BİR YERLERDE HEP BİR TANTE ROSA
-
BİR YERLERDE HEP BİR TANTE ROSA
BİR YERLERDE HEP BİR TANTE ROSA*
Makale Yazarı: Özge Baykan
*Bu makale, Roman Kahramanları dergisinin 6. sayısında (Nisan/Haziran 2011) yayımlanmıştır.
golden fairy®
metallic eyeshadow.“Tante Rosa Sizlerle Başbaşa dergisinde Kraliçe Victoria’nın
at üstünde çekilmiş resmini gördü ve at cambazı olamayacağını anladı.”
“Tuvaletinizi bir kullanabilir miyim?” diyip boğucu bir sohbetten bir nefeslik kaçtığı lavabo aynasının önündeki itiş kakış ve kalın tozlu içi boş eşantiyon parfüm şişeleri, beş ve dört yıldızlı otel şampuanları ile ortadan sıkılmış şemalsiz diş macunları arasında gözüne çarpan bu far, Sema Pınar’a çok büyük iki ilham verdi: Artık o da çantasında her daim far bulunduracak ve otuz beş yıldır üzerine yapışmış bu Sema Pınar torbasından bir an önce kurtulacaktı.Golden Fairy® Metallic Eyeshadow. Altın Peri Metalik Far. Altınperi Metalikfar. Sema Pınar bu dörtlü isim tamlamasını evire çevire birkaç saat içinde yeni ismine ağzını ve hafızasını alıştırdı. Bu isim tıpkı kendisi gibi yeterince sofistike, kafa karıştırıcı ve muğlaktı ve bütün bunlar Sema Pınar’ın çok hoşuna gitti. Arkadaşın çıfıt çarşısı banyosundan ustaca yürüttüğü ve de göz kapaklarına eşit miktarda dağıttığı gri simli Golden Fairy® metalik farla birlikte sokağa bundan sonraki ilk çıkışında Altınperi olmaya hazırdı artık.
Haklı olarak, Altınperi’yi bu isim değişikliğiyle hayatında açacağı beyaz sayfanın heyecanı sardı ve bir hokkabaz çabukluğuyla kimlik değiştirebiliyor oluşuyla gururlanan kadın, kalbi çarpa çarpa kendini kutladı.
Altınperi’nin, insanlara daha doğmadan verilen isimlerin ileriki yaşlarda kişilikleri şekillendirdiği (atmaca gibi ne Şahin’ler, allame-i cihan ne Bilge’ler tanımıştı), isimlerin isim sahiplerini hayat boyu âdeta bir hayalet gibi takip ettiği yönündeki teorilere inandığı dönemler olmuştu. Hâlâ inanıyor da olabilirdi. Nicedir bu konular üzerine düşünüp tartışacak eli yüzü düzgün bir adamla karşılaşmamış olduğundan düşünceleri törpülenmiş ve bu tarz teorilere hâlâ inanıp inanmadığını unutmuştu. Beyni körelmeye yüz tutmuştu ve bütün bunlar hiç hoşuna gitmiyordu.
Bu isim değişikliği şimdi hazır hatırlamışken tekrar inanmaya başlayıverdiği isim-kişilik ilişkisi teorisine tamamen uyacak ve bu en sıkıntılı döneminde hayatına kesinlikle iksir gibi gelecekti. Çünkü Altınperi bir prensesti, bir peri kızıydı o – bundan çok emindi. Kesinlikle bir peri kızı ve prensesti. İnsanların periliğini anlaması ise zaman alacaktı; çünkü insanlar bir türlü anlayamıyorlardı, başka pek çok şeyi anlayamadıkları gibi. Altınperi yeni ismiyle çevresindeki pislikleri süpürecek ve kim olduğunu aptal insanların burnuna burnuna sokacaktı.
Ama ilk önce kâğıt işlerine ağırlık vermeli ve nüfus memurlarına Altınperi Metalikfar’ı nasıl açıklayacağını düşünmeye biraz vakit ayırmalıydı.
