BİR İNKILÂP ŞEHİDİ: MAHMUD ERSOY
-
BİR İNKILÂP ŞEHİDİ: MAHMUD ERSOY
BİR İNKILÂP ŞEHİDİ: MAHMUD ERSOY*
Makale Yazarı: Gönülden Esemenli SÖKER
*Bu makale Roman Kahramanları 1. sayıda (Ocak/Mart 2010) yayımlanmıştır.
Attilâ ilhan “Kurtlar Sofrası” romanını 1956’da İstanbul’da yazmaya başlar, 1957-1958’de askerliğini yaptığı Erzincan’da ve 1957-1961 arasında da İzmir’de yazmaya devam eder. 1963’te basılan eser, daha sonraları kaleme alacağı ve Aynanın İçindekiler adlı roman dizisine bir ön hazırlık oluşturur. Gazeteci Mahmud Ersoy’un çevresinde gelişen Kurtlar Sofrası bir dönem romanıdır ve üç haftalık bir süreyi kapsar.
Okuyucunun İstanbul sokaklarında polisiye bir roman gerilimi koşuşturması İçinde karşılaştığı Mahmud, aslında bir köy çocuğudur. Balıkesir’e bağlı Gönen’de zor bir çocukluk geçirmiştir. Ortaokulu okumak için eniştesinin yanına, Balıkesir’e gelmiştir. Köyle karşılaştırılamayacak şehir hayatıyla yüz yüze gelmesi onun en önemli yaşantılarından biridir. Bir yandan okurken, diğer yandan eniştesinin Zağnos Paşa Camii yakınındaki aşçı dükkanında çıraklık yapar. Üniversite öğrenimi için İstanbul’a gelir. Dört yılda fakülteyi bitirip Balıkesir’e dönmeyi planlamış, fakat BabIâli onu öylesine etkilemiştir ki üniversiteyi bitiremediği gibi Balıkesir’e de dönememiştir.
Mahmud’un hayatı gazete, gazetenin sahibi Hüsnü Faik, kızı Selma ile torunu Süleyman, gazeteden arkadaşı Ragıp, sevgilisi Ümid ve üzerinde çalıştığı yazılar arasında geçer.
Okuyucu Selma ve Süleyman’la olan ilişkisinde Mahmud’un evcimen ve hassas tarafıyla karşılaşır; sevgilisi Ümid’le onun sevgi ve aşkının bile eylem adamlığıyla örtüşmesine şahit olur. Hayatının en büyük kısmını ise çalıştığı gazete ve araştırdığı konular kapsar.
Mahmud, “muhalif gazetelerin en inatçısı, en çetini” (Bıçağın Ucu, s. 315) halkın, özellikle aydınlar ve üniversiteli gençler arasında etkinliği olan “neokemalist” (BU, s.316) mücadeleyi sürdüren “adı bile başılıbaşına bir eylem”, “bilinçli bir direnme eylemi” (BU, s.316) ifade eden “BirliK’te çalışır. Birlik, “[ker bir babanın” daha doğrusu “hürriyetperver bir zabitin” (KS, s. 526) oğlu olan Hüsnü Faik Bey’in çıkarttığı, “1945’te diktatörlüğe ilk başkaldıran” (Kurtlar Sofrası, s. 29) gazetelerdendir.
Mahmud gazete için kaleme aldığı yazılarda “Giresun’daki açlık”, “Ereğli’deki maden çökmesi”, “kapatılmış sendikalar”, “tevkif edilmiş gazeteciler” (KS, s.151) gibi toplumsal konuları irdeler. Yine benzer bir konu araştırması olan “arsa spekülasyonu” ve “inşaat yolsuzluğumla ilgisi olan Sezai Yazmacı hakkında bilgi almak için Kâtip Rıza’yla buluşmak üzere harekete geçen Mahmud takip edilir, hatta tartaklanır ve öldürülmekten kıl payı kurtulur.
