Blanche: Pansiyon
-
Blanche: Pansiyon
Pansiyon*
Makale Yazarı: Polat Özlüoğlu
*Bu Makale Roman Kahramanları (Ekim/Aralık 2017) 32. sayıda yayımlanmıştır.
Yine aynı müzik çalmaya başladı. Blanche’ın içinden dans etmek geliyordu her duyduğunda bu ezgiyi. Kollarını kaldırdı, ayağının birini öne doğru attı diğerini diz kapağından büktü ve kendi etrafında döndü. Soluk mavi kırışık eteği, uzun sarı dağınık saçları uçuşmaya başladı kendi rüzgarıyla. İncecik bedeni tüy kadar hafifti şimdi. Sanki içerisi kocaman bir balo salonu ve o da beyaz tüller içinde kavalyesinin kollarında oradan oraya savrulan bir periydi. Bir omzunu hafif kaldırmış incecik beyaz parmaklarını zarifçe bükmüş diğer kolunu öne doğru kıvırmış ve azıcık bir aralık bırakmıştı bedeniyle. Olmayan kavalyesi onu odanın içinde oradan oraya sürüklüyormuş gibiydi. Nefesi kesilmesin diye sık nefes alıyor, kavalyesinin gölgesine basmadan, loş ışığın altında sağdan sola ilerliyordu. Sonra onu gördü. Kalakaldı öylece. Çok tanıdık geldi gözleri, yüzü, bakışları, suskun duruşu! Müzik birden sustu. Daha doğrusu kulakları müziği kıstı. Duymuyordu artık hiçbir şeyi. Ne pencerenin ardındaki kuşlar ne de diğer odalardan gelen sesler vardı. Kolları havada öylece kaldı. Etrafındaki her şey durmuş, bütün sesler susmuştu onu görünce. Blanche’ın yüreği pıt pıt atıyor adeta kafesinde zor zapt edilen bir serçe gibi çırpınıyordu şimdi. Bıraksa yerinden çıkacaktı. Bir düş mü yoksa gerçek miydi gördüğü çocuk emin olamadı.
Acaba ilacımı almış mıydım diye düşündü. Almıştı tabii. Pansiyoncu kadın her sabah ve akşam kontrol ediyordu. O yutmadan da odadan çıkmıyordu. Güya sohbet ediyormuş, onunla ilgilenmiyormuş, etrafı topluyormuş gibi yapıyordu ama Blanche farkındaydı aslında neden orada bulunduğunun. Hapı içmeden ayrılmıyordu yanından. Biliyordu. Bir hemşireden farkı yoktu adeta oysa sadece pansiyonda çalışan birisiydi. Beyaz giymesi güzel bir tesadüftü. Blanche’ın buraya ilk zamanlar ayak uydurması zor olmuştu, hem de çok zor. Bir kere soğuktu her şey, odalar, duvarlar, suratlar, çarşaflar, sular, aynalar her şey buz gibiydi. Önceleri hiç kimseyle konuşmamış, odasından bir süre hiç çıkmamıştı, sadece uyumuştu, kapkara, bulanık düşlere bırakmıştı kendini. İçinden hiçbir şey yapmak gelmemişti. Ucuz deterjan kokan soğuk ve sert yatağında miskin bir kedi gibi kıvrılıp kalmıştı. Sonra zaman geçtikçe, hatta epey geçtikçe alışmaya başlamıştı ya da alışırmış gibi yapmıştı, ‘mış’ gibi yapmaktan başka çaresi var mıydı ki? Yoktu. Yavaş yavaş kanıksamış, havasına, suyuna, sakinlerine aldırış etmeden yaşamaya çalışmıştı. Bakımsız bahçenin, ağaçların, yabani çiçeklerin, iklimin, hatta