MERAKLI MIRNAV
“‘I Love You’ ya ne sandın? Bir kendime
I Love You! Sevebileceğim tek aşağılık, tek salak
kendimim-kendimim-kendimim.”Her şey bir arada olmuyor. Olmuyor, olmuyor ya, olmayınca olmuyor. Hem evlilik hem prestijli bir iş, hem başarılı ve zeki çocuk ya da çocuklar, hem iyi bir arkadaş çevresi, hem para kazanmak hepsi bir arada olamaz. Hem sevdiğin işi yapacaksın hem de bundan para kıracaksın. Görülmüş şey mi? Hem güzel para kazandığın bir işin olacak, hem de para için katlandığın patlamaya hazır bir volkan/sinir küpü bir patronun olmayacak, kadın iş arkadaşların seni zerre kıskançlığa kapılmadan çekebilecek, herkes birbirini sevecek ve sayacak? Bunların hepsinin bir arada olduğu nerde görülmüş? Hem çocu- ğun okuluna para yetiştirip hem de üstüne başına marka kıyafeti kim almış da giymiş? Hepsi bir arada olur mu hiç, olabilir mi?
“Neyse sen önce yemek yapmayı öğren de kocanın karnı doysun.”Hayatının son on bir yılını biteviye koca, kaynana ve kaynata söylevlerinin bu tarz melodik varyasyonlarıyla boynu eğik olarak geçiren Gülümser, son on bir yıldır hayattan öğrenemediğini o gün birkaç dakika içinde Meraklı Mırnav’dan öğreniverdi.
Gezmeye giderken “Sakın yaramazlık yapma!” diye kendisini uyaran annesine, “Yapmam anneciğim,” diye cevap veren Meraklı Mırnav, evde bir süre sessiz oturmuş, fakat çok geçmeden can sıkıntısına yenik düşerek evi karıştırmaya başlamıştı. Gözünü diktiği büfedeki vazoyu kafasına geçirmiş ama sonra bir türlü kafasından çıkaramamıştı. En sonunda bir ağaca çarptı da vazoyu kırdı ve, Sincap Kardeş, Bobi, Miki Fareler ile Minik Ördekler’in şaşkın bakışları altında karanlıklardan kurtuldu, “Aydınlık ne güzelmiş…” dedi.Haftalık anne ziyaretlerinden (Cumartesi günü hem anne ziyareti, hem arkadaş ziyareti, hem çocuğu parka götüreceksin, olur mu hiç?) biri sırasında raftan düşen çocukluk kitabı Meraklı Mırnav’ı bu yaşında bilmem kaçıncı kez tekrar okumaya daldıktan sonra çayın altını kapamayı unutan Gülümser, yaramazlıkları yüzünden annesinin bir ağız azarlayıp her tarafı kirlendiği için iyice yıkadığı Meraklı Mırnav’a kesinlikle hak verdi ve kendi yaşamını da bundan böyle tıpkı bir Meraklı Mırnav gibi yaşamaya azmetti: meraklı, yaramaz, tutkulu ve eğlenerek.
Annesinin, kocasının, kaynanasının, kaynatasının, patronunun ve hatta dört yaşındaki kızı Servi’nin (demek üstüne geldi mi hepsi bir arada gelebiliyormuş, düşününce, diye düşündü o an) kendisini itip kakmasına izin vermemeye de sonradan hatırladığı halde sebat edip altını hiç kapamadığı çaydanlıktan başladı. Bir daha yaramazlık yapmamaya söz veren Meraklı Mırnav’dan farklı olarak da azarlara, dırdırlara, laf kondurmalara, belli ve belirsiz her tip cezaya, her türlü şiddetli ve şiddetsiz aşa- ğılamaya karşı kendinden hiç taviz vermeme ve ne olursa olsun yaramazlıklarına keyifle devam etme kararları aldı. Bunların hepsi de bir arada olacaktı pekâlâ, istenirse, istendiği için.
Ama yemek pişirmek hariç. Hem mutfak hem yaramazlık, hepsi bir arada olur mu hiç?
