Bihruz Bey Yahut Bir Mirasharın Serencamı
-
Bihruz Bey Yahut Bir Mirasharın Serencamı
Bihruz Bey Yahut Bir Mirasharın Serencamı*
Makale Yazarı: Murat Batmankaya
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2011, 8. sayısında yayımlanmıştır.
İnsan, bulsa dahi, neyi arar? Kaybetse dahi, neyi arzular?
Sebebini büsbütün bilemediği bir dünyada yaşamaya mecbur edilen, zorlanan insan, kendi olabilmek için tahammülle muhakemeyi öğrendiğinde, el altında olan şeyi (alm. Zuhandene) büyük bir yanılsama ile zaten mevcut şey (alm. Vorhandene) olarak görür ki, bu onda kaygıya sebep olur (bu kaygının görünümleri olan ilgi, arzu ve eğilim aradığıdır aslında). Zira bilir ki, dünya şeylerden değil, “alet”lerden oluşur ve bu aletler daima başka aletlerle ilişki içindedir (kendisinin çeperindekilere, ulaşabileceği mesafedekilere eğilim gösterir; ancak yakınlığa yahut uzaklığa karar veren ilgidir). Özgür olmaya mahkûm olduğunu idrak ettiğinde ise aradığı ve arzuladığı şeylerin muhtevası değişir!
Recaizâde Mahmut Ekrem’in 1870’lerde yazılıp ancak Servet-i Fünûn’da tefrika edildikten bir yıl sonra Araba Sevdası yahut Bihruz Bey’in Âşıklığı adıyla 1896’da basıldığı iddia edilen (İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, Dergâh Yayınları, 2006, s. 253), Berna Moran’a göre yazılış tarihi 1886 olan Araba Sevdası, yukarıda betimlemeye çalıştığım insanın arama, arzulama, isteme, sahip olma eğilimlerinin özünü, bir alet, yani ‘araba’ ekseninde okuma, dışavurma çabası açısından denilebilir ki, neredeyse “kişisiz bir roman” (Fethi Naci) olan Talip Apaydın’ın Sarı Traktör’ünü dışarıda tutarsak, hâlâ bir benzerinin yazılamadığı ‘biricik’ bir eserdir. Biricikliği, bir ‘alet’i, ona insani herhangi bir meziyet yüklemeksizin neredeyse ana kahraman mertebesine taşımasında değildir yalnız; muallâkta kalmış marazi bir mirasharı (Bihruz Bey), “muayyen ve şümullü bir terbiyenin, insanı insan yapan değerlerin yokluğu” (Tanpınar) içinde tanımlarken sık sık başvurduğu iç monolog denen ve ilk örneğini 1887’de Edouard Dujardin’in verdiği savunulan tekniği, bölük pörçük de olsa kullanmasındaki maharetinde yatar biraz da…
Hiçlik Kapısı ve Hayali Bir Kapı
Gerçi Recaizâde Mahmut Ekrem, Araba Sevdası’nın önsöz niteliğindeki giriş yazısında da belirttiği gibi oyalanmak/eğlenmek için yazmaktadır. Namık Kemal’in sürgünden anlaşmalı olarak döndüğünü varsayarak siyasetten elini eteğini çekmesi, edebiyatı ‘daha’ ciddiye almasına yol açar ya, yazılı kültürümüzün ilk önemli eserlerinden birini inşa ederken sahiden oyalanmış mıdır acaba? Eğer oyalanmışsa, Tanpınar, romanı şakaya benzetmekte haklı mıdır? Büyük bir hayalin parçası gibi duran roman kişileri sahte, derinliksiz ve yapıntı mıdır? Yanlış batılılaşan züppeleri mi sarakaya almaktadır (ilk kez Hâriciye Mektûbî Kalemi’nde dönemin ünlü şair ve nesir yazarlarıyla tanışmasının, ki 1862’ye denk gelir, tesiri olmuş mudur yaratım sürecinde acaba), 1929’da kendine uygun kılık kıyafet bulacak varoluşçu ‘hiçlik’in kapısını, ta o vakitler, belki de bilinçsizce mi çalmaktadır yoksa? Daha da ötesi: Recaizâde Mahmut Ekrem, Alman edebiyatına has Sturm und Drang içinde konuşlandırabileceğimiz ve başka edebiyatlarda örneğine az tesadüf edilen “bildungsroman” coşkusuyla oyalanarak, kitsch’sel unsurlar taşıyan bir estetik yargıya mı ulaşmayı ummuştur Araba Sevdası’nda?