berbat yemeklerin bedenine iyi geldiğine kendini inandırmıştı. Burası biraz kasvetli, dışarıdan bakınca ıssız hatta ürkütücü, şehirden oldukça uzaktaydı ama bir çeşit terapi merkezi gibiydi. Yenilendiğini hissediyordu burada Blanche. Zamanla formuna kavuşacağını, dinlenerek kendine geleceğini düşünüyordu. Onca şeyden sonra tatili hak etmişti. Buraya geleli takvimleri, saatleri unutmuştu. Sahi ne kadar olmuştu bilmiyordu, aylar, haftalar yoksa yıllar mı emin değildi. Ama bu pansiyon ona iyi gelmişti. Öyle düşünüyordu. Önceden olsa bu yabancı yerde tek başına bir dakika bile kalmaya dayanamazdı. Lâkin şimdi burada olduğuna seviniyordu. Stella ve kaba kocası Stanley ile domuz ahırı gibi küçücük evde olmaktan daha iyiydi. Mutlu değildi ama mutsuz da değildi. Her şey çok sıkıcıydı, tekdüze birbirinin tekrarı günler ve geceler. Bütün bunlara rağmen bu tuhaf insanların arasında kendini iyi hissediyordu. Hepsi o kadar ilginçti ki, hatta garip. Hepsinin tuhaf alışkanlıkları ve değişik davranışları vardı. Bazıları inanılmaz kaba, bazıları dengesiz, bazıları ise son derece pisti. Bazıları çocuk gibi, bazıları kapalı kutulara benziyor, bazıları da enikonu deli gibiydiler. Tanrıya şükür bu güne kadar bir deli ile hiç karşılaşmamıştı Blanche ama bir deli ancak bunlar gibi olurdu herhalde. Çoğu az biraz hastaydı ama zararsız hastalardan. Çoğunun tedaviye ve dinlenmeye ihtiyaçları vardı. Blanche da dinlenmek için gelmişti bu pansiyona. Hiçbir arzusu, ilgisi, amacı olmayan farklı bir kalabalıktı pansiyondakiler, çoğu zaman neşeli de denebilirdi, bazen korkutucu, bazen de komiklerdi.
Bu çocuk da nereden çıktı şimdi. Yüzü tanıdık geliyordu. Uzun zamandır bu kadar tatlı ve masum bir surat görmemişti Blanche. Başı döner gibi oldu. Bir el elinden tuttu. Esmer uzun narin parmakların sıcaklığını hissetti. Buz gibi bedenine usul usul yayılan bir alevdi parmaklardan tenine sızan ateş. Sanki karşısındaki çocuk Prometheus’tu ve ateşi Blanche’ın avucuna bırakmıştı. Alev alev tutuştuğunu hissetti teninin. Gözlerini kırpıştırdı çocuğa tekrar bakmak için. Masmavi hırçın okyanusları andırıyordu o iki küçük düğmeye benzeyen gözleri. Tebessümle baktı çocuk. Ne diyeceğini bilemedi bir an Blanche. Güçlükle teşekkür edebildi. Yanakları kızarmış, gerdanı al al olmuştu.
— Öyle güzel dans ediyordunuz ki dedi çocuk.
— Çok kibarsınız. Sadece müziğe ayak uyduruyordum.
— Müzik mi?
— Evet. Bu saatlerde pansiyonda müzik çalınır.
— Pansiyon mu? Öyle mi?
Delikanlı etrafına kulak kabarttı. Blanche çocuğun tereddüdüne bir anlam veremedi. Delikanlının pembe kalın dudaklarına takıldı gözleri.
— Çilek mevsimini çok severim.
— Daha bahar gelmedi.