İSİMSİZ ORGANİK EV YEMEKLERİ LOKANTASI
“Tante Rosa’nın kocasını görmeye gelenler sol yöndeki mezara kötü kötü bakıp baş salladılar, sağdaki mezar için de övücü cümleler kullandılar. Tante Rosa o an yaşamına yön verecek yeni bir yol bulduğunu anladı. Kocasının tam paraları biterken ölmesi ve böyle biri bakımlı, diğeri bakımsız iki mezarın arasına gömülmesi nasıl da mutlu bir rastlantıydı.”
“Özge Hanııım (20), hanfendiyle bir ilgilenebilir misiniz? Acil manikür olacak. Lamiha Hanım (26-27), çay kahve ne arzu edersiniz?” diye sordu fön çekeceğim derken Lamiha’nın saçını neredeyse yolmak üzere olan saç tasarımcısı Atakan Bey (24).
“Çay rica edeyim.”
“Arzu Hanıııım (17), hanfendiye bir çay yapar mısınız? Lamiha Hanım (26-27), başınızı biraz öne eğin lütfen.”Lamiha onlarca deneme yanılmadan sonra kendisini gerçek bir kadın olarak gösteren çanta modelini en sonunda bulmuş olmanın getirdiği bir rahatlama içinde o günü de çok şükür aradan çıkarmış ve kadınlığını kutlamak için saçını boyatmaya kentin bu en pahalı kuaförüne yollanmıştı. Çünkü ucuz etin yahnisi yenmezdi.
Sebat etti ne boş bulunup indirim istedi ne de önceden fiyat sordu. Kendinden emin bir şekilde gıcır gıcır gıcırdayan büyük siyah deri çantasıyla içeri girdi, başını şöyle bir arkaya attı ve “Kızıl boya olacak,” diyip bir sandalyeye kuruldu.
Hayat sinir uçlarındaki uyarılmalardan ibaret. Dış dünyada şu olabilir, bu olabilir ama her şey gelip sinir uçlarına dayanıyor. Fön altında çekiştirilen saç köklerinin baş derisinde bıraktığı ılık masaj ile stresle bir bir yolduğu şeytan tırnaklarının manikür suyu altında masumca kabarışı, Lamiha’ya her gün tatmadığı bir organik mutluluk yaşatıyordu şimdi. Bu mutluluğun süresini birkaç an olsun uzatabilmek için pedikür ve omuz masajı da istedi yine hiç fiyat sormadan.
Lamiha, fönün sıcak havası altında saçları yana yakıla uçuşurken, buna benzer sinir ucu mutluluklarını başka nerelerde yakalayabileceğini düşünmeye başladı. Yemek, seks ve tuvalet. Seks ve tuvaletle ilgili bir iş yapmayı terbiyesine yediremediğinden organik ev yemekleri yapan samimi, çıtı pıtı bir lokantanın İşletme ve Pazarlama konusunda aldığı lisans eğitimine daha cuk oturduğuna da ancak o sayede kanaat getirdi ve böylece Lamiha Hanım’ın (26-27) efsanevi organik ev yemekleri lokantasının temelleri o fön ve manikür dakikalarında atılmış oldu.
Artık herkes gibi gerçek (büyük, şık, deri, marka, sahte değil orijinal, pazardan değil dükkandan alınma) bir kadın çantasına sahip olan ve çantasını gerekli gereksiz pek çok nesneyle (cüzdan, el kremi, ayna, Golden Fairy® metalik far, iki cep telefonu, iki şarj aleti, bir bestseller, makas, törpü, Calvin Klein taklidi açık parfüm, çöpe bir türlü atılamayan eski faturalar, anahtarlar ve Hello Kitty anahtarlıklar, diyet bisküvi, şekersiz poşet kapuçino, üzerine taklit parfüm sinmiş eşarp, yeşil Pelikan silgi, çengelli iğne, ten rengi yedek pantolon çorabı) şişirip yoğun iş kadını imajını sağlama alan Lamiha’nın şimdi yapması gereken, bir çift yüksek ince topuklu çizme edinerek kadınsı imajını cilalayarak açacağı lokantaya kallavi bir ad koymaktı.
