Aysel Dereli: AYSELLER HEP VARDIR!
-
Aysel Dereli: AYSELLER HEP VARDIR!
AYSELLER HEP VARDIR!*
Makale Yazarı: İbrahim Dizman
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin Temmuz/Eylül 2011 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştır.
Ölmeye Yatmak, 1973’te kitapçıların raşarında yer aldığında, Türk aydınları, Sisifos efsanesini yaşarcasına üzerlerindeki ağır bir kayayı doruğa çıkarmaya çalışmaktadırlar. 12 Mart darbesi her şeyi altüst etmiştir. 27 Mayısın yarattığı görece özgürlük ortamında yükselen sol dalganın, yine bir askeri darbeyle kesintiye uğrayabileceği zaman zaman dillendirilen ama üzerinde çok da durulmayan bir kaygıdır ama ne yazık ki gerçek olmuştur. Fakülte amfilerinde, okul sıralarında, alanlarda, fabrikalarda filizlenen ve bir ucuyla romantik bir biçimde dağlara doğru uç veren devrimci hareketin aldığı ağır darbe, aydınları da düşünmeye, sorgulamaya, bambaşka ufuklara yelken açmaya zorlamıştır bir bakıma. Ölmeye Yatmak, bu yönüyle, bir romanla yazıldığı dönemin örtüşmesine, yaşanılanın öfke, bıkkınlık, karamsarlık ve bunlardan kaynaklanan düşünsel sorgulamalarla roman sayfalarına sızmasına ilginç bir örnektir.
Romanın kahramanı #Aysel 1960’lardan bugüne süregelen aydınların başat sorunsalının; aydının toplumla yüzleşmesinin ve bu yüzleşmeden her zaman “yenilgi ile” çıkmasının da simgesidir. Öğretim üyesi Aysel, bir otel odasında ölmeye yattığında, sorguladığının kendisi olduğunu bilmektedir; kendi yaşamına son vermektedir çünkü. Ancak bu ülkenin aydınlarının çoğu gibi, roman boyunca, ölmeye yatmasına neden olanın kendinden çok başkaları, toplum, bu ülkenin yaşadıkları olduğunu düşünmektedir. Bu düşünüş ve suçlama, bir bakma kendini haklı görme çabasıdır da. “Denenecek son şeyin eşiğinde de ciddi olmayı beceriyorum”(1) diye mırıldanırken de kendi yaşamını aklama dürtüsü öne çıkar. Bu, “aydın” olmanın temel dayanaklarından değil midir Türkiye’de?
Tekdüze evliliğinin burukluğuyla eşini öğrencisiyle aldatan, bireysel bungunluğuyla ölmeyi seçen Aysel, tek kişilik bir yaşama veda töreni düzenlercesine otel odasına kapandığında, ilk anımsadığı çocukluğudur, ilkokuludur, öğretmenidir, törenlerdir: “Program gece saat on’a doğru, çocukların yine sünnet bandosu eşliğinde söyledikleri Onuncu Yıl Marşı ile son buldu. Çok şükür. Çok şeyler başarılmıştı. Çok şeyler de başarılamamıştı ama, Dündar Öğretmen de, elbet çocuklar da, her savaştan açık alınla çıkıldığına ta yürekten inanmışlardı ya; nasıl olsa, ne olsa Türk’üz, Cumhuriyetiz, göğsümüz tunç siperi…”(2)
Başarılamayanları sezdirerek okura yansıtan Ağaoğlu, halkın aydınlanmadan, uygarlıktan, cumhuriyetten uzak duruşunu satır aralarında verirken, bunu cumhuriyetin başarısızlığı olarak görmekten de çekinmez. Cumhuriyetçiler, en başta da öğretmenlerdir. Dündar Öğretmen’dir örneğin. Köy Enstitüsüne gönderdiği kardeşini anlayamamaktadır. Köy Enstitüleri neyin temsilcisidir, oradaki öğrencileri eğitenler cumhuriyetin gelecek öngörüsünü kurgulayanlar değil midir, türünden sorular bir açmaz olarak durur romanda: “Hasanoğlan’a eğitmen çıktığından bu yana büyüklerimizi beğenmez olmuştur. Onları, İstanbul’daki büyük çivi ve lokomotif yolsuzluğu yapanlarla bir saymakta, ortak görmektedir. Kardeşi yüzünden kendi günaha girmişçesine, bir yemini bozmuşçasına içi ıpıldamaktadır Dündar öğretmenin. Yetiştirdiği öğrencilerinin gözünde kendisi nasıl yemez, içmez, uyumaz ve helaya gitmez biriyse, büyüklerimiz de öyle insanüstü varlıklardır Dündar öğretmen için.”(3)
Ağaoğlu, bu anlayışı “Cumhuriyet”le özdeşleştirmeyi sürdürür roman boyunca. Öğretmen Dündar’la simgeleşen bu bakış açısını 1970’lere doğru şöyle sorgulamaktan da çekinmez: “Bir ilçe mahfelinde bekliyor mudur hâlâ (…) Kaymakamlarla uzlaşmakta mıdır? Ya da valilerle? Ya da maarif müdürleriyle? Ve onlar Atatürk’ün ‘tabii cesametten üç misli büyüklükteki heykellerini tek kaide üstüne dikmek’ için şehir meclisleri üyelerini olağanüstü toplantılara koşturuyorlar mıdır?”(4)
Fethi Naci, Ağaoğlu’nun “Ölmeye Yatmak’ı “Benim değil ama bir dönemin yazdığı romandır” diye nitelemesine dikkat çeker, 100 Yılın 100 Türk Romanı’nda. Ağaoğlu’nun bu romanı, dönemi belgeleme tutkusu içinde yazdığını ve toplumsal gerçekleri anlatma kaygısıyla anlatıyı zedelediğini belirtir. Gerçekten de, bu eleştiri ışığında şu sorulabilir: Cumhuriyet hem tutucu, ezik ve halkı küçük gören öğretmeni hem de kafa tutan, ilerici, yolsuzluklara göz yummayan, bağımsız düşünceli öğretmeni aynı dönemde yaratabildiğini söylemek ne denli uyar gerçekliğe?