— Bu ara pek dışarıya çıkamıyorum. Özellikle de gün ışığında. Güneş cildimi tahriş ediyor. Geceleri de buraları tekinsiz oluyor, herkes erkenden odalarına çekiliyor. Işıklar hemen sönüyor, ne bir eğlence ne bir sohbet. Sessizlik dört bir yanı sarıyor. Kapılar pencereler bile kilitli. Çok ürkütücü aslında. Bazen baykuşların gülüşünü duyuyorum, bazen de diğer pansiyonerlerin seslerini, çığlıklarını, sayıklamalarını, bazen köpek havlamalarını çok uzaklardan, bazen de rüzgarın ıslığını, ağaçların mırıltısını dinliyorum. Bazen de müzik sesi duyuyorum. Hiç bitmeyen valsler. Uyumak ne mümkün. İçtiğimiz likörler olmasa gözlerimi yummam mümkün olmazdı inanın. Tadı çok güzel değil aslında ama onu içince rahatlıyorum. Uykuyu çağıran bir şey. Uyku genç tutuyor bedenimi. Keşke hep uyuyabilsek sonsuz bir uyku, sevdiğin birisiyle.
Bir an sustu. Sanki geçmişten gelen haberci kuşların sesini duymuş gibi pencereye baktı.En çok neyi özlüyorum biliyor musun?
Genç çocuk cevap verip vermemekte tereddüt etti. Tam bir şey diyecekken.
— Sıcak su dolu kocaman bir küvet. Bol köpüklü, buharlı ve hoş kokular saçan şampuanlarla dolu bir küvet. Bu pansiyonda öyle bir şey yok. Yani bazen dayanılmaz oluyor. Kokmaman işten değil. Yani kirli. Anlıyor musun? Banyolar berbat. İstediğin zaman da müsait olmuyor. Oysa ben banyo yapmadan duramayan birisiyim. Cildim kuruyor. Neyse ki geçici bir süre buradayım.
Çocuğa yaklaştı, adeta teninden tüten sıcaklığını, nefesini, erkeksi taze kokusunu iştahla içine çekti. Olmayan bıyıklarının gölgesine bakıp ışıl ışıl parlayan gözlerine, narin ellerine daldı.
— Sizi daha önce görmemiştim burada. Yeni mi geldiniz? Durun söylemeyin. Size de dinlenmek için burayı tavsiye ettiler demek. Ah ne güzel! Sizi her gün görmek çok güzel olacak. Ne kadar pürüzsüz teniniz. Saçlarınızın rengi…
Sustu, aklına gelen şeyleri söyleyemezdi. Delikanlının saçlarına uzandı titreyen parmakları, avucunda kumral telleri hissetti, saçların dağınık kıvrımlarını parmaklarının arasından usulca kaydı. Kokladı, içine çekti derin derin. Çocuk şaşırmış, enikonu annesi yaşındaki bu kadından etkilenmişti. Ama bir yandan da ürküyordu. Gülümsemeye çalıştı.
— Ne kadar güzelsiniz ve genç. Kaç yaşındasınız? Durun söylemeyin. Tahmin edeyim. Birkaç saniye çocuğu süzer.
— On sekiz.
— On yedi.
— Ölmek için çok genç diye kendi kendine mırıldanır. Çocuk duymaz kadının ne dediğini.
— Şey, benim gitmem gerek.
— Ne kadar çabuk?
Delikanlı arkasını dönmek üzereyken,
— Burada zaman hiç akmaz, saatin kaç olduğunu asla bilemezsiniz. Gün aydınlanır ve gün kararır. Saatler durmuştur burada. Gençliğimi buraya borçluyum bir anlamda, bu pansiyona. Ben de yeni geldim sayılır buraya. Yine gelin. Benim odam bir üst katta. Blanche benim ismim. Ah! Ne kadar kabayım. İsminizi bile sormadım.
— Elliot.
— Allan mı?
— Yo. Hayır Eli…
— Ah! Allan demek.
— Evet deyip sustu çocuk. Üstelemenin faydası yoktu.
— En sevdiğim isim Allan.