İçinde bulunduğu gazetecilik mesleğini bu yaşantıdan sonra söyle yorumlar: “-… nereye kadar müspet bir iş, nereden itibaren bir serüven, bu? Neden kendimi, durup dinlemeden, kendime karşı sınayıp duruyorum? (…) niye tuttuğum bütün kurtuluş yolları, beni önünde sonunda, gerilimli bir senaryoyu yaşamaya götürüyor?” (KS, s.13). Sorusunun cevabını yine kendi bulur; ülke şartlarında eylem adamı olmak pek de kolay değildir: “Aksiyondan söz açıldı mı, sonunda dönüp dolaşıp, önceden kestirilemeyecek bir yerde serüvene bulaşıyoruz. Bir kere bulaştık mı, maksat ne kadar beşeri ve müspet olursa olsun (…) gerilim ve terör ön plana geçiyor” (KS, s.13).
Attilâ Ilhan, Mahmud Ersoy’u hem Kurtlar Sofrası, hem de Aynanın İçindekiler romanlarındaki öğrenim görmüş diğer aydınlar arasında özel bir konuma yerleştirmiştir. O diğerlerinin aksine okuyan, düşünen ve düşündüğünü eyleme dönüştürebilen, yani İlhan’ın Türk toplumu için arzuladığı “gerçek aydın” tipinin bir temsilcisidir.
Mahmud’un düşünce dünyasını Mustafa Kemal’in fikirleri oluşturur. Nitekim onun Madam Karanfilyan’ın evindeki o divan, yazıhane ve ucuz bir kitaplıktan oluşan “küçük, basit ve sade” odasındaki en çarpıcı öğe “kendine göre bir ışık ve gölge düzenine girmiş, kalpaklı bir Mustafa Kemal büstü[dür] (KS, s. 262). Bu görünümü “ağır ve saygılı bir sözlük” ile açık bırakılmış bir kitap, (KS, s. 262) “muhtemelen Nutuk” tamamlar. Ümid, Mahmud öldükten sonra bir gün “Mustafa Kemal’in İnkılâp Teorisi” (KS, s. 262) adlı bir çalışmasını bulur.
İNKILÂBIN SOYSUZLAŞTIRMASINA DİRENEN İNKILÂP ÇOCUĞU
Mahmud kendisine “önünde sonunda gerilimli bir senaryo[…] yaşa[tan]” (KS, s.13) ülke şartlarının neden bu hale geldiği sorusunu sormadan edemez. Ona göre “38 yıllarına doğru, irade-i milliyeci ve inkılâpçı köklerden gelen adamlar […] bile, kendilerini faşizan bir demagojiye kaptırjmışlardır]” (KS, s. 269). 1946’dan sonraysa bürokrasi ve ağalar tarafından soysuzlaştırılan inkılâba, bu defa da artık “kendilerini güçlü hisseden, ticaret ve sanayi çevreleri karı[şmıştır]” (KS. s. 271). Bunlar da yardım gördükleri ağalarla birlikte inkılâbın ikinci kez ihanete uğrayıp soysuzlaşmasına neden olmuştur. Söz konusu soysuzlaştırma süreci ise ülkenin içinde bulunduğu şartları doğurmuştur. Bu şartlar da, inklâpçı kadroların milletten tamamen kopması, işçi sınıfının yok kadar az oluşu, köylünün dağınıklığı ve cehaleti, şehirlininse fakirliği ve güçsüzlüğü gibi nedenlerden dolayı gittikçe ağırlaşmıştır. Mahmud bu durumdan ancak, Mustafa Kemal İnkılâbının ana hatlarını oluşturan Kuva-yı Milliye ve cumhuriyet ruhuyla hareket edilip onun fikirleriyle halk arasındaki bağ kurularak çıkılabilir kanısındadır.Bu düşüncelerin ışığı altında Mahmud, kendi neslini “yarım kalmış inkılâbın çocukları” (KS, s.263) diye adlandırır, çünkü çocukluklarında büyük değişimler görmüşler, fakat zamanla gelişmeler neredeyse durdurulmuştur. Bu durumu yaratanlar “kendileriyle ve ihanetleriyle mutabıktırlar]” (KS, s.263) ama inkılâp nesli “ayakta kal[mıştır]” (KS, s.263). Bu arada içlerinde hem sağa, hem sola, yani hazır bileşkelere kayanlar olmuştur, çünkü onların asıl amacı, “iç egoizmine uyup, kendilerini kurtarmaktır]” (KS, s.263). Nitekim ülkenin şartlarına ters düştüklerinden kısa sürede harcanıp giderler. Mahmud ise “inkılâbı bütün cephelerde nasıl yürütebileceği [ni] araştırtmaktadır]” (KS, s.263). Bunun her şeyden önce “kendimizi ve çıkış noktamızı, sonra da metodumuzu öğrenmekten]” (KS, s.264) geçeceği kanısındadır.
