Blanche: AY IŞIĞI TİRADI
-
Blanche: AY IŞIĞI TİRADI
AY IŞIĞI TİRADI*
Makale Yazarı: Merve Yekta
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/Aralık 2017) 32. sayıda yayımlanmıştır.
#Sokak kendine has akşamüstü kokularını bir seyyar satıcı titizliğiyle sergisine diziyor, yol ortasındaki #siyahCadillac süpürge önünden kaçan örümcekler gibi çamurlu çukurlara girmemeye çalışarak ilerliyordu. Ön tarafta oturan doktora dikiz aynasından kaçamak bir bakış atıp, babasından ilgi bekleyen küçük bir kız gibi sordu Blanche: Rica etsem şoförünüzden arabayı durdurmasını isteyebilir misiniz Bay Bettelheim?
Bu soru üzerine, az önce upuzun bir oklavayı mideye indirmiş gibi dimdik ve teyakkuzda bekleyen ##hemşire memnuniyetsizce homurdandı.
Bir arzunuz mu var Bayan DuBois? diye sordu doktor telaşa mahal vermeden.
Evet lütfen, dedi Blanche hemşireyi görmezden gelerek. Valizimden mendilimi almanızı rica edecektim. Bu kirli sokaktan buram buram yükselen bayat balık kokusunu alıyor musunuz? Narin bir bünye için yapılabilecek en büyük kötülük! Ayrıca arabanızın içi Belle Reve’deki odam gibi kokuyor; akşam üstleri yaktığım çeşit çeşit mum ve odamı süslemek için topladığım kır çiçekleri gibi… Çok severim fakat anımsamak için doğru vakit olduğundan emin değilim. Doğrusu sizin gibi hoş insanlara hüzünlü değil, neşeli bir yol arkadaşı gerekir.
Hemşire, sarsıntılar esnasında burnunun ucuna kadar kayan gözlüğünü düzeltirken, buna gerek kalmadı, dedi. Geldik bile…
Blanche hemşirenin işaret ettiği yöne doğru heyecanla baktı. Her iki tarafına da sedir ağaçlarının sıralandığı kıvrımlı ve sessiz bir yola girmişlerdi. Yolun sonunda kapalı duran koca kapıların ardında mermer beyazı bir yapı yükseliyor, yapının ufukla birleşen çatısı gökyüzünün renkleriyle oynuyor ve hemen yanındaki bir bulut başını almış usul usul gidiyordu.
Geceleri rüzgarda dans eden yaprak gölgeleri, sessizliğe sadık fısıltılar ve sadece ay ışığı, dedi Blanche ellerini kavuşturarak. Sizce de bir kadının yüzüne en çok yakışan ışık değil midir ay ışığı, ne dersiniz bayan? Buranın ışığından nasiplenmiş insanlar kim bilir ne güzellerdir, onlarla tanışmaya can atıyorum.. Ve Bay Bettelheim, beni bu güzel yerde misafir ettiğiniz için size çok teşekkür ederim. Her ne kadar kardeşimi özlediğim için geçici süreliğine katlanmış olsam da, o kaba ve çirkin yer içimi daraltmıştı. Yorucu yat gezilerinden önce küçük bir tatil ruhuma çok iyi gelecek! Kibar ve de -aramızda kalsın- bir hayli zengin dostlarımın bitmek bilmeyen ısrarlarına nihayet yenik düşmeden önce… kısacık bir tatil.
Dilerim öyle olur Bayan DuBois, dedi doktor gülümseyerek. Dilerim ruhunuz burada dinlenir…
Ertesi sabah alışık olmadığı kadar parlak bir ışığa gözlerini açtığında ilk olarak nerede olduğunu hatırlayamadı Blanche. Yılların alışkanlığıyla elini gözlerine siper ederek tavanın buzdan beyazına ve pencereyi döven dalların büyüye büyüye tavanı dört bir yandan sarıp sarmalayan gölgelerine baktı. Dün olanları hatırlayınca gözlerini sımsıkı kapatıp yüzüne kadar çekti çürümüş elmalar gibi kokan battaniyeyi. Böyle sonsuza kadar uyuyabilirdi ama yanı başında birinin nefes alışlarını duydu. Kafasını o tarafa doğru çevirdi ve battaniyeyi burnunun alt ucuna kadar indirdi. Neredeyse kendininkine değecek kadar yakınına sokulmuş bir başka burnun arkasında şişe dipleri gibi yusyuvarlak iki göz kendisini kuşkucu bir merakla inceliyordu. İrkilerek doğruldu yatağın içinde Blanche.