Ne hazin; Bihruz Bey, Picasso’nun güvercini gibidir, ne tastamam bir güvercin, kanıksanmış gerçeklik içinde, ne de apayrı bir güvercin baştan icat edilmiş. Bundandır ki, “kişilik”sizlikle tanımlanmıştır çoğu kere… “Hayali bir varlık” olarak görülmüştür. Hâlbuki her roman kişisi, özü itibariyle hayali değil midir? Gerçek kişi yahut kişileri temsil etme niyetinde olsa dahi… Romanın kurgusal gerçekliği içinde samimi ve sahih durduğu müddetçe… Teyelleri görülmedikçe…
Bihruz Bey’i kişiliksizleştirdiği varsayılan şeyler, bence mübalağalı okumanın ürünüdür: erken yaşta babayı kaybetme, düzenli eğitimden mahrumiyet, batılı (modern) hayata öykünme, varsıllığını teyit ve temsil edecek sosyal yansımalara muhtaçlık, hayatı taklit ve tekrar… Bunlar, aslında eleştirel bakış açısının mahsulleri olamaz mı? Kültürleşme sürecini kendine koltuk değneği edinen “bildungsroman”, eğer olgunlaşma esnasındaki coşkunlukları, çökkünlükleri, kazanım yahut yitirimleri, değişimleri, dönüşümleri kâh mübalağa ederek, kâh metaforlarla serimleyerek dönemin ahlaki yargılarına sorular yönelten hayat felsefesini temize çekme estetiği ise Bihruz Bey’i enikonu kavramamıza imkân veren sayıp dökmeler de bir eksik iki fazlasıyla budur işte. Güzel olan şu: Roman boyunca hep bir şeyler öğrendiği yanılsamasına kapıldığımız Bihruz Bey, aslında yetişmektedir! Zira ‘eğitim’ dediğimiz mefhum, belirli bir zaman aralığını ve bu zaman aralığındaki eylemi değil, doğumdan ölüme gelişen/gerileyen ve pek çok siyasal, kültürel, sosyal unsurların harmanlanmasını ifade etmektedir.
Kaos ve Kitschleşen Kendini İfade Çabası
Bihruz Bey’in eğitim süreci, yani arabasının markasının çizilip, dingilinin yamulup, borcundan dolayı el konulana kadarki süreç, hiçliğe doğru uzanan bir akıştır. Bihruz Bey’in kişiliği, dipsiz bir uçurumdan, bir hiçlikten gelir. Ham olan her şey hiçlikten çıkar çünkü. Elinde olan şey ile zaten mevcut şeyin çakışması gibidir sanki araba ve kolay kolay kendini ele vermeyen bir kaostur aslında sık sık kitschleşen kendini ifade çabası…
Arabayı, Osmanlı ile Batı arasındaki fikri/hayali boşluğu dolduran bir “alet” olarak okumak, Bihruz Bey’i kişiliksiz kılar mı? Mizaçsal özelliklerin, davranış örüntülerinin bir inanca, bir fikre, bir tutuma bulanması şeklinde yorumlarsak “kişilik”i, yalan yanlış da olsa, ne istediğini bilen, bunun için elindeki aletleri kullanan, uçurumları dolduran, mesafeleri kısaltan, bu uğurda yenen ve yenilen, hayati refleksler geliştiren birini kişiliksiz bulmak/görmek doğru olur mu? Bir oluşum halindedir Bihruz Bey; olmakta olandır, hamdır… Akışını tamamlamamış, açılmamıştır henüz… Yine de bir tercihte bulunandır. Tercih, bir iradenin yansımasıdır. İrade gösteren kişi, şu ya da bu şekilde, kendi olmayı başarmış yahut bunu arzulayan kişidir. Üstelik Bihruz Bey, arayış halindedir de… Nurdan Gürbilek’in belirttiği gibi, “hayallerini süsleyen yabancı nesnenin bir türlü efendisi” olamasa da efendi ol(a)mamazlık kişiliksizlik sayılmasa gerektir. Biçimsel olarak özgürdür her şeyden önce çünkü. Özgürlüğü, arayışını tanımlar çoğu kere…