Batı düşünce tarzıyla yetişmiş olan sevgilisi Ümid, karşısında böylesi bir aksiyon adamı bulmaktan şaşkındır. Şimdiye kadar karşısına çıkanlarının tersine o, Amerika, İngiltere veya Sovyetler Birliği’nden söz etmeksizin, “yüzde yüz içerden ve kendi başına bir kurtuluş kapısı [arar]” (KS, s.264). Çünkü o aynı zamanda Mustafa Kemal’in yeni nesillere, asıl eylemleriyle değil de bir “klişe”, bir “put” gibi tanıtıldığına, bundan dolayı da bu nesillerin gözünde çocuklukta anlatılan bir “masal” gibi yer ettiğine inanmıştır. Bu durumun en acı sonucu ise kurtuluş ümitlerimize her zaman “hazır ve yabancı reçeteler ar[amamızdır]” (KS, s.264).
Mahmud, Mustafa Kemal hareketini iki temel üzerine oturtur: “[B]irisi daima halk hareketi olması, İkincisi gelişmedeki hız” (KS, s.269). O sırtını millete dayamış ve milletin aldığı kararları, millet adına uygulamıştır. Kongreler ve Millet Meclisi bunun en güzel örneğidir. “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Milli Mücadele’de, Halk Fırkası ise, medeni devrimlerin gerçekleştirilmesi sırasında, devamlı olarak milletin çoğunluğunu temsil e[tmiş] ve milletin çoğunlunca desteklen[miştir]” (KS, s. 209). Kendinden sonra gelenlerin ilk hatası, “hareketi yöneten kadroların, halk yığınlarından kopması[na]” (KS, s. 269) göz yummuş olmalarıdır. Nitekim parti Halk Partisi olduktan sonra “militan kadrolar” (KS, s. 269) bozulmuş, teşkilatsa bürokratların ve imparatorluktan devralınan toprak beyliği kurumunun eline geçmiştir.
Mahmud bu düşüncelerin ışığı altında “demokrasi teşebbüsünün büyük ve rezilce bir ticari vurgun şeklinde soysuzlaştığını […], milletlerarası tröstlerle bankalar arasında, gizli ortaklıklar bulunduğunu]” (KS, s. 399) ve ticari şirketlerin bir yanlarıyla siyasi nüfuza dayandığını, bütün ülkeyi kendi çıkarları için seferber etmek amacıyla yeni düzenler kurulduğunu dile getirir yazılarında.
Bir gün Ümid, Mahmud’un gazeteci olarak aslında emperyalizmin bir uzantısı olan büyük sermaye hareketleriyle ilgilenmesinin onun Mustafa Kemalciliğiyle örtüştüğünü fark eder, nitekim Mahmud ona Mustafa Kemal’den 1921 ’de söylediği aynı bağlamdaki şu cümleyi okur: “…hakkımızı mahfuz bulundurmak, istikbalimizi emin bulundurabilmek için, heyet-i umumiyemizde, heyet-i milliyemizce, bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı, heyet-i milliyece mücadeleyi caiz gören bir mesleği takip eden insanlarız” (KS, s. 272).
