Blanche: BEŞİNCİ KAPI VE KUZGUN MESELİ
-
Blanche: BEŞİNCİ KAPI VE KUZGUN MESELİ
BEŞİNCİ KAPI VE KUZGUN MESELİ*
Makale Yazarı: Ercan Kaplan
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/Aralık 2017) 32. sayıda yayımlanmıştır.
“Stanle, Stela, Mich, Staley, Stell, Mith…”
“Günaydın Bayan DuBois.” Blanche; sesin geldiği yöne başını çevirdi ancak yatağından doğrularak konuşmak öyle zor geldi ki birkaç saniye yüzüne baktı. Birkaç saniye içinde birkaç yıldır yaşadıklarını anlatabilir miydi ona? Boğazında ilmek ilmekti sözcükler sanki. Çekse içinden kanı akacak gibiydi. Ömrünün kışındaydı şimdi. Sığınacak tek yeriydi burası; çaresizlikten ve soğuktan. Ruhum üşüyor dese anlar mıydı acaba doktor? Anlasa neye yarardı ki? Yaşlı, bilge ellerine sarıldığı bu adam, onu bu limana getirmiş ve saklamıştı sonbaharından ve kışından. Tanrısal bir gücü ya da sihirli bir değneği yoktu elbette.
“Bugün de konuşmayacak mısın?”
Yüzünü pencereye doğru çevirdi bu kez. Bahçede gezinenlere baktı. #Doktor, “Görüşürüz,” diyerek odadan çıktı. Blanche, kuş seslerini dinledi. Ağaçların çıplaklığına sarılmak istedi. “Terkedilenler birbirine sarılırsa çoğalırız, iyileşir yaralarımız,” dedi sessizce. Ayağa kalktı, “Benim için tomurcuklanacak bir bahar yok artık,” diyerek pencere önüne geldi; saatlerce hareket etmeden dışarıyı izledi. Üç gece, üç gündüz düşündü. Konuşmadı. Yıkanmadı. Aynaya bakmadı, saçlarını taramadı, pudralanmadı.Sıcak küvette her şey geçer, kaçmak çare olur sanmıştı oysa. Olmamıştı.
Akşam yemeğine dokunmadı beşinci gün. Hemşirelere yine yanıt vermedi. Doktor; geldi, gitti. Onunla da konuşmadı. #BelleReve’in sonbahar akşamlarını düşündü. Annesi, babası ve Stella ile olan günlerine döndü. Orada kalmak istedi hep. “Kimse gitmesin,” dedi. “Hiç kimse…” Bavulunu açtı, elbiselerini çıkarıp odanın her yerine dağıttı. Birden birini alıp onunla dans etti. Sahte mücevherlerinin kutusunu açtı; baktı, yere oturdu, ağladı. “Başka bir yere gönderirler mi beni?” diye düşündü. Endişelendi. Yorulmuştu; yeni bir maceraya atılacak gücü kalmamıştı. Belirsizlik canını sıktı. “Ölürsem, bitecek her şey,” dedi. “Ölürsem…”
Kırılmış, her yere dağılmış mücevherler çıplak ayaklarının altında tatlı bir zevk uyandırdı. Tekrar tekrar yürüdü üzerlerinde; ayakları kanayıncaya, yaralanıncaya, parçalanıncaya kadar. Bir parça aldı yerden; düşündü, sonra yere attı. Rujuyla; “Yabancıların nezaketine sığındı. Şimdi burada yatıyor Blanche,” diye yazdı. Yatağının olduğu yere baktı.
“Stellam. Parlak yıldızım! Uyumadın değil mi?”
“Seni bekledim Blanche.”
“Konuklar yeni gitti. Annemizle babamız odalarına çekildiler.”
“Niye bu saate kadar onların yanında kaldın?”
“Konuşmalarını merak ettim.”
“Ne konuştular?”
“Boş ver sen bunları. Geldim bak şimdi.”
#Stella’nın yanına yattı, ona sarıldı. Daha çok sarıldı. “Niye?” dedi hıçkırıkla. Daha çok sıktı kollarının arasında. Kaybolunca korkuya kapıldı. Yüzünü tokatlamaya başladı. “Ona karşı nazik olmalıydım!” dedi ve ağlamaya başladı. Stella’nın gidişi anne ve babasının ölümünü hatırlattı. Çiftlik evindeki buz gibi esen havayı, yalnızlığını, korunmasızlığını yeniden hissetti. Kalkıp pencereye yaklaştı. Camın yansımasında onu gördü mavi gözleri ile arkasındaydı o. Ölmemiş, yaşıyordu işte. Arkasına döndü, yoktu. Pencereye baktı yeniden, oradaydı.Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
“Bir ziyaretçidir” dedim, oda kapısını çalan,
Başka kim gelir bu zaman?”*
“Allan… Allan,yaşıyorsun!”
