba diye düşünmeden edemedim.
#sayı8 #husky #1984 #bindokuzyüzseksendört #winston #nezihkuleyin #orwell #büyükbirader

Sorry, there were no replies found.