İNKILÂBI TAMAMLAMAK VE HAREKET İHTİYACI
Bir eylem insanı olan Mahmud, son dönemlerde basın üzerindeki baskı giderek arttığı ve bunun bir sonucu olarak da cezaevleri gazetecilerle dolup taştığından “[djehşetli bir hareket ihtiyacı içinde[dir]”, kendini başka bir şeye vermesine imkân yoktur, “inkılâbı tamamlamak; son neticelerine kadar götürmek için, bir şeyler yapmak” gerektiği kanısındadır (KS, s. 398).Ne yapılması gerektiğini sesli düşünür: “Devrimci kadrolar hızını kaybetmiş; […] aydınlar, öğrenciler ve işçiler gibi soydan devrimci olması gereken topluluklar, henüz uyanmamış[tır]” (KS, s. 398). Onları uyandırmak gazetelerin görevidir. Gazeteciler aslında aydınlar ile işçi, gençlik ile asker arasındaki ilişkiyi kurmalı, hatta bu mücadeleye köylüler de katılmalıdır. Fakat ellerinden sadece yazmak gelen gazeteciler gerektiği kadar düzenli ve sistemli değildirler.
Pek çok gazeteci basın hürriyetiyle her şeyin halledilebileceğini ummaktadır, fakat bu büyük bir yanılgıdır. Bu durum sadece tartışılması gereken önemli konuların ortaya konulabilmesi için gerekli ortamı ve şartları yaratacaktır. Asıl önemli olan “inkılâp şuurunu, halk yığınlarına yayabilmek: inkılâbı kaldığı yerden, ileri konaklarına götürebilmek[tir]” (KS, s. 398). ileri konaklardan neyi kastettiğini ise Ümid’e şöyle açıklar: Daha demokrasinin var olmadığı bir toplumda sosyal demokrasiden bahsedilemeyeceği için ilkin 20. yüzyılın misyonunu, yani “topluma bireyi ezdirtmeyecek bir hürriyet düzeniyle, bireyi bireye ezdirtmeyecek bir adalet düzenini aynı zamanda, aynı yerde gerçekleştirme[yi]” (KS, s. 399) kendilerine hedef edinmeleri gerekir. Bunun için de “etkisi sınırlı (ve) entelektüel bir aksiyon” (KS, s. 400) olan gazetelerde yazı yazmak yetmeyeceği için “belki gizli, fakat mutlaka etkili ve aktif bir teşkilatlanmaya gidilmeli]” (KS, s. 400); “gerekirse tehlikeli, hatta ümitsiz, fakat sonrakilere örneklik edebilecek, elle tutulur, gözle görülür hareketler” (KS, s. 590) yapılmalıdır: Aslında daha baştan “bir şahıs ve zümre tahakkümü kurmalarına fırsat ver[ilmemeli]” (KS, s. 535) eğer böyle bir durum söz konusuysa ikinci bir tek parti diktasına gidenler yıkılmalı, arkasından klasik demokrasinin, hukuk düzeni kurulup endüstri devrimi’yle birlikte ciddi bir toprak reformuna gidilmelidir (KS, s. 400).
1960 öncesi bir Türkiye için Mahmud, Mustafa Kemal’in “hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta, yalnız iki şey vardır: Galip olmak […] ve mağlup olmamak” (KS, s. 348) düşüncesini yol gösterici olarak görür ve ümidini orduya, daha doğrusu askerlere bağlar, çünkü “[bju memlekette meşrutiyeti de, cumhuriyeti de tahakkuk ettiren, askerlerdir. Bu adamlar diktatörlük temayüllerini millete cebren kabul ettirmekte ısrar ederlerse, hiç şüphesiz demokrasiyi de, askerler tahakkuk ettirecektir. Çünkü askerler zadegân sınıfından seçilmemiştir bizde, halk çocuklarıdırlar. Ordumuz bir halk ordusudur, Mustafa Kemal bir gümrük memurunun oğluydu” (KS, s.535). Düşüncelerini sonunda bir slogan tarzında özetler: “Onlar duruyorlar mı baksana! Çakal dişleri, çamurlu burunlarıyla kurtlar gibi her şeyi göze alarak saldırıyorlar. Ete, ekmeğe ve suya […] Memleket Kurtlar Sofrasına döndü”(KS, s.590-591); “…memleket Kurtlar Sofrasına döndü mü, isyan haktır” (KS, s.591,594). Ümid ona bütün bu düşünceleriyle sosyalizme yakın bir yerlerde olduğunu hatırlattığında, o “bir bakıma Mustafa Kemal’in yanıbaşında” (KS, s.401) olduğunu söyleyecektir.