Dedi ve bir an daldı Blanche. Kaskatı kesildiğini duyumsadı bir an. Aklı karışmıştı. Geriye birkaç adım attı. Elleri ile tutunmak ister gibi etrafını yokladı. Duvara dayandı. Yüzü bir anda solmuştu, incecik parmakları titremeye başladı. Gözleri büyüdü, büyüdü yuvalarından düşecek iki kocaman kırlangıç yumurtasını andırdı adeta. Birazdan kırılıp dağılacak gibi baktı delikanlıya. Nefes alamadığını hissetti, kirpiklerinde biriken yaşlar donmuştu yanaklarında.
— Nasıl olur? Siz, siz o gece. Ben, ben sizi gördüm. Yatıyordunuz kırmızılar içinde.
Çocuğun yüzüne tekrar baktı. Avuçları ile kendi yüzünü kapattı. Şimdi bütün vücudu titriyordu. İnce tiz bir çığlık attı. O kadar alçak çıktı ki ses çocuk duydu sadece. Yeniden yüzünü açtı, gözlerinin kenarlarını sildi parmakları ile. Gülümsemeye çalıştı. Çocuğa baktı yeniden. Yüzünü örten cılız kırlaşmış saçlarını geriye attı.— Geri döndün demek. Keşke geleceğini haber verseydin Allan. Bu halde çıkmazdım karşına, hazırlıksız.
Çocuk tereddütle baktı bu kez kadına. Ne diyeceğini bilemedi. Artık bir an önce çıkıp gitmek istiyordu bu tımarhaneden, kaçmak.
— Şu halime bak. Kız kurusu gibiyim. Kıyafetim eski püskü, makyajım bile yok, saçlarımı bile toplamamıştım. Sen. Sense hiç değişmemişsin. Aynı. Hiç, hiç yaşlanmamışsın. Dudakların. Nasıl özledim bilemezsin. Kollarına al beni. Ne olur?
Blanche delikanlıya doğru bir adım attı. Ama çocuk geri çekildi. Blanche bir adım daha attı. Çocuk telaşlanıp tekrar geriledi. Blanche şaşırdı. Titreyen parmakları ile kendi yüzüne dokundu korkarak. Kırışıklıklarını, gözlerinin kenarlarındaki çizikleri, sarkmış yanaklarını hissetti. Üstündeki eskimiş soluk kıyafete baktı utançla. Dağılmış saçlarını düzeltmeye çalıştı.— Berbat görünüyorum değil mi? Ama bütün kabahat sende. Önceden telgraf çekseydin eski Balnche’a kavuşurdun. Burada bekle. Sakın gitme yine. Akşamki balo için geldin biliyorum. Bu sefer beni yalnız bırakmayacağını biliyordum.
Çocuk ne diyeceğini bilemedi. Kadına baktı, acıma ile şaşkınlık arasında gitti geldi içindeki terazi. Sustu.
Blanche bir an geri dönüp delikanlıya yaklaştı. Elini tuttu. Çocuk bu defa yerinden kıpırdamadı. Bir heykel gibi karşısında dikildi bu tuhaf kadının. Blanche biraz daha yaklaştı çocuğa, göz göze geldiler aralarında beş parmak ya var ya yoktu. Nefesini tuttu kadın ve birden kapı açıldı. Blanche geri çekildi telaşla. Orta yaşlı bir adam girdi içeri beyazlar içinde. Blanche pansiyonun sahibini görünce şaşırdı önce, sonra gülümsedi. Yanakları al al olmuştu.
— Ah! Bu saatte sizi burada görmek şaşırttı beni Bay Haynes.
— Ben de sizin odanızda olduğunuzu sanmıştım. Demek Elliot’la tanıştınız.
Blanche bir çocuğa bir de Bay Haynes’e baktı şaşırarak. İkisinin daha önce tanıştıklarını duymak tuhafına gitmişti. Yüzü soldu birden. Belli etmemeye çalıştı ama gölgelenmişti suratı. Güçlükle gülümsedi. Meraklı gözlerle iki adama baktı. İkisinin de yüzlerinde çözülmesi imkansız bir bulmaca varmışçasına dikkatle süzdü. Sonra kendine geldi. Tebessümle;
— Hepimiz tanışıyoruz yani. Ne güzel bir tesadüf! Ben de balo da Allan’dan kavalyem olmasını rica edecektim.
