Bedo’yu Merak Ediyorum
-
Bedo’yu Merak Ediyorum
Bedo’yu Merak Ediyorum*
Makale Yazarı: Müge Kökdamar Sandıkçıoğlu
*Bu Makale Roman Kahramanları (Nisan / Haziran 2018) 26. sayıda yayımlanmıştır.
Her zaman ortada olan ama göremediğimiz ya da göz önünde olmayıp bir yerlerde olduğunu bilsek de aldırmadığımız, belki de “Var işte n’apalım? İşim gücüm var benim, ilgilenemem onlarla,” denen hayatları anlatan bir yazar Ahmet Büke. Bu yüzden de tüm gerçekliği, naifliği, acıtıcılığı ya da sevimliliğiyle bunları karşımıza çıkaran bir yazar. “Meğer ne kadar da yakınımızdaymış” veya “Niye bu kadar umursamazız?” dedirten öyküler ve kahramanların yaratanı. Onu okumaya başladıktan sonra sokaktaki insanlara ve İzmir’e başka gözlerle bakmaya başlıyorsunuz. Bildiğiniz sokaklarda yürüyen, koşan, kaçan ya da yakalayan kahramanlarla hemşehri olduğunuzu fark edip kendinizi onlara daha bir yakın hissediyorsunuz. #Konak, Karataş, Pasaport, #Kemeraltı, Varyant, Kale, #Basmane… Benim gibi İzmir’de doğmuş büyümüş biri için her yer Ahmet Büke’nin sokakları ve insanlarıyla dolu gibi hissediliyor. Öyle gerçekçi ki bahsettiği yerlere gidip, o kahramanlar orada mı diye bakasınız geliyor. İzmirli olarak, sokaklara fırlayıp peşlerine düşesim gelmedi değil.
“Ahmet Büke diIi”nin sesi kulakları hiç yormuyor; detone olmadan tizler ve peşler arasında ilerliyor. Şekil olarak andante ile allegretto tempolarında görünen öyküleri, aslında iç dünyasında yoğun aksiyon ve fırtına barındırıyor. O kadar sakin sakin anlatıyor ki her şey yolundaymış gibi hissediyorsunuz ama kahraman(lar) derin duygu girdabındalar. Anlaşılmaz değil; ama okura fark ettirmeden yapıyor bunu. Bir bakıyorsunuz derin kuyularda hislerini saklamış ve cümlelerde göze sokulmamış hayatlar… Lafı hiç uzatmıyor. Edebiyatın süslü püslü, janjanlı küpeler takmış, payetli elbiseler giymiş bir kadın olmaması gerektiğini öğretir gibi. Hatta satırlarını ille de sıfat ve tamlamalarına gark ederse daha değerli olacağına bel bağlamış kalemlere belli etmeden bir ders de veriyor. Ruju dişlerine bulaşmış cümlelerdeki anlamsızlığın altını bir kez daha çiziyor. Kafayı yormuyor ama kalbi deşiyor, ruhu silkeliyor. Son satıra geldiğinizde içiniz buruk, belki de gözünüz buğulu kalabiliyorsunuz. “Mevzumuz Derin”de Bedo’nun dediği gibi: “İzmir’in nisan yağmurları müthiştir. Bazen geceler boyunca yağar. Sabah sadece ıslaklığı görürsünüz…” (s. 14).
Ahmet Büke okumak, yağarken görmediğiniz yağmuru, ıslaklığını görünce fark etmek gibi. Hiç fark etmeden bir bakıyorsunuz hüzünle kalakalıyorsunuz. Öte yandan mizahını da serpiştiriyor. En acıklı yerde, kahraman öyle bir şey yapıyor ya da söylüyor ki gülümsemeden ya da kıkırdamadan edemiyorsunuz. Sözün özü, Büke’yi sadece kitaplarından değil, kendini de tanımak isteğiyle okuyorsunuz. Olur ya hani; yazar içinize/sesinize öyle hitap eder ki, hemen bulasınız ve konuşasınız gelir.
Ahmet Büke’nin, öykücülüğünün yanı sıra bir romanı (Mevzumuz Derin/2013), bir de ortak bir senaryo çalışması (Rüzgârın Hatıraları/2015) var. Daha doğmadan, onlara, diğer insanlar tarafından iyi ya da kötü niyetle yazılmış hayat hikâyelerinin kurbanı olan kahramanlar. Sonucu değiştirmiyor bu; her iki niyette de, irade göstermelerine izin verilmemiş, biçilmiş hayat kumaşlarının dikişinde iğneler her yerlerine batıyor, her fırsatta. Yaralarını unutmalarına şans tanınmıyor.