“ÜMİD’İN DÜNYASININ BİTTİĞİ YERDE MAHMUD’UN DÜNYASI BAŞLAR”
Mahmud’un eylem adamlığı, maceracı kişiliği sevgili olarak Ümid’i seçmesinde de gösterir kendini. Mahmud’un ölümünden sonra Hüsnü Faik’in Ümid’le karşılaştıklarında yaptığı tespit de aynı yöndedir: “Mahmud’un hayatına girecek kadının, böyle nevi şahsına münhasır, fevkalade asri bir kadın olacağını, hangimiz tahmin edebilirdik? Hiçbirimiz! Ben mesela, belki hislerimin tahtı tesirinde kalarak, onu daima Selma ayarında bir zevce yakıştırmıştım. Hâlbuki o, Keleşoğlu Zihni’nin alafranga kızına uzanarak, âdeta zıddiyetleri uzlaştırmak istemiş […]. Demek kadın intihabında da macerayla aksiyon arasındaki hududu, layıkıyla tespit edememiş. Bu kız bir macera! Buruk değişik, nevi şahsına münhasır bir macera!” (KS, s. 542)Mahmud, Ümid’le Paris dönüşü Samsun vapurunda karşılaşır (KS, s. 243). Rastlantı sonucu tanışmasalar, İstanbul’daki çevresinde Ümid’in Mahmud gibi birisiyle karşılaşmasına imkân yoktur. Zira “Ümid’in dünyasının bittiği yerde, Mahmud’un dünyası baş[lar]” (KS, s. 26). İnişler ve çıkışlarla geçen iki yıllık ilişkinin sonunda Ümid, Mahmud’un onu sevdiğini bilir, fakat bu sevgiyi “ağrıtıcı” ve “yorucu” (KS, s. 48) bulur; çünkü o Ümid’i olduğu gibi değil, olmasını istediği gibi sevmektedir; tasarılarındaki gibi, değiştirilmiş, âdeta yeniden yaratılmış bir Ümid’e duyulan sevgidir bu. Ümid, Mahmud’la olan ilişkisini bir tür alışkanlık, hatta bir tür “tik” (KS, s. 48) olarak görür. “Ayrı ayrı, tıkır tıkır işleyen iki saat gibi[dirler]” (KS, s. 48); ayrı zamanları gösterdikleri yetmezmiş gibi, yan yana geldiklerinde sesleri birbirine karışmaktadır.
Ümid, bu ilişkisini, ondan bıktığını, daha doğrusu sıkıldığını iddia ederek, onun İzmir’e, “arsa spekülasyonu ve yolsuzluğu” (KS, s. 14-15) konusunu araştırmaya gideceği akşam keser. Birkaç gün sonra Birlik gazetesinde Mahmud’un resmini ve onunla ilgili haber başlığını görür: “Devrimci neşriyatımızı Mahmud Ersoy’la ödedik-Türk basınının büyük kaybı” (KS, s. 151, 152). Birkaç gündür kendinden haber alınamayan Mahmud’un başsız cesedini balıkçılar bulmuştur. Cinayet olma ihtimali üzerinde durulmaktadır.
Gazetelerden biri maktulün solcu çevrelerin “husumetini” üzerinde toplamış bulunduğundan cinayetin “komünistler” veya “Moskova ajanları” tarafından tertiplenmiş olabileceğini (bkz. KS, s.205); bir diğeriyse onun “müfrit solcu telakki edilen bir gazeteci” olduğundan ülkenin kalkınması için çalışan şirketler hakkında asılsız haberler vererek “kızıllara has bir şekilde” Atatürk’ün “ölmez fikirleri”nin ardına sığınıp millet, memleket, din düşmanlığı yaptığını iddia eder.