Sen gerçek misin? diye sordu kadın, aksanlı ve tehditkar biçimde. Kuş gagalarındaki iki küçük boşluğu andıran burun delikleri sanki Blanche’ı kokluyormuş gibi açılıp kapanıyordu. Kafasının üstünde gelişigüzel toparlanmış bir yumak gibi duran beyaz saçları, saçlarının beyazına inat edermişçesine esmer bir teni vardı ve bir iskelet kadar zayıftı. Eskiden ne kadar sağlıklı, tombul ve yusyuvarlak bir yüzü olduğunu, sonradan boşaltılmış bir çuval gibi kırış kırış olmuş derisinden ve göğsüne dek sarkmış olan gerdanından anlıyordu Blanche. Cevap vermek üzere iki kez araladı dudaklarını ama ne diyeceğini bilemeden yeniden kapattı. Sonra aniden dizlerinin hizasına gelen bir başka #hayalet, belki bir cücenin hayaleti daha varmış, kendisi de esasında ruhani bir varlık, bir melekmiş gibi, ayak ucuna doğru bakarak ve görünmez bir başı okşayarak devam etti kadın cevabı beklemeden: Tamam ama hadi ağlama Bebacığım, sana kızmadım. Sen elbette ki gerçeksin… Annecik seni seviyor. Ağlama lütfen hayatım…
Kadının eğildiği yere şaşırarak baktı Blanche. Kadının kimle -ya da neyle- konuştuğunu anlayamamıştı. Belki geceliğinin cebinde bir kuş ya da kedi yavrusu vardı ama kuşun ya da kedi yavrusunun ağlamasını duyması gerekmez miydi? Bir sırra tanıklık etmenin merakıyla iyice irileşmişti göz bebekleri ama havada asılı toz zerreciklerinin yansıttığı ışıktan başka bir şey göremedi. Bu hafiften kaçık kadının kimle konuştuğunu anlayamasa da sormaya çekindi. Zaten o esnada istediği tek şey kapana kısılmış gibi hissettiği yataktan bir an evvel çıkabilmekti. Yakınındaki görülmez ve üstelik duyulmaz varlıktan ve yeni #odaarkadaşı olduğunu tahmin ettiği kadından kendisine izin vermelerini ve ayağa kalkmak istediğini belirten zarif bir el hareketi yaptı. Kadın bu hareketin manasını anlayıp hoşnutsuzca geriledi. Blanche sanki içine hamam böcekleri yığılmış gibi bir ürküyle attı kendini yataktan dışarı ve korkusunu belli etmemeye çalışarak bütün nezaketiyle uzattı elini.
Merhaba, dedi titreyen sesini mümkün olduğunca yumuşatarak. Ben Bayan DuBois’yım. Ama görünüşe bakılırsa kısa süre de olsa oda arkadaşlığı yapacağız. O yüzden bana Blanche deyin lütfen…
Kadın Blanche’ı baştan ayağa süzüp çevresinde ağır ağır dönerken Blanche havada kalan elini umursamaksızın tüm dişlerini ortaya döken bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Sonunda, ben de #Tina, dedi kadın. Şurada, yatağında oturup şarkı söyleyen de küçük kızım #Beba… Sonra aklına ilginç bir hikâye gelivermiş gibi gözleri ışıldayarak devam etti: Ona kötülük etmek için gelen o adamı öldürmek istemiştim. Beba’m yanlışlıkla araya kaynadı ve gitmeye karar verdi. Korkmuştum. Nefes almayan minicik bedenini kucağımda tutarken yalvardım gitmemesi için, durmadan özür diledim, ağladım… Yine de minik vücudu zorla aldılar kucağımdan. Ama vazgeçmedim, inatla ağlamaya ve bağırmaya ve onu çağırmaya devam ettim. Sonunda anneciğinin hatasını affetti. İnanabiliyor musun? Gittiği yerden beni duydu! Bir gün geri geldi ve yanımda kalmaya karar verdi… Öyle değil mi Bebacığım?
Blanche ensesinden sırtına doğru yuvarlanan damlacıklarla ürperse de, nezaket gereği gözlerini kadının parmağıyla işaretlediği boşluğa dikip merhaba Beba, dedi. Sonra o malum polkayı ve o malum baloda yüzüne değen nefesi hissetti yanında. Bu da #Allan, dedi Tina’nın yaptığı gibi yan tarafındaki boşlukta elini sallayarak. Benim biricik sevgilim. Onu da ben öldürdüm. Silah sesini duymayan kalmamıştı… Ama hiç bağırıp, ağlayıp geri çağırmadım, diye mırıldandı kendi kendine. Yine de kaldı. Niye kaldı ki?