Bu yazının konusu Bedrettin, namı diğer Bedo, Mevzumuz Derin’in delikanlısı. İzmir’in Varyant semtinde annesi ve babasının babası olan dedesiyle yaşıyor. Yaşadığı semtin coğrafyası gibi bir hayat sürüyor sanki: Dolana dolana inilen bir yokuş. Dolayısıyla yukarı çıkması da aynı derecede dolambaçlı, iyiye de kötüye de bir defada ve düz yoldan ulaşılamayan bir hayat gibi bir semt. Zirveyi de dibi de virajlardan geçmeden göremiyorsunuz. En yukarıya vardığınızda bir camii, en aşağıya vardığınızda bir hastane; ne semt ama! Hayatın başı ve sonu gibi; semtin aşağısında doğuma, yukarısında ölüme varıyorsunuz.
Babasının babası var ama babası yok Bedo’nun. Dershaneye gidiyor ama derslere bir türlü giremiyor Bedo. Üniversiteye kapak atması çok iyi olacak ama çocuğun derse odaklanmasına fırsat kalamıyor ki. Bir yanda âşık olduğu Nehir, bir yanda Nehir’in çıktığı bıçkın çocuk, bir yanda yakın arkadaşı #Barbaros (#Çingene Barbo), bir yanda sahibi ismet Amca hasta olunca gitmek zorunda kaldığı kitapçı dükkânı, bir yanda gizemli mesajlar yollayan ve kitaplar bırakan esrarengiz kişi… Ve tabii ki kitap sevdası: “Zaten ne zaman canım yansa, kitapbaşı yapıyorum.” (s. 30)
Yarasını delip deşip son bir kez kanatarak tüm birikmiş iltihabından kurtulmak isterse de, buna ne annesi ne de dedesi izin verir. Bu bir diretme ya da dayatma şeklinde bir izinsizlik de değil. En beterinden: ikisi de ya susarlar, ya da tatmin etmeyen hikâyeler anlatırlar. Dedesinin “Herkesin bir sırrı var işte bu hayatta. Hatta bazen kendisi bile bilmez bunu. Günün birinde öğrenir. Ya da bilmeden ölür gider” demesiyle, kendi sırrını merak eder (s. 37). Aslında o anda bir sırrı olduğuna da inanmaz, sadece gizemin çekiciliğine kapılır belki de. ismet Amca’nın aşkını asla anlatamadığı Asude Hanım ölüverince, ömür boyu birini sevmenin ne kadar olası olduğunu düşünür. Babası deniz kazasında ölmeseydi annesi onu hâlâ bu kadar seviyor ve üzülüyor olabilir miydi? Ölmeseydi sevmeyebilirdi belki de, Bedo’ya göre (s. 36). Asude Hanım’ın bu ömürlük aşkı bilmeden ölümüydü onu asıl sarsan: “Dede,” dedim, “bu anlattıklarının en acımasız tarafı buydu: Hiçbir şeyi bilmemek.” (s.38). Kendi bilmediklerinden habersiz… Bedo küçükken, babasının ölümünün “Büyük bir ormanda yolunu kaybetmek,” olarak açıklanması yüzünden ormanlardan ve denizde ölmesi yüzünden de denizlerden soğuyan bir çocuk, ilkokul son sınıfta ise, İngiltere’ye giderken geminin battığını öğrendiğinde, atlasta İngiltere’yi gördüğü gibi atlası terastan fırlatan çocuk. “O yaşımda bir macera kitabından okumuştum; galiba Jules Verne’di; ‘Her şey geçer’ diyordu,” diyecek kadar da yetişkin (s.43).
Annesinin ara ara bozulan ruh haline de alışmıştır ama yine de bozulmasını hiç istemez. Çünkü onu çok sever. Annesinin odasına kapanıp hıçkırıklarla kendi kendine konuşmasını dinler bir gece. Yanına gidip sarılmak ister ama kendini durdurur. Bilir ki annesinin sabaha kadar hiçbir şeyi kalmaz.