Kendi gazetesi Birlikte ise Hüsnü Faik, onun “bir inkılâp şehidi” ve öteki isminin “Mustafa Kemal” olduğunu ileri sürecektir. Zira “o, Milli Kurtuluş hareketini, aynı hızla ve tarihî ve İçtimaî macerası içinde, son neticesine kadar götürmek çarelerini arayan, şuurlu ve aydınlık münevverler[den] birisi[dir]” (KS, s. 206).
İki yıl boyunca Mahmud, Ümid’in düşünce dünyasını şekillendirmeye çalışmış, fakat arzu ettiği sonuca ulaşamamıştır. Oysa ölümüyle Ümid üzerinde hiç beklenmedik bir etki yaratır.
Ümid, bir zamanlar Mahmud’un onu değiştirmek, bozmak, çürütmek, soysuzlaştırmak istediğini zannederken ona “bir şuur aydınlığı katmaya uğraştığını]” (KS, s.322-323), kendininse onu yalnızca erkek olarak beğendiğini, iç hayatını, düşünce yapısını öğrenince de korktuğunu fark edecektir. Mahmud onu “tamamlamaya çalış[an]” (KS, s.323) mert bir adamdır; kendisi ise onu seven, fakat “onunla yaşamayı bilme[yen]” (KS, s.323) korkağın biridir. Bundan sonra “maddi ve manevi yaşamına onu da katıp, bir manada iki kişi olarak yaşamayı dene[melidir]” (KS, s.319).
İlk işi geçmişini belirleyenlerle ilişkisini kesmek olur. Sonra da Mahmud gibi yaşamaya karar verir. Böylece “onu bıraktığı yerden alıp, yeni ve değişik hallere uygun davranışlar halinde geliştirirse, bozulmayan çözülmeye başladığından korktuğu kişiliğini de kurtaracaktır]” (KS, s.320). Babasının evinden ayrılmaya ve Fransızca bilgisiyle bir iş bulmaya karar vermesi onun için bir dönüm noktasıdır.
İç tartışmalarının sürdüğü ve daha eşyalarının hepsini taşımadığı bir sırada, bir gece babasıyla “Kılçık” Nazım’ın, çalışma odasında tartıştığını ve sevgilisi Mahmud’un ölümüne babasının “Kılçık”a “ne yap yap, gazetecinin Sezai’yi bulmasını önle” (KS, s. 479) şeklinde verdiği emrin, diğeri tarafından “icap ederse vur” (KS, s.479) anlamını çıkartmasının neden olduğunu öğrenir. Ümid, o gece Mahmud’un İzmir’de neyin peşinde olduğunu bütün çıplaklığıyla anlayacaktır: O kendine, “münakaşalara giren ve ihaleyi kazanmış görünen, Kolaylık Yapı inşaat Şirketi” (KS, s.82-83) adındaki o “uydurma” ve “kukla” şirketin aracığıyla göçmen evleri inşaatında dönen ihale, şartname, yapı hatası gibi yolsuzluklarla asıl vurgunu vuranı araştırmayı görev edinmiştir. Bu araştırmanın durdurulması ancak onun söz konusu şirketin başında gözüken Sezai Yazmacı’yı bulmasının engellenmesiyle mümkün olacaktır. Sözü edilen vurguncuysa Ümid’in babası Zihni Keleşoğlu’dur.
Ümid, “müthiş”, “zor” ve “kesin bir jest” (KS, s. 485) yapmaya karar verir. Belki artık yaşlanmış babasını, elleri kelepçeli, iki yanında jandarmalarla düşünmek çok acıdır, fakat Mahmud’u öldüreni bilip bu konuda susması, onu bir kez daha öldürmek anlamına gelecektir. Diğer yandan “birisi, kim olursa olsun, bir başkasının yaşamına set çeker, ellerini onun kanında yıkarsa o, herkesin gözünde, Allah’ın ve insanların kendisine verdiği sıfatları, toptan kaybedeceğinden]” (KS, s. 485) Zihni Keleşoğlu da babası olmaktan çıkacak, bundan dolayı da susması gerekmeyecektir. Sonraları soyadını değiştirip Mahmud’un soyadını alması da bu düşünüşün bir başka uygulamasıdır.