Lamiha üç dükkân sonra içine sinen bir çift çizme bulup kredi kartına dört taksit yaptırdıktan sonra kolları sıvadı ve lokanta isimlerini yazmak üzere önüne bir Moleskine® not defteri çekti.Bu egzersize epey bir zaman ayırdı ama onca beyin fırtınasına rağmen, ne isim (Lamiha’nın Yeri, Vintage Home Food, Café Ascenseur), ne şehir (Krep Kyoto, Grönland Donmuş Yoğurt, Beyrut Falafel), ne bitki (Ananas Restoran, Yosun Ev Yemekleri, Çavdar Vitamin Bar), ne de hayvan (Zürafa Sofrası, Koala Kahvaltı Salonu, Sincap Yemek Evi) beğenebildi, çünkü hepsi de kulağına bir başka sentetik geldi ve kafasından film şeritleri gibi geçen bütün o adlar ince bir sis gibi havada kaldı. Bir ikizler burcu olan Lamiha’nın zaten bütün yapıp ettiklerine keşkelerden bir duvar örmüşken böyle hayati bir seçimde hepten tıkanıp tökezlemesi doğaldı. Seçemiyordu da seçemiyordu.
“Çocuk yapmak gibi bir şey,” dedi Lamiha ve terler içinde çizmelerini çıkardı.
Valla, peki ya gerçekten çocuk yapası tutsa isim sorununa nasıl çare bulacaktı? Lamiha sırf bu yüzden zaten fellik fellik kaçtığı çocuk yapma fikrinden daha da uzaklaşırken isim bulamazsa bu gidişle organik yemek fikrinden de soğuyacağını anladı ve kendine son kararı vermek için dört günlük süre tanıdı.
Ama gıda sektörüyle ilgili her türlü girişimden tamamen vazgeçmesi bambaşka bir nedenle oldu. Doğru isimde bir türlü karar kılamayan Lamiha, en sonunda İsimsiz ile yetinmeye kanaat getirdiği yüksek çevreci lokantasının rüya menüsünü oluştururken endişeyle farkına vardı ki, ben bu yemeklerin hepsini müşteriye kalmadan siler süpürürüm. Önüne konan hiçbir sağlıklı gıda maddesine karşı koyamayan Lamiha’nın imambayıldıydı, mücverdi, favaydı, kerevizdi, pırasaydı derken organik bile olsa, zeytinyağı hafifliğinde bile olsa tazecik ev yemeklerine kepçe kepçe dadanması, tencereleri daha sıcacıkken bitirmesi kaçınılmazdı. Öyle olunca da hem kilo alacak (ya da ya kusacak ya kalori yakacak) hem de her şeyi kendisi yediğinden zarar edip en sonunda şirketi batıracaktı.Lamiha malını bildiği için bütün güzel vaatlerine karşın lokantacılık işinden yol yakınken böylece vazgeçti ve hayatındaki organik mutlulukları artık haftada bir gittiği o aynı pahalı kuaförde geçen uzun dakikalara indirgemeye razı oldu.
SEKİZ ERKEK NE UZAR NE KISALIR
“Adam aç kalır, aç kaldığı da oh olur.
Ayrıca ben de satabilseydim kendimi,
satardım belki-satardım belki-satardım belki. Ve
hem ermek, hem hürriyet mi olurdu bu?”
