Babası ve O

  • Babası ve O

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 13:16

    Bir Döngü İçinde “La Poubelle Agrééé” ya da benim kendi zihin çöplüğüm*

    Makale Yazarı: Ebru Kızıltaş

    *Bu Makale Roman Kahramanları dergisi  Ekim / Aralık 2017, 32. sayıda yayımlanmıştır.

    Çocuklarından babalarına benzemeleri beklenir. Aynı rutin içerisinden aynı tepkileri vermeleri aynı döngüye girmeleri belki de. Italo Calvino sınırlı bir dünyanın içine sıkışmış şekilde babasını eleştirmekle başlıyor hikâyeye; belki de bir zamanlar hepimizin yaptığı gibi. Öyle ya! İçimizdeki gençlik ateşi ile neler başarabilirdik ah şu babamız olmasa. Kendi sığ ya da sıkıcı dünyasında her gün aynı şeyleri yapan, bundan bıkmayan, beklentisi de bu olan; baba.

    Ne diyordu şair;

    Devletin ve Allah’ın en iyi fikridir kış
    bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba
    Seyyidhan Kömürcü

    Ezber edilmiş bir yoldan aynı alışkanlıkla geçmek ve bir hasatla kendine yetebilmenin hazzı ile dönmekti baba için San Giovanni Yolu. Savaş sonrası kıtlık döneminde hiçbir şey -ne zaman, ne eşya, ne çaba- boşa harcanmamalıydı annesine göre. Peki, boşa harcanmış bir ömrün karşılığını küfelerdeki elma, patlıcan ya da ekip biçilen tarla verebilecek miydi? Bir tahta çitin gerisinde hayatın başlayıp bitiyor oluşu vardı. Dünyanın tamamının San Giovanni’ye sıkışmış olmasının verdiği umutsuzluk duygusu her varışında ulaşma arzusuna ve belki ulaştığında yaşadığı umutsuzlukla sarmal şeklinde ilerliyordu.

    Varana kadar her saniyeyi betimleyebiliyordu da varıp o çitten içeri girdiğinde bir girdapta kayboluyordu sanki. Gözlerini kapatıp imgelemeye çalışması nafileydi. Toprak ekiliyor, kendini yeniden üretiyor, biriktirme ve hamallık kısmı baba ve iki oğluna kalıyordu. Toprağa suskun bakıyordu sanki arkasında bir bozgun varmış gibi. Oysa şimdi sanayi ürünü tüketici adayı ve dahi kurbanı olduğunu düşündüğünde; belki de toprağa, o sepetlere bu kadar yabancı olmamalıydı…

    Baba ile aradaki uçurumu, geçip gidilen vadiler, ekilen topraklar ya da içi tıka basa dolu küfeler kapatabilir miydi? Kapatmalı mıydı? Peki, olmasaydı bu uçurum, o zamanları hatırlaması, betimlemesi ve aklında kalması bile farklı olacak mıydı?

    Babasından farklı olmalıydı. Öyleyse onun yakın ilişkide olduğu sevdiği değer verdiği nesnelere, olaylara, durumlara ve hatta doğaya bile neden düşman olmasındı? Evet, doğanın içindeydi ama burada olmak istemiyordu. Daha farklı bir ilişkisi olmalıydı hayatla, anlamını yeniden kazandıracak bir ilişki.

    Geçmişi olduğu yerde bırakmak gerekliliği söylenir her zaman. Geçmiş değişmez. Kabullenmek, katlanmak yaşayabilmenin, hayatı sürdürebilmenin tek şartı. Belki gözlerini kapayıp da geçmişi başka imgelersen değişmiş olurdu, salt somut mu olmalıydı, en önemlisi hissiyat değil miydi?

    Şimdi geriye dönüp baktığında gözlerini kapayıp kendini başka şekilde betimliyor başka bir
    duygu ile o yollardan geçiyordu. Geçtiği yolları görüyordu fakat herkes gitmişti, çok geçti… Her şeyi anımsayabiliyor insan her şeyi, ama bazen bir yerlerde gizlemek daha kolay geliyor. Bir sabah aniden denizin dibinden çıkageliyor en beklemediğin; kendinle onun arasında set çektiğin. Bazen bir büyüteç altına alıp tek bir ayrıntı üzerinde duruyordu, belleğinde ne çok boşluk olduğunu unutmak için belki de. Bellek belli bir şeyleri tutup diğerlerini kendi çöplüğüne gönderiyordu. Çöplük demek belleğe bir hakaret miydi? Bir çöp kutusu/bidonu hakkında ne çok şey düşünmüştü oysa. Fransa’da artık babasının yerini aldığını düşündüğü yaşta bir çöp bidonunun betimlemesi/algısı ya da görevi ona dünyadaki yerini sorgulatıyordu. “La Poubelle Agrééé”. Yıllar sonra düşündüğünde o çiti aşmış, doğanın içinde yaşamaktan kurtulmuştu. Peki, olmak istediği yer tam burası mıydı? Şimdi dört duvarı sıkışık Fransız mahallesinde Paris’te bir kovayı götürmek için uygun anı bekliyordu. Bu bir çöp/aile/ev anlaşmasıydı. Yazılı olmayan iş bölümünde, bu erkeğe düşen görevdi ve belli bir zamanı vardı. Çöp anlaşması Fransızcada ‘hoş, onaylanan benimsenen çöp’ anlamına geliyordu. Hoş muydu? Bir çöp ne kadar hoş olabilirdi? Fakat hoş olmasa da benimsediğim bir şey; zaten hoş olmayanı benimseyebilmeli ki, hoş olanın bir anlamı olsun.

