BiR KAMBUR ÇAKIR FOTOBİYOGRAFİSİ
-
BiR KAMBUR ÇAKIR FOTOBİYOGRAFİSİ
BiR KAMBUR ÇAKIR FOTOBİYOGRAFİSİ*
Makale Yazarı: Seyit Battal Uğurlu
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisi (Temmuz/Eylül 2010) 3. sayıda yayımlanmıştır.
Türk romanında cılız bir damar olarak süren, akademik veya akademi dışı çalışmalarda neredeyse tümüyle göz ardı edilen bir olgu vardır; doğuştan veya sonradan bedenen özürlü olan kişilerin dünyasına ilişkin çözümlemelere bugüne kadar kayda değer bir biçimde eğilen olmamıştır. Oysa göz ardı edilemeyecek sayıda romanda bu insanların durumuna ilişkin; yazarların farklılaşan bakışına göre çeşitlenen bedensel özürlü roman kişileri olduğunu biliyoruz. (1) Bu durum, günümüzde de aynı kategori içindeki insanlara bakışımızla paralellik arz eder. Genelde bedensel özürlü bir yakınımız veya komşumuz olmadığı sürece bu insanların dünyasına karşı sağır dilsiz duruşumuzu bozmayız. Onlar yaşamımızın kıyısında, apayrı bir dünyada yaşarlar, bu dünyaya seyirciyizdir veya yabancı.
Bu kişilerden biri de Ferit Edgü’nün (1936) Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı (2) (1988) romanında dokunaklı bir dille ele alınan kambur Çakır’dır. Anıların kurgusallaştırılmasından yola çıkılarak kendisine bir yaşam yakıştırılan #Çakır, yalnızca bedensel özürlü, #kambur bir insan değil, aynı zamanda #yalnız ve #kimsesiz bir insandır. İki bölümden oluşan romanın birinci bölümünde kendisine yer verilen Çakır’ın yaşamı, düşlenen 31 #fotoğrafkaresi üzerine kurgulanmıştır. Roman metni içinde fotoğraf kullanılmamış ancak, romanın 17-47. sayfaları arasında yer alan her kare, dilsel düzlemde okurla paylaşılmıştır. Bu paylaşımda, düşlenmiş fotoğrafların gerçekliği karşısında uyanacak kuşkuya cevap gibi düşünülmüş bir nesnel dil kullanılmış ve her bir fotoğrafa yansıyan görüntü, birer sayfada betimlenmiştir. Sesi yazarınkiyle örtüşen #anlatıcı, ölümünden “kırk yıl sonra” her gün bir fotoğraf düşleyerek o fotoğrafları sözcüklere aktararak “[b]ir ay süren (…) #fotoyazarlık serüveni”nin sonunda Çakır’ın yaşamına bir “#masal” uydurmuştur (s.16). Bu ‘#uydurma’ sürecinde, yaklaşık kırk yıllık bir süreyi kapsayan geri dönüşler yapılarak, eserde, Çakır’ın yaşamı yeniden yazılmıştır. Bu yaşamın fotoğraf kareleri üzerinden verilen kesitlerinden, Çakır’ın sadece, kimsesiz bir birey olarak büyüme öyküsü verilmez, yaşamının son yıllarına ve ölümüne kadarki detaylar, kurgunun biçimlenme aşamalarıyla iç içe ele alınır.
‘#Fotobiyografi’sinden, Çakır’a yakıştırılan yaşam parçalarında, kuşkusuz, onun romanın anlatı zamanından kırk yıl önceki haliyle çalıştığı işler, ilişki kurduğu varlıklar öne çıkarılır. Annesi tarafından terk edilmiş bir çocukken, sonradan #Darülaceze’ye verilmiş, ilerleyen yaşlarında, birbirine benzeyen işkollarında; balıkçı, turşucu, helvacıda çırak olarak çalışmıştır. Bu ve benzeri işlerinin tümünde #figüran konumunda olan Çakır, anlatıcının babasıyla rakı sofrasında içki içerken veya ailenin diğer bireylerine hizmet ederken görülür. Bu sahnelerde yalnızlığı, kimsesizliği, diğerleriyle eşitlenmemişliği ve #hephizmeteden konumda oluşu ile dikkat çeker. Rakı sofrasında Bey ile içerken de onunla eşit olduğunu, Bey’in onun duygularını anlayabildiğini söylemek mümkün görünmemektedir.