Ertesi gün hiçbir şeyi kalmayacak. Sana kahvaltı hazırlayacak. Yumurtanı soyacak. Bu yıl gir artık şu üniversiteye diye başının etini yiyecek. Sonra gülüp sarılacak sana. Bilmiyor musun, annelerin kalbi ve kertenkelelerin kuyrukları aynı maddeden imal edilmiş. Kendilerini kurtarmak için kopuyor, sonra kendilerini yeniliyorlar, (s. 73)
Babasızlığın boşluğunu yaşıyor olmasından dolayı annesinin her halini izler. Onun kaçamak cevaplarının ya da hallerinin farkındadır: “Allah’ım insanın bir annesi olması ne zor. Asla dinlemezler seni. Üstelik bu laf karıştırma hikâyesini de anlamadın sanırlar,” derken, Bedo’nun gözünü ve aklını ondan hiç ayırmadığını anlarız (s. 77). İkisinin arada balıkçı barınağına gidişlerini de Bedo şöyle açıklar: “Ana oğul ne zaman birbirimize sığınmak istesek oraya gidiyoruz” (s. 78). Yalnız o gün annesi bir başka suskundur. “Acaba âşık mı olmuştu?” diye düşünürken, aslında âşık olmasını da dilemektedir (s. 82). Annesinin yalnız olmamasını, babasının ölmemiş olmasını ya da hayatında birinin olmasını isterken de işin özünde, “Benimle arkadaş olsaydı, her şeyi onunla konuşabilseydik,” vardır aslında (s. 84). Babasıyla ilgili her şeye duyduğu büyük meraka rağmen, sırf bu sorular yüzünden annesi yine “asabiye servisi”ne yatmasın diye, babasını sormaktan vazgeçer (s. 95). Bedo eksik. Ama Bedo çok da duyarlı bir genç. Bir yanda babasını düşündüğü ve özlediği dünyası, bir yanda elinde kalanı da kaybetme korkusu. Anne kötü olmasın diye, kendini bastırma ihtiyacı, susma/ sormama/ üstelememe kararı… Daha o genç yaşında özveri, kendinden feragat etme… Gençliğinin mizahı ve rahatlığıyla bizi gülümsetir, hatta güldürür Bedo. Öte yanda, yaşının üzerine binen fazla yük yüzünden, kolundan bir kenara çekip ona yardım edesiniz gelir. Hem de hani İzmir’in o bildiğim sokaklarında… İzmir ve İzmirlilerle ilgili saptamaları da hep satır aralarında: “Allah’ım bu İzmir’de bir akıllıya rastlamak mümkün olmayacak galiba” (s. 29). “İzmir’de, merhaba deyince, iki saat susturamayacağın insandan geçilmez” (s.33). “İzmir’de kalpten genelde yazın gidilir” (s.98). Bu Bedo çok fazla İzmirli hakikaten!
Belli aralarla gelen mesajların ve onun göreceği yerlere bırakılan kitapların kimden geldiğini merak eder. Kafasından olası isimler geçer. Bu kişinin, âşık olduğu kız Nehir olduğuna inanmak ister. Nehir’in ağzını ararken duydukları hiç tatmin edici olmasa bile yine de bu ihtimalin varlığına sarılır. Kafasında tam bunları kurarken, Nehir ve bıçkın sevgilisi, Bedo’nun bisikletini aldıkları gibi giderler. Ancak o sesini çıkaramayacak kadar Nehir’i seviyordur ve oğlandan da korkuyordur. Mesajlar devam ettikçe, yollayanın Nehir olması isteği ve kendince ihtimali artar. Çünkü mesajlardan birinde bisikletini geri almak isteyip istemediği bile sorulur. Bisikletine tekrar kavuşma macerası Bedo ve Barbo’yu hem çok şaşırtır hem de ürkütür ama yine de bunu yaşamaktan geri durmazlar. Önceleri ona ait bir sırrın varlığından haberdar bile değilken, ölmeden önce bu sırrı öğreneceğine yemin edecek hale gelir. Bu maceranın sonu ve ardından gelişen olaylar, Bedo’nun hayatına biçilmiş kaderin ters yüz edilmesine neden olur.
Hayatta belirsizlik yaşamak, kör noktaları aydınlatmak istemek ve karanlık nokta bırakmamaya çabalamak, ne kadar faydalıdır? Her şeyin ortaya çıkması mı, çıkmaması mı daha iyidir? Bilmediğin zamanların belirsizliklerle çamurlanmış ama aslında huzurlu zamanlar olduğunu anlamak için, “ille de öğrenmeli” diye yırtınmaya değer mi? “Bilmeden ve huzurlu yaşayacağıma, bilerek mutsuz yaşayayım,” diyebilir misiniz? Geri dönüşü var mıdır? Bir şeyi öğrendiysen artık, yapacak şey kalmaz. “Vazgeçtim, bunu bilmek hoşuma gitmedi,” deme şansımız var mı? “Sil Baştan” filmindeki gibi hafızayı sildirme mümkün olsun ister miydiniz?
Bedo’nun zekâsına olan güvenimizden dolayı, aslında anlamasını beklediğimiz şeyleri anlayamadığı bir anda, odasının duvarına tam yirmi üç tane “BU DÜNYA ÇOK TUHAF!” ve iki tane de “ÇOKTUHAF!” yazması şaşırtıcı gelse de (s. 70), ona yaşatılanlara bakınca bu kadar net ve yalın ifade etmiş olmasını takdir etmemeniz imkânsız. Bedo, “Sokağa çıkıp, keşke bulsam da bir sarılsam ona” dedirtti bana. Ama en başta dedim ya, Ahmet Büke zaten hep etrafımızda olup da fark etmediğimiz insanları yazıyor. O halde Bedo her an her yerde karşımıza çıkabilir. Artık daha dikkatle bakacağım etrafıma İzmir sokaklarında.
Kitabın sonunda şöyle bir not var:
“Bedo, ON8 Blog’da anlatmaya başladı, anlatmaya da devam ediyor…
On8kitap.com/blog/ahmetbuke” ■————
* Ahmet Büke, Mevzumuz Derin, ON8 Yayınevi, 1. Baskı, 2013#Sayı26 #mügeKökdamarSandıkçıoğlu #serbestinceleme #mevzumuzDerin #rüzgarınHatıraları #bedo #ahmetBüke

Sorry, there were no replies found.