Bir Eflatun Sessizlik: İhsan Oktay Anar – Suskunlar
-
Bir Eflatun Sessizlik: İhsan Oktay Anar – Suskunlar
Bir Eflatun Sessizlik: İhsan Oktay Anar – Suskunlar*
Makale Yazarı: Ali Gül
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/Haziran 2015, 22. sayıda yayımlanmıştır.
Kötülükten münezzeh olmak mümkün müdür? Katıksız kötülüğün hem de durmamacasına hüküm sürdüğü; zaman ve zemin tanımadan, takmadan insanlığın tüm tarihi boyunca var olduğu göz önüne alınırsa kötülükle arasına kesin ve görünmez bir sınır çekebilmiş herhangi bir insan var mıdır? Hayalin dışına çıktığımız anda bu sorulara olumlu yanıtlar vermek mümkün görünmüyor. Hayal sınırları dahilindeyse her şey gibi saf iyilik de tabii ki olası. Hele ki yaşadığımız günden yüzyıllar öncesini hayal âleminde yeniden kurabilenler için. İşte, Suskunlar tam da böyle bir hayal iklimi, ama bir o kadar da gerçeğin yansıması.
Suskunlar kimin romanıdır diye düşünmek gerekiyor en başta. #Eflatun’un olduğu kadar #Davut’un, Kalın Musa’nın olduğu kadar Muhayyer Hüseyin’in, Pereveli Hacı İskender Efendi kadar İbrahim Dede’nin ve hatta Kirkor’la Bağdasar’ın, Tağut’un, Lazar’ın, Rafael’in, Kabil’in ve belki de en çok Batın ile Zahir’in romanı, Suskunlar. İhsan Oktay Anar’ın diğer romanlarında olduğu gibi Suskunlar’da da her karakterin kendince bir hükümranlığı, özelliği ve diğerlerinden bağımsız bir hikâyesi var. Tüm bunlara rağmen tabii ki Suskunlar hepsinden evvel Eflatun’un romanı. Daha doğrusu Eflatun, etrafındaki sonsuz, sınırsız hareket ve parçacıkla var olan bir atomun çok zor sezilen, ama varlığı olmazsa olmaz olan sessiz çekirdeği. 300 yıl kadar önceki İstanbul’un kelimenin her anlamıyla renkli, kozmopolit ve sürprizlerle dolu ikliminde tüm dünyadan uzakta; ama tüm dünyaya bir şekilde dahil bir roman kahramanı Eflatun.
Susabilmek, tüm dünyaya karşı sanki hiç farkında bile değilmiş gibi bir isyan hâli. Suskunluğu neredeyse bir varoluş biçimi hâline getirebilmek, bir yandan gerçek ötesi, diğer taraftansa gerçeğin ta kendisi olduğunu çıt çıkarmadan haykırabilmek… Köslerin, davulların, kemençelerin, kanunların, deflerin, udların, kemanların, tamburların ortasında en güzel makamda üflenmiş bir ney sesi kadar yalın ama etkileyici olabilmek. Eflatun’un hikayesi aslında kısaca bu kadar. Sözün gümüş, sükutun altın olduğu yerde musikinin de simya olabileceğini anlatıyor bize Suskunlar.
Doğrudur, belki de “Önce söz vardı…” hitabınca dünyayı anlamlı kılmaya çalışmak bir seçenek olabilir; ama unutmamak gerekir ki söz, bir yerden sonra muhakkak müptezelleşmiştir. Herkeste olanın kimse için değeri kalmayacağı bilinir. O zaman “önce” olan söz her şeyden çok sonraki sessizliğin değerini anlamaya yaramıştır belki de. Yüzyıllar öncesinin İstanbul’undan bize doğru susan Eflatun bunu anlatıyor en çok. İnsan-ı kâmil olanın dünyanın sesine tamah etmeyeceğini, sessizlik içinde kendi müziğini dinleyebileceğini bizzat kendi varlığıyla ortaya koyuyor.