Çakır’ın yalnızlığını paylaştığı, eşitlendiğini hissettiği tek varlık, bakıcılığını üstlendiği ve yaşamında en yakın dostluk ilişkisini yaşadığı atlar olarak görünmektedir. O, insanlarla diyalogunda, hep #mağdur, hep altta kalan biridir. Oysa atlarla eşit, onlarla tam bir uyum içinde bir birliktelik kurmuştur. Onların arasında yatar, ilişkilerinin odağında onlarla kurduğu birliktelik vardır.
Yazar-anlatıcı, Çakır’ın öyküsünü, aradan geçen yarım yüzyıla karşın, yazmak istemesine karşın yazamadığını, her ne zaman yazmaya otursa bir olanak veya olanaksızlıkla karşı karşıya kaldığını söylerken, #okur yazma sürecine dahil edilir. Bunu yazma konusunda kırk yıl tereddüt yaşamış, çocukluk yıllarına ait bir anıyı biçimlendirmede yaşadığı gelgitleri veya bunun üstesinden gelip gelmeme sıkıntılarını romana dahil ederken, aslında Çakır’ın bu süre içinde kendisinin zihninden çıkamamışlığına vurgu yapar. Şu sözleri söylerken odağında Çakır’ın yer aldığı bir öyküyü okurla paylaşmanın yaralayıcılığını, kendini savunma gereği içinde hissedecek olmasını da ortaya koyar:
“Yayımlamadığım sürece, en ağır eleştirileri kendim yapıyor ve bundan hiç mi hiç yara almıyordum. Dolayısıyla, kendimi hiç kimseye karşı savunmak zorunda kalmıyordum. Özellikle #okurakarşı” (s. 10).
Edgü üzerine nitelikli bir tez hazırlayan #MutluDeveci, Çakır için şu tespiti yapar: “Çakır, çocukluk dönemine ait bir simge kişi olarak kendi oluşu gerçekleştiren ve yaşama tutunma dönemine ait bir simge kişi olarak kendi oluşu gerçekleştirme ve yaşama tutunma bakımından öznel bir kimliktir” (s.314).
Bu ifadeler eğer, anlatıcı yazar için söz konusu edilecek olursa, kısmi olarak doğrudur, çünkü o, belleğindeki Çakır’ı #düşselfotoğraf karelerinde yeniden var etmekle, – bir de ve – asıl olarak kendini var etmiştir. Ancak Çakır’ın yaşamının herhangi bir aşamasında kendini varoluşsal olarak gerçekleştirdiğini söylemek doğru görünmemektedir. Belki, anlatıcı yazarın düşlediği fotoğraf karelerinde yeniden var edilen yaşam parçaları aracılığıyla, Çakır’ın yaşama tutunma araçlarına görünürlük kazandırıldığı söylenebilir. Çakır’ın kişisel tarihi, küçüklükten başlayarak, bir içe çekilme, normal bir bireyin sahip olmak isteyebileceği her tür nimet karşısında iteklenme ve/ veya kendi kendini geri itekleme biçimine evrilir. Bunda iki şey, ailesizlik ve bedensel özürlülük etkin olmuş ve Çakır’ın, yazar-anlatıcının #çocuklukbelleğine kazınan görünümlerinin de belirleyicisi olan psikolojisini şekillendirmiştir. Çakır, bu psikolojiyle, çocukluğundan itibaren, toplumun normal bir bireyinin sahip olmak isteyebileceği, arzulayabileceği ‘şey’lerle kendisi arasına mesafe koymuş, yaşamın kenarına çekilmiştir.