Kaldı ki, belirli bir gözleme dayanarak yazıldığını bildiğimiz Araba Sevdası, gerçek hayattan, gerçek ilişkilerden, gerçek kişilerden uzak da değildir. İsmail Parlatır, bunu Ankara Üniversitesi DTCF için hazırladığı Recâizâde Mahmud Ekrem/ Hayatı-Sanatı-Eserleri (1983) adlı çalışmasında Hikmet Feridun Es’e dayanarak açık seçik belirtir de: “Çamlıca’nın güzel günlerinde ve Ekrem’in yeni şöhret olduğu ve gençliği döneminde o da Çamlıca müdâvimleri arasına katılır. Hattâ yalnız katılmakla kalmaz, sağlığını ileri sürerek Çamlıca’nın Millet Bahçesi’ne yakın bir de köşk kirâlar. O yaz Ekrem’in en mutlu günleri, çeşitli gönül mâceraları da olur. Araba Sevdası’ndaki kişiler de o yaz orada yaşamışlardır.”
Bir Trafiker Olarak Keşfi Bey
Bihruz Bey’in sözde kişiliksizliğine zemin hazırlayan biraz da Keşfi Bey’dir. Tanpınar’a göre Keşfi Bey, hem Recaizâde’nin hem de o dönem romanının en önemli tipidir. Şımarık ve özenti Bihruz Bey, arkadaşı Keşfi Bey sayesinde hakikatten uzaklaşır, daha doğrusu, yalanların ördüğü bir hakikate sarılır. Romanda araba kadar “yalan” da bir alettir aslında, nesnel karşılığı bulunmayan… Öyle ki, dışarıdan şu ya da bu kişi aracılığıyla kendisine ulaşan yalanlar bir yana, Bihruz Bey dahi kendine yalan söylemektedir, sevgilisinin (Periveş) tifodan değil veremden, yani aşkından öldüğünü fısıldayarak ki tüm roman boyunca topu topu 3 kere karşılaşmıştır Periveş’le… Bu, bir tür malihulya değil de nedir? Toplumsallaşmayı umarken uyumsuzluğun ve saçmalığın kapısını aralayan, trajik bir hayatı gülünesi kılabilecek kadar absürt yaşayan, kuruntularıyla coşan, kuruntularına yenilen, bunları kendini yaratmaya başladığı an’lar olarak gören kişi, sahiden kişiliksiz olabilir mi?
Güzel Sanatlar Akademisi’nin sanat tarihi profesörü Burhan Toprak, 30’lu yılların ortasında, “Türk edebiyatının meselesi yoktur.” derken, hayli ciddi bir konuyu deşmiştir. Ve yakın arkadaşı Peyami Safa, bunu bir çığlık olarak gördükten sonra, üçüncü şahısları “bugün dünyaya ve bize heyecan veren fikir davalarından bahsettiğimiz zaman da, edebiyatımızın an’anesine lâyık bir tasasızlık ve aldırış etmezlikle”, susmakla eleştirmiştir. Araba Sevdası, denebilir ki, bazı meseleleri olan, ancak yine de (Tanpınar’ın deyişiyle) şöyle böyle bir eserdir. Ne ki, roman kişisi Bihruz Bey, hayli samimi, hayli çarpıcı, okurda belirgin bir resim uyandıran, tesir gücü yüksek bir portre, bir prototiptir. Güzin Dino’dan ödünç alarak söylersek, onun “sathi alafrangalığı, Fransızca ile karışık konuştuğu yarım yamalak Türkçe ve bilhassa üstünlük iddialarının boşluğu Bihruz Beyin mânevi sakatlığını ve sahteliğini açıklar.” (DTCFD, IX C, 4. S) Öyledir de… Şerif Mardin’in Türk modernleşmesini tanımlarken başvurduğu Araba Sevdası’nın buradan hareketle ulaştığı “Bihruz Sendromu” tamlaması boşuna değildir. Batı’nın henüz Batı olamamış bir ülkede metalaştırılması durumu, trajikomik bir üslupla, yirmi üç yirmi dört yaşlarındaki Bihruz Bey üzerinden sorgulanırken, anlatıcı-ben’in yer yer yazarın ben’iyle örtüştüğü gerçeği roman kişisini de özellikli kılmıştır ayrıca.