Dedesi Kalın Musa’nın cimriliği, babası Veysel Efendi’nin hastalığı, ikizi Davut’un yiğitliği, aşkı ve cesareti, Pereveli İskender’in nefreti ve hırsı, amcası Muhayyer Hüseyin’in insancıllığı, Mevlevi şeyhi İbrahim Dede’nin olgunluğu, evinin bulunduğu Sofuayyaş Mahallesi’nden #Galata’ya kadar kat ettiği yolda karşılaştığı yedi günahkârın öfkesi, kıskançlığı, tembelliği, oburluğu, gururu, şehveti ve açgözlülüğü ve en nihayetinde ilk olarak hiç tanımadığı, adını bile bilmediği annesinin mezarı başında duyup yıllarca kulağından gitmeyen ıslığın kaynağı olduğunu öğrenerek mevlevihanede kavuştuğu neyin sesi Eflatun’u sessizliğin engin dünyasına kadar sürükler. Aslına bakılırsa Eflatun kendi kişisel yolculuğu boyunca romandaki diğer tüm olayların bir şekilde dışındadır, çoğu zaman olaylar ona hiç temas etmez bile; ama işte yukarıda söylediğimiz gibi o bir atomun çekirdeğine benzer, her şey aslında onun etrafında dönmektedir.
Eflatun’la beraber romanın merkezinde olan diğer karakterler Batın, onun oğlu Zahir ve Tağut’tur. Batın ile oğlu Zahir’in yanında Tağut da tıpkı Eflatun gibi yazarın gerçek ile hayal arasına çektiği geçişken duvarın her iki tarafında da yer alırlar. Romandaki dinsel/mitolojik göndermelerin büyük çoğunluğu bu karakterler üzerinden yapılmış ve ustaca işlenmiştir. Batın yaratıcıyı temsilen hemen hemen hiç ortada görünmez, ama olan biten her şeyin sebebi ve hazırlayıcısıdır. Zahir ise başına gelen türlü çeşit işle Hz. İsa’nın romandaki karşılığı olarak yer alır. Tağut şeytani kötülüğün romandaki yansımasıdır. Eflatun’un ise iyilikle kötülüğün çarpışma alanı, yani günahsız insan olduğu söylenebilir.
Yazarın kadim dinsel/mitolojik anlatıları kendi hikâyesi içine nasıl ustalıkla yerleştirdiğinin en güzel iki örneği sanırım “Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan #Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, birinci gün.”(1) şeklinde başlayıp “Ve Yaradan yerin toprağından adam yaptı ve onun burnuna, makamı gizli bir nağme üfledi. Adam bu nağmenin güzel olduğunu gördü. Çünkü adam artık yaşıyordu ve onu yaşatan da bu nefes idi.”(2) cümlesiyle biten, dünyanın ve insanın yaratılışını anlatan bölümle Zahir’in etrafında topladığı ve sonradan içlerinden birinin kendisine ihanet edeceğini söylediği on iki yoldaşına karşı sarf ettiği “Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!”(3) sözleridir.
Suskunlar özeti yapılabilecek, dili üzerine sınırlı örnekler verilebilecek bir roman değil; ancak ve ancak baştan sonra okunarak tadına varılabilecek bir yapıt. Birçoklarına göre Puslu Kıtalar Atlası ile beraber İhsan Oktay Anar’ın “şimdilik” en önemli romanı. Üç yüzyıl öncesinin İstanbul’unda her dinden, milletten, meslekten ve türden insanla karşılaşmak, entrikaların döndüğü saraydan mahalle kahvelerine kadar girip çıkmak, en usta çalgıcılardan armudi kemençeden piyanoya kadar türlü müzik aletini dinlemek, iyilikle kötülüğün savaşına anbean tanıklık etmek ve Eflatun’la beraber suskunluğa doğru bir yolculuğa çıkmak isteyecekler için bire bir.
(1) Anar, İhsan Oktay, Suskunlar, 6. baskı, İletişim Yay., İstanbul, 2010, s. 137.
(2) a.g.e, s. 138-139.
(3) a.g.e. s. 231.
Sorry, there were no replies found.