— Çok isabetli bir karar. Birlikte gideriz. Benim de eşlik etmemde bir sakınca yoktur umarım.
Blanche mutlulukla çocuğun ellerini sıktı, sonra bir genç kız edasıyla bıraktı. Bay Haynes’ a baktı.
— Siz nereden tanışıyorsunuz?
— Uzun hikâye Bayan DeBois. Baloda uzun uzun anlatırım.
— Ah! Müziğin sesini duyuyor musunuz? Yine başladı. Ne çabuk!
Kollarını zarifçe kaldırdı. Kendi etrafında döndü birkaç kere. Sonra toparlandı.
— Benim hazırlanmam gerek. Sakın bir yere ayrılmayın. Bay Haynes kavalyemi size emanet ediyorum.
Allan’a göz kırparak kapıya yöneldi. Yüzünde endişeli bir bakış belirdi ama iki adam da fark etmedi. Blanche kapıyı açıp dışarı çıktı. Doktor dönüp Elliot’a baktı. Birbirlerine yaklaşıp kucaklaştılar. Doktor çocuğun omuzlarını sıktı. Sıkıca sarıldılar. Blanche cam kapıdan onlara baktı. İçinde daha önceden bildiği tanıdık bir huzursuzluk suyun üzerinde açan bir nergis gibi usulca tomurcuklandı. Dalgın bakışları gri sis bulutlarının ardında kayboldu birkaç saniye sonra. Yeni uyanan bir bebek gibi gözlerini kocaman açtı. Sessizce koridora doğru yürüdü.
— Kocaman adam olmuşsun Elliot. O kadar çok yıl oldu mu seni görmeyeli?
— Haynes dayı yapma lütfen. Sadece üç yıl geçti.
— Tıpkı babana benzemişsin. O da bir zamanlar yakışıklıydı. Yani hala öyle de. Sakın söyleme böyle dediğimi. Yaşlı kurt alınmasın.
— Haynes dayı.
— Bak Bayan DeBois’nın bile dikkatini çekmişsin.
— Tuhaf bir kadın. Beni birine benzetti sanırım. Burada ne işi var anlayamadım. Yani diğer hastalara benzemiyor hiç. Oldukça aklı başında duruyor.
— Evet, öyle duruyor dışarıdan bakınca. Ama işin aslı öyle değil maalesef. Eğer buraya gelmeseydi tedavisi mümkün olmayan çok ağır bir ruhsal sarsıntı içine girecekti. Bir çeşit çöküş. Buzdağının üstünü görüyoruz henüz. Yıllardır kapalı bir sandık gibi açacak doğru anahtara ulaşamadık. Tedaviye cevap vermekte direniyor.
— İyileşir mi?
— Hayır ama semptomlar daha azalabilir.
— Sevindim. İyi bir kadına benziyor. Çok zarif. Bir zamanlar çok güzelmiş.
— Evet.
— Kimi kimsesi yok mu?
— Bir kız kardeşi var. Onu buraya yatırmak zorunda kaldılar. Onların yanında kalmış bir süre. Ama sanırım orada da ciddi travmalar yaşamış. Kötü şeyler. Anlatmıyor.
İki adam bir süre sessiz kaldılar. Demir parmaklıklı pencereden rüzgarın eğip büktüğü çıplak kavak ağaçlarına baktılar. Hava kararmak üzereydi. İçerisi gölgeler içinde kalmıştı. Blanche çok geçmeden kapıya geldi. Camdan onları gördü. Kapıyı açmayı istedi ama yapamadı bekledi. Öylece taş gibi kaldı. İkisi de camın ardındaki gölgeyi görmedi. Bay Haynes genç delikanlıya baktı yeniden. Gülümsedi.— Açsındır. Bavulun nerede?
