BİR KADIN: TANTE ROSA

  • BİR KADIN: TANTE ROSA

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 16:23

    BİR KADIN: TANTE ROSA*

    Makale Yazarı: Elif Kutlu (1)

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/ Haziran 2011, 6. sayıda yayımlanmıştır.

    Kadının sömürülmesi tek taraflı değildir. Kimi zaman evde babası tarafından ezilir kadın, kimi zaman işte işvereni tarafından. Kimi zaman kocası tarafından baskı altına alınır, kimi zamansa ataerkil normlarla belirlenmiş dinler tarafından. Eninde sonunda sömürülür/ ezilir/ görünmezleştirilir kadın. Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla başlayan bu süreç günümüzde de devam etmektedir. Belki yapılması gereken ataerkil düşünceyi ortadan kaldırmaktır –ki bu pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle kadın sorunun nasıl aşılacağı şu an için (ve hâkim ideoloji ataerkil olduğu sürece) muallâk; sadece belli çözüm önerileri üzerinde konuşulabilir. Belki de kadın bunu kendi kendinde başarabilir. Ama nasıl? Tante Rosa (2) gibi mi? Bu soruya yanıt verebilmek için öncelikle Tante Rosa’nın #kadınlık adına ne gibi eylemlerde bulunduğuna bakmak gerekir.

    TOPLUMSAL CİNSİYET NORMLARI VE TANTE ROSA

    Birçok kadın henüz çocukken #ataerkil cinsiyet kalıplarını öğrenmeye başlar –annesinden, babaannesinden, ya da diğerlerinden. Çocukluktan itibaren kadına öğretilen şey bir erkeğin iktidar ve maddiyatla ilgili olduğu; “hayatın garantisi” olduğudur. Tevekkeli değil, bu zihniyetle verilen nasihatler her zaman kadının boyun eğmesi gerektiği yönündedir. Bunun sonucu da zaten bellidir; ataerkil hâkimiyet içine hapsolmuş bir kadın. Bu kadın ezilmeye/ horlanmaya mahkûmdur denemez, ama bu deneyimi yaşamak durumundadır. Rosa’ya babasının ve sirk müdürünün işbirliğiyle huysuz bir at verilmesi, sonra sirk müdürünün “Rosa’nın k… derisinin okul kitaplarından ucuz olduğunu” (3) anlayarak, onu en kötü işlerde çalıştırmasından anlaşılmaz mı bu?

    Dini kurallar/ yasalar (4) da neredeyse her zaman ataerkil ideolojinin hâkimiyetindedir; çoğu zaman kadın en ağır suçlarla cezalandırılırken, erkek affedilmeyi “hak eder”. Bunun sonucu olarak kadın ikincil konuma itilir. Dinin “ışığında”/ karanlığında yapılan bu ikincilleştirme kadının özgürlüğünü yitirmesine sebep olur. Çünkü kadın “tehlikeli” ve “lanetli”dir. Bir kadının vücudu lanetlenerek örtülüyorsa, yapılan tüm eylemler olumsuz karşılanıyor ve Tanrı tarafından cezalandırılacağı düşündürülüyorsa –ve bunların hiçbir makul açıklaması yoksa–Tante Rosa’nın Meryem’in Katolik olamayacak kadar iyi olduğunu düşünmesi (5) normal değil mi?

    Dinlerin etkisi ile birlikte (6) kadın “baştan/ yoldan çıkarıcı” bir etkiye sahip olur. Bu etkiyle (ve diğer etkilerle) birlikte kadın sadece cinsel bir obje olarak görülür. Psikoseksüel gelişimini tamamlayamamış bir erkeğin kadını sadece cinsel yönden algılamasının sonucu tecavüzdür; “namusunu temizlemek için evlenen (ya da ölen)” bir kadındır. Çünkü çoğu zaman kadının diğerleri tarafından konumlandırılması onun “iffet”iyle sınırlanır. (7) Bu nedenle #Hans’ın tecavüzüne uğrayarak hamile kalan Tante Rosa “‘namusu kirlenmiş’ bir aile kızı olmamak ve zavallı bir piç kurusu doğurmamak için Hans’la evlenir.” (8) Oysa evlenmek –kaldı ki Rosa mütecavizi ile evlenmiştir– çoğu zaman kadının bir kez daha boyunduruk altına alınması anlamına gelir. Evlenmeden önce babası, abisi, patronu vd. tarafından ezilen/ sömürülen kadın, #özgürlükarzunu içinde taşıyarak tekrar sömürülmeye/ ezilmeye başlar. Böylece eve hapsolur kadın; ev işlerinden, yemek pişirmekten ve çocuk bakmaktan ibaret olur, bunları severek/sevdikleri için yaptığını düşünür: “Sahiplerini ve onların evlerini korumayı varlıklarının tek anlamı sanan köpekleri sevmeye başladı. Sonra bütün evcil hayvanları ve evini sırtında taşıyan kaplumbağaları sevdi.” (9)