“Bu ne demek şimdi?”
“Tabanca sesi… Sonra senin öldüğünü…”
“Rüya gördün galiba. Yatağımıza niye gelmiyorsun?”
“Allan, beni affet!”
“Niçin seni affedeyim?”
“Seni gücendirdim.”
“…”
“Stella da beni terk etti.”
“Stella, Elysian Fields’de tatlım.”
“Annemle babam?”
“Onlar da orada.”
“Hiçbir şey anlamıyorum.”
“Sevdiğin herkes orada. Gelmek istemez misin?”
“Nasıl gideceğim?”
“Arzu Tramvayıyla sevgilim.”
“#ArzuTramvayı? Şey… Stanley beni sevmiyor. Bir de Mitch var.”
“Onlar hiç olmadı. Yorganımızın altındadır her şey belki de.”
“Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman. İrkilip dedim:
“Muhakkak pancurda bir şey olacak;
Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
Başkası değil rüzgârdan…”*Stella, “Niçin gelmiyorsun? Seni bekliyoruz.” Stella’nın yanında Stanley’yi gördü yatağında birbirlerine sarılmış. “Kâbus bütün bunlar,” diyerek odanın kapısına doğru kaçarken; bu kez Mitch’i gördü tuvalet kapısının önünde. Ellerini kuruluyordu havluyla. Pencereye yöneldiğinde ise anne ve babasının “Uyuyun artık!” sesiyle yere düştü. Ellerine, dizlerine batmıştı kırıklar. Birkaç kez ayağa kalkmayı denedi, başardı. Üç yönden: “Hadi Blanche, gelsene!” sesleri yükseldi. Çığlık atmayı denedi, olmadı. Sesi kısılmıştı sanki. Kapı açıldı, koridordan doktorun sesi duyuldu. “Blanche, sakın gitme!” Duvardaki fotoğrafta Eunice göz kırparak “Gidersen, acıların dinecek,” dedi. Koridordaki ses: “Kal, Blanche!”
Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
“Aptal,” dedim, “dön hayata;
Tanrın sana acımış da
Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan.”
Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”*Dışarıda; Allan, elini uzattı “Hepimizin kurtuluşu sende” diyerek yalvaran gözlerle baktı Blanche’a. Blanche, kimseyi kurtaramayacağını düşündü. Kocasını bir erkekle sevişirken gördüğü günü, bunu söylediği için intihar edişini, biricik kardeşi Stella’nın Stanley için ailesini terk edişini, anne ve babasının ölümünü, çiftliğin elden çıkışını, otel odalarında geçen günlerini, hayata tutunma çırpınışlarını, Stella’nın evine sığınışını, belki yeniden düzelir her şey diye Mitch ile evlilik hayalini, her şeyin birdenbire yıkılıp gidişini, umutlarının yitişini, peşini bırakmayan otel odalarındaki ter kokularını, Stanley’nin acıyla ve zorla içine girişini ya da akıl hastanesine gönderilişini kurtarmak ya da değiştirmek mümkün değildi artık. Vebalı gibi hissetti kendini.
“Dostlarım kaçtı yanımdan
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan.”
Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”*Dört bir yandan sesler yükseldi. Doktorun sesi, acı ve endişe ile bütün sesleri bastırmak istese de gücü yetmiyordu. Kuzgun içine süzüldü. “Kurtul acılarından,” diyerek Blanche’ı ayağa kaldırdı.
Kalkıp haykırdım: “Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!”
Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”*Sesleri susturamayacağını anladı Blanche. Pencereyi açtı, soğuk bir rüzgâr vurdu yüzüne. İçeride her şey uçuşmaya başladı; önce bütün sesler birbirine karıştı sonra her şey sessizleşti. Bavulunda kâğıtlar havalanarak, savruldu odanın dört bir yanına. Kışın bittiğini, yeni bir kapının açıldığını anladı. Bütün yüzler kırılıp döküldü yere. Hafifledi birdenbire. Hafifledi ağır olan her şey. Bıraktı kendini var olmanın karşı konulamaz gerçekliğine.
** #EdgarAllanPoe, #Kuzgun Şiiri
Sorry, there were no replies found.