— Danışmada bıraktım.
— Yoldan geldin, eve gidelim. Çıkalım artık.
Doktor cevap veremeden Blanche kapıyı açıp uçuşan tülden soluk kar beyazı elbisesiyle içeri girdi. Saçlarını toplamış, makyaj yapmış, elmas küpelerini takmıştı. Gözleri şimdi ışıl ışıl bakmaktaydı. Oldukça değişmiş gözükmektedir loş ışıkta. İki adam da şaşırarak kadına baktılar.
— Ah! İşte geldim. Siz beyefendileri çok bekletmedim umarım. Bu kadar kısa zamanda ancak bu kadar oluyor. Müzik ne kadar güzel değil mi? Ruhumu aydınlatıyor. Bu gece sabaha kadar dans etmek istiyorum. Hep kollarında olmak Allan. Onca zaman sonra arkadaşınla üçümüzün bir arada olması ne güzel değil mi? Tıpkı eski günlerdeki gibi.
Delikanlı ve doktor birbirlerine bir şey söylemek üzere baktılar ama ikisi de ağızlarını açmadan Blanche Allan’in ellerini kavradı.
— Bu dansı bana lütfeder misiniz genç adam?
Delikanlı ne cevap vereceğini bilemedi. İncecik yeşil sarmaşıklara benzeyen damarlı bembeyaz elleri tuttu. Buz gibiydi. İrkildi bir an. Sonra kadının incecik belini kavradı dokunmaktan ürkerek. Gülümsemeye çalıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Dayısına baktı çaresiz gözlerle. Dayısı da gülümsedi. Çocuk Blanche’ın kollarında çalmayan müziğin ritmine kendini bıraktı, odanın içinde oradan oraya bir süre dans ettiler. Sağdan sola, bir duvardan diğer duvara, kapı açık olsa koridora bile çıkabilirlerdi dans ederek, göz göze, el ele savruldu ikisi de. Sonra Blanche birden durdu. Kurulması unutulmuş bir saat gibi dondu kaldı aniden. Allan’da durdu onunla. Blanche çocuğun koyu lacivert gözlerine baktı. Doktor odada değildi. Karanlıkta baş başa kalmışlardı. Blanche çocuğun ellerini bıraktı. Birkaç adım uzaklaştı. Bir şey söyleyecek gibi aniden döndü geriye.
— O kadar uzun zaman oldu ki! Seni çok özledim. Sen özlemedin mi yoksa?
Çocuk dayısının nerede olduğunu merak etti. Odada yalnızdılar. Endişesini belli etmemeye çalıştı. Sustu. Hiçbir şey söyleyemedi karşısındaki kadına.— Demek hala bana kırgınsın. Seni incitmek istememiştim. Neden öyle bir şey söyledim sana bilmiyorum. Tek bildiğim sana çok kızgındım hem de delicesine. Ama geçti. İnan geçti. Her şey geçti. Bak yine geldin. Arkadaşın da burada. Üçümüz yine bir aradayız. Eskiden olduğu gibi.
Blanche çocuğa baktı. Gözlerindeki damlalar kirpiklerinden sıyrılıp yanaklarından süzüldü. Özenle yaptığı makyajı dağılmış, simsiyah derin çizikler, buruşuk yanaklarında derin yarıklar bırakarak beyaz elbisesinin üstüne akmıştı.
— Bir şey söyle ne olur. Böyle susunca bana kırgın olduğunu düşünüyorum. Beni affetmediğini, benden hala… Hala nefret ettiğini.
Çocuk kadının yüzüne baktı. Loş ışıkta perişan gözükmekteydi. Ne söyleyeceğini bilemedi. Bir şey söylemeliydi. Bu zavallı kadının acısını, kederini dindirecek bir şey onu kurtaracak.