    UMUT VE TANTE ROSA

    Sadece midesini ve cinsel doyumunu (belki kimi günler yapacağı dini görevlerini) düşünen bir erkeğin, kadının evinden dışarı çıktığını düşünmesi pek mümkün değildir. Oysa kadın, karanlığın içinde de olsa, evine bağımlı olmadığını anlar. İçinde bulunduğu mağaradan çıkar ve evin belirlenmiş bir mahkûmiyet alanı olmadığı düşüncesiyle gözleri kamaşır. “‘Dünyaya fırlatılan’ insanın kendine kurduğu ilk beşiğin ev olduğu” (10) söylemine de başvurarak (temelde özel mülkiyetin etkisiyle) ev kadınlığına sıkıştırılan kadın, bu durumu aşmayı başarır. Tıpkı Tante Rosa’da olduğu gibi, evin “kişiden ayrı, yıkılabilir” olduğu anlaşılır; çocuklarını ve kocasını terk edip gider Tante Rosa. (11) Kadın, özgürlüğüne giden yolda adımlar atmaya başlar.

    Kadının çıktığı yolda –diğerleri tarafından– beklenen, başarının aksine bir düşüştür. Oysa kadın emin adımlarla özgürlüğe doğru ilerler. Hayatın garantisinin bir erkek olmadığını göstermek için çalışmaya başlar. Çünkü erkek, –Tante Rosa’nın annesinin düşündüğü gibi– “mutluluğun garantisi” olmayı değil, “adamın gönlünü hoş tutmasını” bilmeli. Kadın, o çok bilinen yanlışın aksine, bir erkeğin desteğine “muhtaç” değildir. Gerektiği zaman, çalışarak, kendi kendine yetmeyi, kendi başına yaşabildiğini ve bunun için özgüvene sahip olduğunu gösterir. (12) Bu özgüven, Tante Rosa’da, farklı yollarda/ işlerde koşarken/çalışırken görülür. Her ne kadar farklı işlerde çalışması başarısızlıkla sonuçlansa da, Rosa umutludur. “Her kadının içinde yatan bir farklılaşma isteği peşinde, çoğunun cesaret edemeyeceği kadar koşabilmesi, koşarken düştüğünde, çoğu kadında olmayan bir kendini sevme neşesiyle tekrar kalkabilmesi, yenilgi ve yanılgılarını çoğu kadın gibi başkalarının demesiyle değil, kendi iç sesiyle yargılayabilmesinde yatar.” (13) Artık ihtiyaç duyulan bir erkeğin sağlayacağı güvence değil, kadının hissedeceği özgüvendir. Çünkü bir kadının elinden gelen sadece ev kadınlığı değildir. Tante Rosa, gazetecilik, mezar bakımı, tüccarlık, vestiyerlik gibi işler yapar. Daha nicesini yapabilir. Kadının geçinmesini sağlayan şey, boğaz tokluğuna, maddi ve manevi yıpranmışlıkları ve sömürüleri sindirerek yaşamak değildir. Bu nedenle “erkek her işi yapar, gerekirse ekmeğini taştan çıkarır, fakat kadın…” söylemindeki ataerkil zihniyetleri artık söküp atmak gerekir.

    UMUTSUZLUK VE TANTE ROSA

    Kadının özgürlüğe atılan adımlarını Ursula K. Le Guin şöyle betimler: “Öğrenmeye başladığı şey özgürlüğün yüküydü. #Özgürlük ağır bir yüktür, ruhun yüklenmesi gereken büyük ve garip bir sorumluluk. Kolay değildir. Verilen bir armağan değil, yapılan bir seçimdir; bu seçim de zor bir seçim olabilir. Yol, yukarıya, ışığa doğru çıkar, ama yüklü yolcu oraya hiçbir zaman varamayabilir.” (14) Tante Rosa da aynı süreçten geçer. Onun gittiği yol hem özgürlüğe hem tutsaklığa açılan bir yoldur. Sevgi Soysal özgürlüğün ve tutsaklığın birbirine açılan kapılar olduğunu söyler. (15) Çünkü özgürlüğe adım atılsa bile özgürlüğün yükü ağır gelmeye başlar. Belki de neden özgür olmak istediğini unutan, sınırlı eylemlerle, sınırlı bir hayatı yaşamaya başlayan, yaşadığı tutsaklığın farkına bile varamayan bir kadın kalır geriye.