Akşam üstü gölgeleri yavaş yavaş uyanmaya başlamıştı. Yatağın kıyın kıyın iliştiği köşeciğinde heyecanla kıpırdadı Blanche. Tina ile saatlerdir karşı karşıya sessizce oturuyorlardı. Daha doğrusu Tina, Tina’nın yanındaki Beba ve kendi aklında bir yerlerde Allan ile… Kadın tuzağa yeni yakalanmış bir kuşu izler gibi gözünü bir an bile ayırmadan onun her hareketini takip ederken, yüzünü ya da üstünde sökülmüş bir yerinin olup olmadığını ya da göğsünün açılıp açılmadığını elleriyle kontrol edip duruyordu Blanche. Çan seslerini duyunca bu rahatsız durumdan kurtulmanın sevinciyle kalktı ayağa. Yatağının yanındaki komodinin üstüne istiflediği eşyalarının arasından pudrasını bulup çıkardı ve saatlerin suskunluğuyla birikenler taşmış gibi bir yandan durmadan konuşmaya, diğer yandan da yüzünü pudralamaya başladı.
#Çanlarçalıyor! #Yemekvakti geldi demek ki.. Heyecanımı mazur görün lütfen. Takdir edersiniz ki buradaki sosyeteye ilk takdimim olacak. Yeni insanlar ve hoş sohbetler… Belki biraz müzik… Hemen hazırlanmalıyım. Centilmenler var mı? Bay Bettelheim’la tanışmıştım, evet o gerçek bir #centilmen ve burada yaşıyor. O halde diğerleri de öyle olmalı, insan birlikte yaşadığı kişilere benzemeye başlıyor bir yerden sonra bilirsin, pardon bilirsiniz ya… Nazik ve düşünceli adamlara bayılırım. Güzel dans ederler, kollarında kelebek gibi hafif olursun. Konuşurken gül goncası gibi narince açılan kırmızı dudakları vardır ve sandal ağaçları kadar ferah kokarlar… Ya o kibar hanımlar? Burada yemeklerde nasıl giysiler giyildiğinden bahseder misin Tina? Henüz yeniyim biliyorsun… Üstüme başıma özenmeyerek saygısızlık ettiğimi düşünmelerini istemem. Şu tül şapkam yakıştı mı dersin? Eldiven takmalı mıyım? Hadi söyle Tina nasıl görünüyorum?
Beba tavus kuşuna benzediğini söylüyor.
Muazzam bir kompliman bu çünkü #tavuskuşları göz alıcıdır! Teşekkürler Beba. Yemekte sana bir parça çikolata getirmelerini rica edeceğim. Bir hanımefendinin arzusunu geri çevirmezler. Tina, yemekten sonra hatırlat da bir #boyaynası isteyelim odaya. Hanımların kendilerini sık sık izlemeleri gerekir…Elbisesini daha iyi görebilmek için penceredeki yansımasına doğru uçuyormuş gibi parmak uçlarında yaklaşırken, küçük bir kızın hayaletinin nezaketine de inanabileceğini düşünüyordu Blanche. Belli ki hayattayken de sevecendi. Ayna niyetine durdu pencerenin önünde. Yansıma, yüzünün bütün kusurlarını örtüyor, onu bir büyücü gibi eski ışıltısına kavuşturuyordu ve bu nedenle de iyi hissetti. Kulağının arkasından taşan saç tutamını fark edip düzeltti. O esnada pencerenin karşısında sere serpe büyüyen ağacın gerisinde bir şeyin hareket ettiğini gördü. Anlayabilmek için camın içinden geçip gidecekmiş kadar yaklaştırdı yüzünü cama. Yüzü cama yaklaştıkça da gözleri dolunay gibi irileşti ve gördüğü şeye inanamadı Blanche. Güneşten bir tutamı ödünç almışçasına parlayan saçları tanıdı. Kendi ellerinden çalınan incecik eller canlılıkla hareket ediyordu ve o, bu incecik elleri tanıdı. Buradan görünemeyecek kadar uzakta olsa bile gecenin göğünü anımsatan lacivert bir çift gözü hemen tanıdı. Hiçbir zaman kaba sözcüklerle tanışmamış dudakları tanıdı, tanıdı ve durmadan tanıdı. Tanıdıkça çığlık atmak istiyordu. Ona seslenmek istiyordu. Belki bir vakitler Tina’nın yaptığı gibi inatla seslense, bağırsa, yalvarsa geliverirdi yanına? Ama korkuyordu bundan. Hayaletin onu görünce yüzüne tiksintiyle bakmasından, bugüne dek üzerine saçtığı lanetleri sonsuza kadar taşıyacağını haykırmasından, asla affedilmediğini duymaktan ve sevilmemekten… Bu yüzden bağırmak yerine elleriyle sımsıkı kapattı ağzını. Belki de burası gerçekten hayaletlerin, kendilerine sebep olanları rahat bırakmamak için uğradıkları yerdi? Elini ağzından çekip parmağıyla işaret etti Blanche:
Onu sen de görüyor musun?