Romanda Çakır’ın yaşamını aydınlatmak üzere düşlenmiş fotoğraf karelerinde aidiyet duygusuyla birlikte, mutluluğunun okunduğu tek yer, atlarla birlikte yer aldığı ahırdır. Çakır’ın, atlarıyla birlikte yaşadığı ahıra sahip olma duygusuna ilişkin 19. fotoğrafta şunlar dillendirilir:
“ Çakır, ömrünün sonuna değin, atlarıyla yaşadığı ahırın önünde. Ahırın kapısında bir koyun postu gerili” (Edgü, 2002: 35). Çakır’ın sahiplik hissettiği, ‘kendine ait bir yer’ duygusuyla postunu serdiği tek yer, ömrünün sonuna kadar atlarla birlikte içinde yaşadığı ahırdır. Edgü’nün, Çakır’ın kendi haline gönenir gibi görünen bu durumuna yönelttiği ironik bakış, onun yoksulluğuna ilişkin dokunaklı bir hüzün duygusuna aracılık eder: “Başkalarının sarayı, köşkü, yalısı, evi, yuvası varsa, benim ve atlarımın da bir ahırı var, diyor sanki. Saraylara, köşklere, yalılara, evlere ve bunların sahiplerine meydan okur bir tavrı var bu fotoğrafta” (s.35).
Çakır’ın kendi bakışından ise, bu atlarla olduğu zamanlarda gerçekten sevindiği bir önceki fotoğraftan da görülür. Bayram için süslenmiş bir at arabasının üzerinde, koşumları da eline geçirmiş Çakır’ın yüzünden “dilediği oyuncağa kavuşmuş bir çocuk sevinci” (s.35) okunur.
Sevinçli göründüğü bir başka fotoğraf karesi de saman döşeğinin üzerinde ellerini ensesinin üzerinde kenetlemiş olarak gözlerini tavana dikerek yaşama dair “kimbilir belki” (s. 36) düş kurduğu andaki görünümüdür. Bu üç fotoğrafta da kamburuyla değil, yaşam karşısındaki #gözütok duruşuyla görülür. Çakır’ın yaşamında ışıyan en önemli sahne ise #atınıöperken görüntülendiği zamana denk gelir. Bundan dolayıdır ki anlatıcı son fotoğrafa şu notu yazar: “Kentimizde bir at mezarlığı olsaydı da Çakır’ı oraya gömseydik, sanırım uykusunda pek mutlu olurdu,” (s.47) der.
Aynı zamanda romanın anlatıcı yazarı olan Bey’in oğlunun yaşamının, Çakır’ınkiyle doğrudan çakışması, 25. fotoğrafta verilir. Beyin oğlunun hasta yatağında olduğu bir zamanı anlatan bu fotoğrafta Çakır, kendisine, unutamadığı masallarından birini anlatmaktadır. Çakır’ın romanda incelikli bir dille anlatılmasının gerisindeki tüm öykü de bu fotoğraftaki anılara ithaf edilmiş gibi durmaktadır. Bu fotoğrafın, anlatıcının, çocukluğunun en anlamlı günlerini yeniden yaşamasını sağlayan otobiyografik bir yöne sahip olduğu söylenebilir. Çakır’ın, Bey’le bir arada göründüğü fotoğraf karelerinde bu türden bir duygudaşlık okunmaz.
Çakır’ın düşsel fotoğraf karelerine yansıtılış biçiminden, Edgü’nün diğer eserlerinde de görülen #hümanist bakışı, kendisini sürekli olarak hissettirir. Ancak 25. fotoğraf karesine yansıyan görüntü, yazar-anlatıcı ile anlatı nesnesi olan #kamburÇakır’dan hangisi öne çıkmıştır dersiniz?
NOTLAR:
(1) Bitmek üzere olan bir makale çalışmamda beden, benlik ilişkisi ve bedensel özürlülerin Türk romanında yansımaları detaylı şekilde ele alınmaktadır.
(2) Bu yazıdaki alıntılar, kitabın 2002’de Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan baskısından yapılmıştır.#bedenselözürlü #romankişileri #kendineaitbiryer #atlar #atahırı #atarabası

Sorry, there were no replies found.