    Bırakıp gitmek, özgürlüğe adım atmak, bu yükü üstlenmek ve bununla yaşamayı öğrenmek. Henüz emekleyen bir çocuğun yaşadığı süreç gibi, önce yürümeyi sonra koşabilmeyi gerektirir. Tante Rosa her şeyi –onu yok eden, özgürlüğünü elinden alan ve Tante Rosa olmasını engelleyen her şeyi– bırakıp gitme cesaretini göstermiştir. Bu yolda emin adımlarla ilerlemiş, geçimini sağlamak için her türlü işte çalışmıştır. Her yeni iş belki yeni bir umuttur, fakat kurtuluşu yeni başlangıçlarda aramak mıdır özgürlük? Günün birinde bir kurtarıcıyı bulmak umuduyla ataerkilliğin kirli yüzüyle yeniden karşılaşmak mıdır? (16) Özgür olmak kurtarılmayı beklemek midir? Yoksa kurtuluşa giden yollar ne kadar zor olsa da onu aşmaya çalışmak mıdır? Belki de değişmeyi öğrenmektir özgürlük, hayatı olduğu gibi yaşamak yerine kadına dayatılan rollere başkaldırmaktır. Oysa Rosa düzene başkaldırmaz, aksine (onu Tante Rosa olmaktan koparan her şeyi elinin tersiyle itmiş olsa bile) “düzenin bir parçasıdır, elinden sadece düzene uymak gelen bir parçası.” (17)

    Zamanla Tante Rosa da ulaşmaya çalıştığı şeyin –özgürlüğün– yolundan ayrıldığının ve sinsi bir tutsaklığa doğru yol almaya başladığının farkına varır. Her şey anlamsızlaşmaya başlar. Yeni bir şey yoktur; öğrenilen, öğretilen hiçbir şey yoktur. Sadece kendini hayatın akışına kaptırmış bir kadın vardır. “Günler geçiyordu bu uykuyla uyanıklık arasında. İnsan hiçbir şeylere aldırmamaya bir başladı mı? Ne kendi durumunu, ne de bütün durumları, üstünde durulmaya değer bulmalı mı? Bu bir kış uykusudur ki hiçbir kez sökemez. Ne ışığı kapatıp uyuyor, ne de okuyor, ne de sevişiyor: Yatıyordu.” (18) Hiç kimse öylece bekleyerek özgürlüğe ulaşamaz. Hele bir kadın, yaşadığı onca süreci sindirerek, hayatı akışına bı-rakarak, özgürlüğe ulaşamaz. Kadının atacağı bir adım bile devrim sayılabilir, ama kimi zaman Tante Rosa’nın başına geldiği gibi bir tutsaklığa giden yol seçilmiş olabilir: “Gülünç bir ihtilalim ben, kötü bir askeri cuntayım. Asker olmuş bir soytarı gibi gülünç bir başkaldırma.” (19)

    Özgürlüğe ve tutsaklığa açılan kapıların aynı olduğunu söyler, Sevgi Soysal. Tante Rosa da bu kapıdan girerek çıktığı serüveni bir hayal kırıklığıyla bitiren bir kadın. Oysa belki de “bir şansı daha olsaydı”… Bu serüvene yeniden başlayabilseydi, yepyeni bir sayfa… Oysa bu mümkün değildir. Çünkü kadın bir meta değildir. Çünkü yepyeni bir görüntüyle, yepyeni bir sistemle ve her şeyi en baştan yaşayabilecek olan; bu defa hep en doğrusunu yaşamayı düşünmek… İşte bu Tante Rosa’nın bittiği andır: “Sen bir otomobil misin, bir çamaşır makinesi misin, bir elektrik süpürgesi misin ki senden bir önceki modelin bozukluklarından sıyrılmış olarak piyasaya sürülmek istiyorsun?” (20)

    TUTSAKLIK YERİNE ÖZGÜRLÜK. AMA NASIL?

    Tante Rosa aslında birçok kadının başından geçen/ geçebilecek bir hayatı anlatır. Her ne kadar toplum tarafından dışlanmış bir kadın imgesi olarak anlatılsa da –çünkü çocuklarını, kocasını, evini bırakan “kötü” bir kadındır Tante Rosa– kadının ataerkil düşünce tarafın dan yok edilmeye çalışılmasına meydan okuyan bir kadındır. Tante Rosa’nın başkaldırısı onun için pek olumlu sonuçlanmaz belki. Bunun sebebi Tante Rosa’nın özgürlüğü öylece beklemesinde bulunabilir.