Öğretim üyesi Aysel, kendini belki de ölümden alıkoyacak aklanma için toplumun ona dayattıklarını öne sürer ve bunun için de cumhuriyetin öğretmenlerini acımasızca hedef tahtasına oturturken, 1970’lere de gönderme yapar. Bugün cumhuriyete, cumhuriyetin kazanımlarına bunca yıl sonra ayak direyen, karşı çıkan; 21. yüzyılda Türkiye’nin ulaştığı toplumsal yaşam çizgisini şiddetle eleştirenlerin düşünsel düzlemleri de yine Aysel’in çocukluğunda yaşananlardır, romana göre. Bu noktada Aysel’in, sorgulamaktan ısrarla kaçındığı sorunsalı vurgulamakta yarar var: 1940’lı yıllardaki uygulamalar ve yöneticiler mi cumhuriyeti temsil ediyor? Darbeleri yapan subaylar hangi öğretinin temsilcisi?
Aysel’i ve kuşağını sarsıp allak bullak eden ve ardından derin bir kafa karışıklığına sürükleyen sorunsal; 12 Martta Sisifos Efsanesine dönüşürken, ağabey İlhan, Bir Düğün Gecesi’nde berraklaşacak olan devlet ve milliyetçilerin müteahhitçe işbirliğini simgeler. Bu, 21. yüzyılda “derin devlet”tir artık! Bir yanında da Ertürk’ün simgelediği ordu olacaktır.
Solcular mı? Onların bazıları Aysel’in gördüğü bir rüyadadırlar: “Doçentlikten profesörlüğe geçme sınavındaymışım (…) Masanın ardında yan yana duran harmanili, yeşil yüzlü ve ellerinde göğüslerine bastırdıkları kalın, yabancı ciltli birer kitap bulunan profesörlerin tam ortasında nedense Atatürk de varmış işte (…) Yüzü sanki bir ocağın küllerini üşer gibi. Bir yandan üşüyor, bir yandan ‘Hani tezin? Göster bakalım tezini?’ diyor. Çok zorluyor beni. Paralanıyorum, yoruluyorum, tükeniyorum, tilkinin başını kovuyorum. Türkiye’yi kalkındırıp kurtaracak olan kesin formülü bir türlü çıkaramıyorum.”(5)
Asla da çıkaramadılar! Ülkeyi kurtaracak formülü 1960 ihtilalinin açtığı yolda soluk soluğa koşarak ararken 12 Martta büyük bir çelme yiyip yerlere yuvarlandılar. Düştükleri yerde hem Atatürk’e hesap verme zorunluluğu duydular hem ona kızdılar! Hem cumhuriyetin oluşturduğu ortamı kullanarak geleceğe uzanmak istediler hem o ortama dudak büktüler. Sonrası ise 12 Eylüle uzanan ve bugüne yansıyan süreçtir. Ayseller, İlhanlar, Aliler, Ertürkler; sonra Enginler ve öte yanda, kısa süre sonra yayımlanacak olan romanda daha ilk sayfada “İntihar etmeyeceksek içelim bari” diyen Tezeller.
Ağaoğlu’nun yakın tarihimizi tek tek kişilerin omuzlarına yüklediği misyonlarla irdelemesinin ürünü olan #ÖlmeyeYatmak ve onu izleyen Bir Düğün Gecesi’ne; 21. yüzyılın ilk çeyreğinde düşünsel ve politik anlamda sarsılan Türkiye açısından bakmak; Ağaoğlu’nun romanda işaret ettiği öngörüleri gözden geçirmek ilginç sonuçlar verebilir. En azından, Aysel’in simgelediği aydın tipine bakmak, bugünü anlamak için önümüze şaşırtıcı ama oldukça gerçekçi veriler koyabilir.
1 Ağaoğlu Adalet, Ölmeye Yatmak, Remzi Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul, 1982, s. 5
2 Ağaoğlu, agy, s. 24
3 Ağaoğlu, agy, s.138
4 Ağaoğlu, agy, s. 269
5 Ağaoğlu, agy, s.322
Sorry, there were no replies found.