Dağınık bir şekilde notlar düştüğümüz romanın iskeletini belli başlıklar altında topladığımızda acaba eveleyip gevelediğimiz şey somutlaşır mı? Sırtımızı hafifçe Dino’ya dayayarak bir deneyelim:
a) Âşık Olmak Vakası: Bihruz Bey, borca girerek, taksitle satın aldığı, açık sarıya boyanmış arabasıyla, o dönemin kibarlarının gittiği Çamlıca’nın bahçesinde gezerken Kaşıkçı esnafından Sakin Ağa’nın kızı, merhum arzuhalci Mağmum Efendi’nin genç dul karısı, yosma güzellerden Periveş Hanım’la tesadüfen karşılaştığında, içinde bir ateş yanar; onu görgülü, kendisi gibi alafranga terbiye görmüş, zarif, nazik ve fazilet sahibi sanarak iltifatta bulunma fırsatı yakalar.
b) Mektup Vakası: Bihruz Bey, duygularına tercüman olması amacıyla Periveş’e bir mektup yazmaya kalkar; kendisinde bu maharet olmayınca da, ilköğretim çağındaki öğrencilerin kolaycılığına kaçar ve namlı yazarların metinlerinden kopya çekmeye kalkışır.
c) Mektubu Teslim Edememe Vakası: Aslında yanlış anlamalar vakası olarak da görülebilir bu. Periveş Hanım’ı kiralık olduğu anlaşılan bir araba içinde görür. Bunu tebdil gezmek olarak yorumlar. Periveş Hanım mektubu almaz istemez. Lakin Bihruz Bey bunu anlamaz ve Periveş Hanım’ın yanındaki kadına verir… Böyle olunca da mektupta verilen randevuya gelen olmaz. Haftalarca randevusuna gelmeyen sevgiliyi arar.
d) Kusur Bulma ve Giderme Vakası: Bihruz Bey, haftalar sonra bir yerde yanlış yaptığını düşünmeye başlar nihayet. Düşünür taşınır ve hatayı kendinde bulur. Sarışın sevgiliye esmer diye hitap etmiştir. Hemen düzeltilmesi gerekir bu hatanın… Ne yapacaktır? İlk yaptığını tabii… Namlı bir şairden uygun bir şiir seçmek! İyi, ama bu mektubu nasıl, ne zaman, nerede teslim edecektir Periveş Hanım’a?
e) Tifo Vakası: Gidişatı tepetaklak eden, romanın belki de en özgün karakteri Keşfi Bey sahneye çıkıp, Periveş Hanım’ın tifodan öldüğünü söyler. Burada melankolinin tüm belirgin özellikleri görülür. Ulaşamadığı, tek taraflı sevdiği kişinin hastalığını vereme dönüştürür derinden yaralanmış ruhu. Bu gönüllü aldanış onun teselli kaynağı olur. Kendini gündelik hayatın telaşından soyutlayıp alaturkalığa verir; namaz kılar, oruç tutar vs.
f) Periveş’le Karşılaşma Vakası: Teselli kaynağı olan ölümün yalan olduğunu anlamasıyla birlikte Bihruz Bey’in serüveni sona yaklaşır. Şaşkınlık ve nedensiz bir çabayla bir Ramazan gecesi Şehzâdebaşı’nda karşılaştığı Periveş’le yaptığı konuşma üzerine Keşfi Bey tarafından nasıl kandırıldığını öğrenir. Yosmanın alaylı konuşması fena halde kalbini kırar. Böylelikle yoktan yaratılan bir heyecan yoklukta kaybolur.