    Hepsi birbirinin aynı insancıklar, hepsi birbirinin aynı evleri ve garajları olan kendi alanlarından çıkıp, hepsi birbirinin aynı olan çöp kovalarını tek sıra halinde hep aynı yere aynı saatte sıralıyorlardı. Belki kovaların içindeki çöp bile aynıydı, kim bilir? Tüketim toplumuna sunulan ‘aynılar içinde’ seçim yaptığımız sanrısına kapılıyor/kaptırılıyorduk. Sanayi toplumunun temel ögesi belki de bu aynılık. Peki İngiliz toplumuna mı özgüydü? Amerika’da gençlik zamanında gördüğü, ailesi Amerikalı ama kendisi olamamışadamı hatırladı. Görevi iyice benimsiyor zihninde yeniliyordu.

    Şimdi kendisi bir Paris mahallesinde (sahi bu yaşadıkları yer Paris sayılır mıydı?) görevini tekrar ediyor zihnine kazıyordu. Çöpü dışarı çıkarmayı unutmamalıydı. Unutmazken belleğinden ya da çöplüğünden mi demeliyiz; “ölen arkadaşlarının sesi“ yankılanıyordu. Yurtsuzluk duygusu bu muydu? O da ailesi Amerikalı olup, kendisi olamayan baba gibi, Fransız ailesi olan fakat kendisi yurtsuz, bir aile babası olmuştu. Poubelle Agrééé belki de bunun bir anlaşması olmuştu.

    Yazgısını bir Poubelle içine koyup ondan arınabilir miydi insan? Kendi öz atıklarından kurtulmanın da bir yolu bir anlaşması olsaydı! Kendine özgü bir şeylerin, hala varlığını sürdürmesinden ancak bir şeyleri atarak kurtulabiliyordu. Atmak var olmanın vazgeçilmez ilk koşuluydu. Döngü kendini böyle sürdürüyordu.

    Hayatta da bazı insanları, zamanları, duyguları atmadan yenisi var olamıyordu. Dünya da böyle bir merasimdi işte; birileri dünyadan giderken yerini yenilere açıyordu. Döngü kendini sürdürsün diye “Poubelle” hiç boş kalmıyordu. Poubelle Agrééé bir anlaşma, bir düğün, bir cenaze merasimiydi hayatında.

    Duygu, düşünce, edinimin hepsi bir öğütücü içine gidebilir bu yok olması anlamına gelebileceği gibi kendini yeniden yaratacağı süreci de işaret ediyor olabilir; bunun altında ezilmediğin sürece. İtalya’da düzen; bir anlaşma ile belirlenmiş ve çöp toplayıcıları -ne kadar öyle denebilirse buna tabii- bir statü kazanmıştı. Oysa Fransa’da göçmenlere, Afrikalılara verilmiş sömürgenin bir tezahürü olarak “çamur toplayıcıları” olarak çıkar karşımıza. Çöp kamyonu bidonlardan aynı insancıkların çöpünü; başka bir sınıftan aynı insancıklar taşır. Toplumsal roller ve insan yaşamını da çöplerle birlikte öğütür çöp kamyonu. Doğrudan bir ilişki kurmaz “çöpçüler”. Onlarla da kimse doğrudan ilişki kurmaz. Her gün anlaşmışçasına büyük bidona konan çöpü alır öğütücüye koyarlar. Yalnızca Noel’de hepsinde aynı puntolarla aynı kâğıtlara yazılmış “Temizlik İşçileri Mutlu Noeller” diler yazılarını görürler. Yılda bir defa kurulan bu iletişim, bahşişlerin toplanması ile tamamlanır. Yılda bir defa çöpçülerin adı bir statü kazanarak “temizlik işçisi” olur. Ve yılda bir defa kafalarını kaldırıp gözleri ile temasa geçerler.

    Çöpçünün düşündüğü de hep aynı mıydı? Bir görev, bir anlaşma, yapılması gereken bir rutin. Sabahın erken saatinde binilen çöp kamyonu, geçilen cadde ve sokaklar. Aynı sıra ile dizilmiş çöp bidonları. Peki ya bidonların içi? Atmak biraz da sahip olmayı gerektirir. Sahip olunanın artık bir işe yaramaz olduğunda, atık olarak çöpe ulaşan tüketim nesnelerinin miktarı, toplumsal katmandaki yerini hatırlatıyor muydu? Bir anlaşma ile onlar da tüketim zincirinin halkası olmuştu. Toplumsal katmanın, tırmanışın ilk basamağıydı bu. Çöpçü olarak işe alınmak da insanları yutup onları kendi suretinden yeniden yaratan çöp kamyonuyla -ya da adına “ne diyorsanız?” ona- sisteme dâhil olmaktı.