— Öyle olmadığını söyle lütfen. Gözlerimi her yumduğumda seni görüyorum, gölün kıyısında, kıpkırmızı çimenlerin üzerinde, smokinle. Elinde bir şey var. Ah Allan. Benim yüzümden, ben sebep oldum her şeye. Hiçbir şey bilmek istemiyordum inan. Hiçbir şey. Sana neden öyle söyledim. Beni ne kadar çok sevdiğini bilmek neden yetmedi inan bilmiyorum.
Blanche kesik kesik nefes alıyordu. Gözyaşları hıçkırıklarına karışmıştı. Bir an Allan’in ceketine tutundu ve olduğu yere yığıldı. Dizlerinin üstündeydi. Çocuğun yüzüne baktı. Parmakları, elleri, bütün vücudu titriyordu. Çocuk hem tedirgin hem de ne yapacağını bilmiyordu. Çaresizce kadına çevirdi bakışlarını. Elini uzattı, kadını kaldırdı, cebinden bir mendil çıkardı ve kadının gözlerindeki yaşları sildi. Blanche’ın gözyaşları bir avuç beyaz kumaş parçasında dağılıp eridi. Kendine geldiğinde delikanlının elinden mendili aldı. Avuçlarında sıktı.
— Çok utanıyorum. Senin karşında böyle perişan, çaresiz bir kız çocuğu gibi davrandığım için affet beni.
— Hayır, öyle söyleme!
Kapıda dayısını gördü çocuk. Göz göze geldiler. #Blanche da Bay Haynes’i fark etti. Bir an başı döndü, delikanlı tutmasa yere yığılacaktı. Çocuk Blanche’ı kucakladı. Ne kadar hafif diye düşündü. Neredeyse bitkinlikten uykuya dalacak kadar yorgundu artık kadın. Doktor kapıyı açtı. Karanlık, loş koridorda üçü birlikte yol aldılar. Blanche’ın odasına geldiler. Doktor cebinden usulca bir şey çıkardı. Loş ışıkta bir an parladı elindeki. Çocuk kadını yatağına bıraktı. Blanche gözlerini açtı bir an. Mutlulukla Allan’a baktı. Gülümsedi. Doktor yanlarına oturdu. Şimdi üçü de bir aradaydı. Kadının kolunu tuttu doktor, iğneyi usulca damarına soktu. Kadın ikisinin yüzüne gülümseyerek baktı. Allan’ın elini bırakmadı, sımsıkı tuttu, nabzı yavaşladı, nefes alıp verişi normale döndü. Gözleri hafifçe kaymaya, uykunun kollarına düşmeye başladı. Parmakları gevşedi, çocuğun ellerini bıraktı. Diğer elindeki mendili hala sımsıkı tutuyordu. Allan ve doktor ayağa kalktılar. Kapıya yürüdüler. Çocuk üzgündü kadına bakarken.
— Şimdi ne olacak!
— Yarın hiçbir şey hatırlamaz, genelde böyle oluyor. Geçmiş bütün canlılığıyla beliriyor, öyle canlı ki içinde kayboluyor. Sonra başa sarıyor her şeyi. Yıllardır aynı şey.
— Ne yazık! Umarım iyileşir.
— Ben iyiyim Allan. Benim için endişelenme. Balo bitti mi? Ah! Ne çabuk. Bak her şey geçti. Sabah olmak üzere ve sen yanımdasın. Yarın, yarın güzel bir gün olacak. Biliyorum. Ah bu kadar mutlu hissetmemiştim hiç kendimi.
İki adam birbirlerine baktılar. Kadın sayıklamaya devam etti. Sürekli “Allan” diyordu.
— #Allan yarın beni evimize götür ne olur. Allan duyuyor musun beni? Allan. Allan. Alla… Ali… ■
————
#Sayı32 #arzutramvayı #tennesseewilliams #polatözlüoğlu #pansiyon

Sorry, there were no replies found.