Bihruz ve Dişeti İltihabı
Görüldüğü gibi “büyük” bir hikâye yoktur romanda. Eksiksiz tanımlamaya çalıştığımız iskeleti besleyen yan karakter ve onların hikâyeleri de neredeyse ana hikâye kadar derinliksizdir. Bu basitlik içinde neredeyse bir anti kahramandır Bihruz Bey. Beyhude heyecanların, dekadansların, umutların ve hazin sonların rol modelidir sanki. Lakin heyecanın ivmesi düşüktür; kendi kutsal mağarasına kapanmışlık yahut yaşayabilmek için unutmayı tercih etmek, tersine karantina, bilemediniz bir içten çürüme de yoktur dekadansında; umutlar öylesine sığdır ki, öylesine yoksuldur ki, varlığını anlamlandırmamaktadır. Sınıfsal gereksinmeleri de bulmak, dahası aramak nafile bir çaba olacaktır. Kuşkusuz her sınıfın kendine özgü bir ahlakı vardır. Mesela proletarya için burjuvazinin yıkımına katkıda bulunacak bir ahlak iyidir. Bihruz Bey için sınıfsal bir doğru yoktur. Çünkü dâhil bulunduğunu sandığı sınıfın sosyal, estetik yahut bireysel donanımlarından yoksundur. Şeylerin evrenini yorumlayabilmek için ihtiyaç duyulan donanımlardan… Keza din de öyle. Diyalektik maddeciliğe göre, bilimin mahkûm ettiği yanlış ve lüzumsuz savlardan kaynaklanan bir şeydir din. İnsanlar, sömürüldükleri yahut köleleştirildikleri durumda bulamadıkları teselliyi, dinde, bir anlamıyla da öte-dünya’da bulmuşlardır.
Bihruz Bey’in bir sükût-u hayal sonucu dönüşümü, namaz kılmaya, oruç tutmaya başlaması samimi değildir. İçselleştirilmemiş davranış kalıplarının bir başka örneğidir sanki… Sahte burjuva mensupluğu ve üzerine bol gelen ‘züppelik’ gibi… Zira züppeliğin dahi bir içeriği vardır. Bu içerik kendi içinde tutarlıdır. Çelişkileri anlamlıdır. Hâlbuki Bihruz Bey’in eylemleri sahici bir züppeninkinden farklıdır. En belirgin özelliğini parasını harcarken sergilemektedir. İsraf ve çoğaltılan borçlar… Ancak bunlar, o dönemin reel sosyal yaşamı ile de paralellik arz etmektedir. Son Osmanlı-Yeni Osmanlı ve Abdülaziz çelişkileri…
Olmakta olan bir yeni hayatın ekonomik boyutlarını romana Bihruz Bey üzerinden taşıyan Recaizâde Mahmut Ekrem, gelgitleri neredeyse tek boyutta vermiştir. Redhouse’dan başka lügate inanmayan, Türkçeyle ‘iyi’ şiirin yazılamayacağını düşünen Bihruz Bey, sahiden bir şaka gibidir. Lakin bu şakayla, aslında kültürel kopukluğun eşinde tercihini tam da idrak edemedikleri yabancı kültüre bağlanma gayreti hayli hoş verilmiştir ki, belki de ‘sendrom’ örneği olmasının temeli buradadır.
Başta sorduğumuz soruya geri dönersek, Bihruz Bey ne aradığını bilmekle kendini avutmuş, bulduğu karşısında hazırlıksız yakalanmış, mübalağa bir tarifle bir piyoredir. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavarın dişeti iltihabı yani…
————-
#sayı8 #recaizade #mirashar #bihruz #bihruzbey #dekadans #muratbatmankaya #recaizademahmutekrem #arabasevdası #türkedebiyatı

Sorry, there were no replies found.