    Kırsalda toprağa gömülmüş olan, yeniden doğuyordu üstelik arada bir Poubelle Agrééé de olmadan. Her şey en yalın ve düzenli biçimiyle gerçekleşiyordu. Kalıcı olmayan malları, kalıcı olmayan bir ‘yeniden dünyaya’ getirmeyip, ölümlü gövdesini bir merasimle gömmek için adeta, çöp bidonuna ihtiyaç duymak… “Tanrı Sermaye“ sanayi ile şehre inmiştir.
    Sermaye yalnızca tanrıyı değil, aileyi ve yaşamı da böylelikle dönüştürmüştü. Aile de bir şirket gibi, bir üretici gibi, belli bir sözleşme ve rol dağılımı dahilinde varlığını sürdürüyordu. O da, şirketin devamlılığını sağlamak için ona verilen bu ulvi görevi, çöp taşımayı aksatmadan yerine getiriyordu.

    Kolektif bilincin değişmesi, özellikle burjuva ailelerin krizi ve köle kadınların yok oluşu ile, kadınların ev işi konusunda eşit süreç söylemlerine neden oldu. Burada erkek ne kadar kazanırsa kazansın eğer eşit iş yapmıyorsa bir asalak olarak algılanıyordu. Ondaki durum ise mutfakta adeta bir eziyete dönüşüyordu. Herhangi bir şeyi beceremeyeceğine olan inanç o kadar kuvvetliydi ki güvensizlik hissini her adımda hissedebiliyordu. Elinden geleni yapması, yapıyor anlamına gelmiyor aksine bir göz boyama, teatral bir gösteri gibi görülüyordu. Mutfak ve yemek pişirme adeta Tanrı’nın hükmüne bağlanmıştı.

    Varlığını sürdürmek ve ispat için geriye tek bir görev kalıyordu; yeteneğine en uygun görev; taşıma işi. Bu çocukken de en iyi yapabildiği şeydi. “Çarşıya çıkmak” dünyayla bir ilişki kurabilme fırsatı veriyordu. Bazen ne alacağını bildiği halde unutmuş numarası yapıp ikinci kez gidebilmenin planlarını yapıyordu.

    Çöp bidonu; bir döngünün sürmesi hayatın kendini sürdürmesiydi. İçini gazete kâğıtları ile kaplıyor bu sayede öylece bakıp bir kenara bıraktığı ve hızlıca ömrünü tüketmesine vesile olduğu gazete kâğıtları da tekrar ve yine kısa süren yeniden doğuşa kavuşuyordu. Burada bile gazeteler boyutlarına göre ya mutfağa ya dışarıya gidiyordu. Gazete kâğıtları da bir sosyal sınıfın içinde yine bir tabakalandırılma içerisine dâhil oluyordu. İkinci kez kullanmak, vicdani olarak işe yaradıkları hissi, gazete kâğıtları için de önemli miydi? İşe yarıyor olmak hissi de yine sanayi ve teknolojinin gelişmesine yenik düşüyordu. Artık gazetelerin ikinci kez işe yaradığı yer değildi çöp bidonu, içlerine yeni bir keşif olan naylon poşetler konuyordu. Kâğıtları, naylon poşetler, onları da dönüşüm ambalajları takip edecekti.

    Sonsuz bir döngü içinde geçici şeyler ebedi dönüşüne kavuşsun diye. Sonsuz bir dönüşüm “an ”da yeniden yaratılabilir miydi? İçinde bulunurken geçip gitmesine izin verdiğimiz ama geçip gittikten sonra geç olmasından pişmanlık duyduğumuz. O anı zihninde nasıl imgelersen öyle kalır mıydı? Bir anın içine sıkıştırıp sonra çıkmaması için sıkı sıkıya sarıp sarmalamak lazımdı. Belki geceleri sesler; karanlıkta kendi yerlerini, benliklerini daha bir bulabiliyordu.

    Işığı değil bir ışıksızlığı betimlemek, derinlerden, denizin dibinden gelen taşlara çarpa çarpa yukarılara çıkan o anı doğrulamak için kendini bilmeye öz benliğine ihtiyacı vardı. Kendi varlığını ancak dünyadaki ışığı betimleyerek kanıtlayabiliyordu. Dünyayı bilmek için de kendi benliğine ihtiyacı vardı.

    Böylece kendini doğrulayıp kanıtlayacaktı ve belki babası da aynı şeyi San Giovanni Yolu’nda yapıyordu. Her yola çıktığında kendini kanıtlıyor kendini kanıtlamak için mutlak o yola çıkıyordu. Bir döngüden ibaret hayat içinde, istemesek de bir yerinden tutup babamıza dönüyorduk… n

     

    #Sayı32 #EbruKızıltaş #SeyyidhanKömürcü #SanGiovanniYolu #italoCalvino #Paris

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Bir Döngü İçinde “La Poubelle Agrééé” ya da benim…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now