    Yeni bir şey öğretmeyen, öğrenmeyen bir kadındır Tante Rosa. Günümüzde de medya tarafından sıkça karşılaştığımız “kadınca” şeylere (21) (magazin dergileri, yemek tarifleri, “kadın” programları vs.) sıkıştırmıştır kendini. Bunun ötesinde yapabildiği şeyleri yapar sadece. Tuttuğunu koparan biri değildir Tante Rosa. Her ne kadar kocasını, çocuklarını terk edebilmeyi başarıp, kendi varoluşunu bir kadın olarak temellendirmeyi başarsa da yarı yolda kalır. Çünkü kadının/ Tante Rosa’nın özgürlüğe açıldığını sandığı yol, ataerkil bir yapıya sahiptir ve bu öyle bir yoldur ki –sonuç olarak– bütün kadınları ezer. (22)

    Kadının yaptığı faaliyetler –yemek pişirmek, çocuk doğurmak, evi temizlemek vs.– onun “görevleri” değildir. Bunlar kadına dayatılmış toplumsal cinsiyet rolleridir ve kadının özgürlüğe ulaşması için öncelikle, ona dayatılan; annelik, duygusallık, doğaya daha yakın olma gibi rollerden uzaklaşması gerekir. Böylece kadın özgürlüğün gelmesini beklemek yerine onu “koparıp almayı” öğrenmeye başlar. İşte bu öğrenme süreci kadına bir çamaşır/bulaşık makinesi ya da genel anlamda bir makine olmadığını, cinsel obje olmadığını hatırlatır, ona özgürlüğün zorlu yollarında yürürken eşlik eder. Böylece kadın, her geçen gün ataerkil düşüncenin kölesi olmadığını bir kez daha anlar –tıpkı Tante Rosa’da olduğu gibi; ölüme yaklaşırken de olsa anlamıştır bunu Tante Rosa.

    NOTLAR:
    (1) Kocaeli Üniversitesi, Felsefe Yüksek Lisans.
    (2) Sevgi Soysal, Tante Rosa, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1978.
    (3) A.g.e., s. 8.
    (4) Söz konusu olan semavi dinlerdir.
    (5) A.g.e., s. 12.
    (6) Havva’nın Adem’i “baştan çıkararak” “yasak meyve”yi yemesine sebep olması.
    (7) Aksu Bora, Kadının Sınıfı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2010.
    (8) Soysal, A.g.e., s. 17.
    (9) Soysal, A.g.e.
    (10) Bora, A.g.e., s. 124.
    (11) Burada vurgulanmak istenen, kadının evini ve çocuklarını bırakıp gitmesinin, eğer bu eylemi gerçekleştirmezse “bir kevgirin içinden akıp giden suya benzeyecek olan hayatına Tante Rosa gözüyle değil, kevgirin deliklerinden bakacağı, yani Tante Rosa olamayacağı”dır. [Funda Soysal, “Tante Rosa’dan Sevgi Soysal’a Yolculuk”, içinde Tante Rosa, İstanbul: İletişim Yayınları, 2008, s. 14.]
    (12) Böylece “evin reisi”nin bir erkek olması gerektiği düşüncesi de ortadan kalkmış olur.
    (13) Funda Soysal, A.g.y., s. 13.
    (14) Ursula K. Le Guin, Atuan Mezarları, çev. Çiğdem İpek Erkal, İstanbul: Metis Yayınları, 2006, s. 146. (Atuan Mezarları’nın başkahramanı Tenar ile Tante Rosa karşılaştırıldığında aradaki benzerlik kitabın henüz başlarındayken fark edilir.)
    (15) “Tante Rosa İle”, Kn. Adnan Binyazar, içinde Tante Rosa, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1978, s. 97.
    (16) Tante Rosa’nın “Soluk Kır Çiçeklerine Geri Dönüyor” başlıklı bölümünde bu durumu görmek mümkündür. Ataerkil ideolojiyle beslenmiş bir kadın ile özgürlüğe adım atmış fakat yine de “kurtarılmayı” bekleyen Tante Rosa arasında geçen anlaşmazlıklar anlatılır. Tante Rosa “orospu” damgası yiyerek “kurtarılma” umudunu bir kenara bırakır ve ataerkilliğin kirli yüzünü tekrar görür.
    (17) Atillâ Özkırımlı, “‘Tutkulu Perçem’den Şafak’a Sevgi Soysal’ın Yazarlık Çizgisi”, içinde Tante Rosa, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1978, s. 117.
    (18) Soysal, A.g.e, s. 50.
    (19) Soysal, A.g.e., s. 54.
    (20) Soysal, A.g.e., s. 85.

    #kadınınsömürülmesi #toplumsalcinsiyet

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
BİR KADIN: TANTE ROSA* Makale Yazarı: Elif Kutlu …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now