Artık çok yaşlanmıştı Jülide ve utançtan aynalara bakamıyordu. Çok pörsümüştü, bal gibi biliyordu pörsüklüğünü, bilinmez mi böyle şeyler. Ama zaten kara olan içini ölümüne yakın daha da karartmak istemediğinden nasıl da pörsüdüğünü sürekli hatırlayası yoktu hiç. Yoksa evet canım, bakmadan görüyordu artık sarkan memelerini, kırışan her bir tarafını ve çöken yanaklarını. Aynaya bakmak yerine eski sepya fotoğraflarına bakıyordu ve bütün fotojenikliğine rağmen bunca yılı neden bu kadar terbiyeli geçirdiğine hayıflanıyordu.Çok güzel bacakları vardı (sütun gibi), çok güzel dudakları vardı (dolgu dudak). Göğüsleri doğal silikon, kıvrımları balık eti. Tatlı dilliydi; hem yılanı hem de her türlü yılansı erkeği parmağında oynatabilirdi şartlar elverseydi. Çok değil, biraz konsantrasyonla fettanlığı meşgale edinebilir, genel olarak zaten aptal olan erkekleri baştan çıkararak iyice aptallaştırabilir; gurme yemekler, yaldızlı oteller, Chanel’ler ve Mercedes’ler dünyasında puro içen kırmızı ojeli, tilki kürklü bir kadın olup kendini ve banka hesaplarını kurtarabilirdi.
Fakat, damarlarına aşılanmış orta sınıf terbiyeli memur ahlakı bütün bunlara engel oldu ve hiç kimseye utançtan bahsetmediği ve kendini kandırarak “zaten önemsiz ki”leştirdiği çılgın cinsel fantezilerini ve şiddetle arzuladığı bütün erkekleri zihninin kapalı kutularına özenle yerleştirip yıllarına yıl ekledi. Pörsüyerek yaşlandı.
Jülide Yenge’yi yalnızca yenge olarak bilen yeğenler ya da Jülide Nine’yi yalnızca yaşlı anneanneliği sırasında tanıyan torunlar çıtkırıldım Jülide’nin gençlik resimlerine kaç kere bakmış olurlarsa olsunlar kendilerinden talep edilse bile onu erkek düşkünü bir famfatal olarak canlandıramıyorlardı. O, üç çocuklu bir anne, iki erkeğe üvey anne, bir çocuğa süt nine, üç toruna sürekli dizi izleyen komik bir anneanne, iki toruna sürekli öğüt veren sıkıcı bir babaanne, lavanta kokulu bir hala ve süper aşçı bir teyzeydi. Ama Jülide, “Eh, var mı görüştüğün birileri?” diye sorduğunda sanki ayıplayacakmış gibi hık mık eden, utanıp sıkılan artık yaşı başı ilerlemiş bütün bu akraba çocuklarına, “Benim aşıklarımı sormak hiç aklınıza gelmiyor, değil mi!” diye bağırmak istiyordu şimdi.On dokuz yaşındayken evlendirilip ateşini daha birinci hamilelikten önce söndüren itfaiyeci kocasını suçlardı başka suçlayacak bir şey bulamadığında. Geçenlerde Alzheimer’dan ölen kocasından öcünü almıştı almasına ama yetmemişti. Altmış iki senede her biriyle birer kereden yedi erkekle toplam yedi kere aldatmıştı onu, ama yetmemişti.
Ayıp. Eteğini indir, donun görünmesin, sutyenin çıkmasın, rujunu hafiflet, ojeni sil, saçlarını topla. Önce şirin mi şirin bir çocuk olmaktan, sonra karnesi yıldızlı pekiyi dolu inek öğrenci olmaktan, sonra çıtı pıtı genç kızlıktan, sonra evli kadınlıktan, sonra evli barklı kadınlıktan, sonra da torun torba sahibi kadınlıktan kaybetti hep. Şimdi de zaten bizden geçti artık. Bu yaştan sonra, peh.
“Ben de bir zamanlar on dokuz yaşındaydım canım,” diyip duruyordu bugünlerde gözünü anlamlı anlamlı kırpıştırarak. Ama on dokuz yaşındaki kız torun bir türlü anlamıyordu. O kadar anlamadı ki en sonunda annesine gitti, böyle böyle anlattı anneannesini.
“Böyle birtakım şeyler söylüyor,” dedi.
Alzheimer var mı diye doktora göstertmeye karar verdiklerini de öbür odadan duydu Jülide. Her şeyi duydu.
Sorry, there were no replies found.