MAHMUD’UN ARZULADIĞI ÜMİD GERÇEKLEŞİR
Babasının Mahmud’un ölümüne sebep olduğunu öğrendiği gecenin sabahı Ümid, erkenden evinden ayrılır ve Hüsnü Faik’in evine giderek her şeyi anlatır. Hüsnü Faik, Ümid’in hareketini “her nokta-i nazardan şayân-ı takdir bir hareket” (KS, s. 543) olarak yorumlar, çünkü artık “feda-yı nefsler zamanının geldiğinle]” (KS, s. 543) inanmaktadır. Mahmud bunun ders alınacak bir örneği olmuştur. Ümid ise onunkinden aşağı kalmayacak bir jest yapmaktadır, daha doğrusu bu bir jest değil, “aksiyon[dur]” (KS, s. 543).Attilâ ilhan okurları Aynanın İçindekiler dizisinde farklı bir Ümid’le karşılaşır. Artık o da Mahmud gibi ondan devraldığı ve Hüsnü Faik’in yardımlarıyla pekiştirdiği düşünce dünyasını gazete için hazırladığı röportajlarla aktarır okuyucularına. O da Mahmud gibi “Kore Savaşı”, “Döviz Komisyonu ve içyüzü”, “ihtilalin Karıncaları” adlarını taşıyan toplumu can evinden vuran konulara değinmektedir. Mahmud’un arzuladığı, hayalini kurduğu Ümid gerçekleşmiştir.
Attilâ ilhan, hem Kurtlar Sofrası, hem de Aynanın içindekiler romanlarında kendi siyasal görüşlerini gazeteciler yoluyla aktarır. #Osmanlı döneminde Osman Nevres ve Münif Sabri’yle başlayan topluma yön veren, bu eğitici gazeteci tiplerini Hüsün Faik ile devam edip Mahmud Ersoy’la taçlandırdıktan sonra Ümid Keleşoğlu’yla tamamlar.
Mahmud Ersoy cinayetinin en çapıcı ve çevresindekiler tarafında en anlaşılmaz tarafı onun başının bulunamayışıdır. Hüsnü Faik’in Mahmud’u için için seven kızı Selma onun başı bulunmadan gömülemeyeceğini tekrarlar durur (KS, s. 207). Meslektaşı irfan’a “en çok koyan Mahmud gibi bir adamın başını nasıl kesebildiklerijdirj. Belki vurulabilir, belki öldürülebilir ama başını kesmek!…” (KS, s. 203),
Toplumsal ve siyasal olayları ve sorunları Mustafa Kemal’in fikirlerinin yardımıyla yorumlayan, başkalarının da aynı tarzda düşünmesi için hayatı pahasına çabalayan Mahmud’un başıdır kaybolan ve her türlü gayrete rağmen bulunamaz. Fakat ölümüyle ilk defa onun düşüncelerine farklı yaklaşan ve onun izinden gitmeye karar veren Ümid, bundan böyle Atatürkçü düşünüşün temsilciliğini üstlenecek, Mahmud gibi o da yazıları ve röportajlarıyla başkalarına yol gösterecektir. Atatürk’ün düşüncelerini sembolize eden Mahmud’un başının bulunup toprağa gömülmemesi gerekir aslında, çünkü onun düşünceleri nesilden nesile başka gazeteciler yoluyla aktarılıp devam edecektir.
Kaynakça
KS “ Kurtlar Sofrası”, İstanbul, Şubat 1982, 594 s.
BU “Bıçağın Ucu”, Ankara, 1982, 473 s.#BabIâli #gazeteci #GönüldenEsemenliSöker #MahmudErsoy #MustafaKemal #OsmanNevres

Sorry, there were no replies found.