Ben her şeyi görüyorum, dedi Tina.
O? O gerçek mi?
Daha önce koklamıştım.Koklamış mıydın? Nasıl kokuyor? Dur, dur söyleme, ben tahmin edeyim: Sandal ağacı gibi mi? Yok, yok, bekle: Yağmurdan sonraki toprak kokusuyla karışmış #sandalağacı gibi?
Sadece insan gibi kokuyor, dedi Tina. Bilirsin işte, sabun, ter ve diğer şeyler…
Blanche bu söz yerine o malum polkanın yeniden çalmaya başladığını işitti sadece. İşte başlıyordu. Çok uzaklardan gelen bir kahkahaya dikkat kesildi. Belki bir değil, iki tane… Belki daha çok… Yavaşça dönmeye başlayan, dans eden insanları hissetti çevresinde. Bu kapalı yerde nereden geldiğini anlayamadığı rüzgar bile o akşamki yumuşaklığıyla dokunuyordu yüzüne. Aklına bir fikir geldi. Bu defa yetişmeliydi. Belki? diye fısıldadı kendi kendine. Belki bu defa?…
O gün giydiği elbiseyi arandı çantasında ve bulunca sevinçle haykırarak alelacele giydi. Kendi çevresinde, çocukken gittiği parklardaki devasa balerinler gibi dönünce pembe tüller bütün odayı doldurmak ister gibi açılıyordu. Neşeyle kristal tacını aldı, başına yerleştirdi, firketeyle tutturdu, onun bir zamanlar kendisini terk ettiği yerdeki kadar güzel göründüğüne ikna olunca çıktı kapıdan.
Bahçeye açılan kapıya ulaştığında kulağında çalınan melodinin silah sesiyle donup kalmasına az kalmıştı. On ikinci perdedeki kalın bir sol notası olduğunu biliyordu. Buradan hayaletine yetişmesine imkan olmadığını da biliyordu. Bu yüzden var gücüyle bağırdı: Bekle beni Allan! Özür dilerim! Özür dilerim!
Sesin geldiği yöne doğru şaşkınlıkla baktı çocuk. Üstüne koşarak gelen kadını görünce donup kaldı olduğu yerde. Blanche gerçekten beklendiğine yordu bu dimdik duruşu, ayağındaki topuklu ayakkabılarını oraya buraya attı -yavaşlamaya tahammülü çirkinlikten daha azdı. Nihayet çocuğun yanına vardığında gördü gözlerinin aslında lacivert değil de kahverengi olduğunu. Önemi yoktu, o #lacivert olduğuna emindi. Üstelik bu gözler nefretle bakmıyordu ona. Rahatlamıştı Blanche, bir yandan ağlıyor bir yandan da gülüyordu. O malum polka hala durmamıştı. Şimdilik silah sesi de yoktu. Gökyüzünde giderek büyüyen ay, bütün bahçeyi tıpkı o akşamki gibi ışığa boğuyordu…
Lütfen sus, konuşma, dedi nefes nefese. Sadece seni çok sevdiğimi söylemek için geldim. Belki… Belki beni affedersin diye geldim. Belki artık sadece arkadaşın olmayı öğrenmişimdir diye geldim… Bu defa gitme lütfen.
Bayan? diyecek oldu çocuk ama hemen kesti sözünü Blanche:
Kusura bakma, dedi gözyaşlarını silerek. Dur bakayım sana. Biraz kilo mu aldın yoksa? Ben hala aynı kilomdayım. Bilsen ne büyük çaba harcadım bunun için. Tenin de koyulaşmış. Çok yakışmış ama. Güneşte mi kaldın yoksa mehtapta mı? Sence de bir insanın yüzüne en çok yakışan ışık değil midir ay ışığı? Ne dersin?
Blanche çocuğun herhangi bir harekette bulunmasına engel olmak ister gibi nefes nefese konuşurken, polka ağır ağır inleyip son notasına ulaştı. Silah sesiyle bölünmeden…
Bitti! diye sevinçle bağırdı Blanche çocuğa sımsıkı sarılarak. Nihayet bitti!..
Pencerenin diğer yanında yerden bitme bir boşluğu kucağında taşır gibi durmuş, olan biteni izliyordu Tina. Bak Bebacığım, dedi önündeki iki karaltıya doğru çenesiyle işaret ederek. İşte sana ilk anne tavsiyesi. Sakın ola birini çok ama çok sevme, sonra böyle keçileri kaçırıverirsin, onları senin için ben bile yakalayamam…
#BayBettelheim #BayanDuBois #bayatbalıkkokusu #yaprakgölgeleri #fısıltılar #ayışığı #çürümüşelmakokan

Sorry, there were no replies found.