Ayşe
-
Ayşe
A ile A – “#AnneFrankınGünlüğü” ile “AyşeninGünleri”nde İki Karakterin Karşılaştırılması*
Makale Yazarı: Tülin Tankut
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim / Aralık 2013, 16. sayıda yayımlanmıştır.
Öncelikle, biri #günlük, diğeri #roman olan bu iki kitabı neden seçtiğimi açıklamaya çalışacağım:
#AnneFrank, #1929’da #Yahudi bir anne babanın çocuğu olarak #Almanya’da doğmuştur. #Nazi işgali altındaki #Hollanda’da, ailesi ve aile dostlarıyla gizlendikleri evde, Haziran 1942’den Ağustos 1944’e kadar hatıra defteri (günlük) tutar. Yazmaya başladığında on üç yaşındadır. On beş yaşındayken Nazilerce tutuklanıp toplama kampına götürülür, Mart 1945’te de yaşamını yitirir.
Anne’nın deyişiyle “#saklıev” de geçirdiği yıllarda, kapalı kalmak doğal olarak onun düş gücünü coşturur. Öyle ki kitabı okurken sık sık #gerçek ile #kurgu arasındaki sınırın aşılmış olduğunu görürüz. Aslında kitap, eleştirmenlerin dikkat çektiği gibi, edebi değerden de yoksun değildir.
#GülsümCengiz’in “Ayşe’nin Günleri”ndeki #Ayşe, #düşgücü zengin bir çocuktur. Altmışlı yılların sonuna doğru baba, köyünde iş bulamadığı için ailecek İstanbul’a zorunlu göç etmiştir. Ancak geçim zorluğu, yoksulluk, ailenin yakasını bırakmamaktadır. Ayşe kente geldiğinde ikinci sınıf öğrencisidir. Otobüsten bozma, kendi deyişiyle “#arabaev”de o da bir nevi “#getto”daymış gibi yaşar. Yazarın “#Kuzguncuk” adlı kitabında da görülebileceği gibi, Ayşe karakteri #otobiyografik ögeler taşır. Küçük kızın yaşadıkları, son derece inandırıcı bir gerçeklik zemini oluşturmuştur. Bu, zaman zaman kitapta anı tadı bırakır. Öyle ki Ayşe’yi yazar gibi hissederiz.
İşte benim gözümde kitapları birbirine yaklaştıran da gerçek ve kurgudaki bu sınır ihlalleridir.
Kuşkusuz burada benzerlikler kadar farklılıkları da görmek gerekir. Bu karakterler ortak bir tarihi ve kültürü paylaşmıyorlar. Kadının konumu toplumdan topluma değişmektedir. Aralarında yaş farkı önemsiz de olsa, Anne’nın ergenliğe adım atarken yaşadığı regl, cinsellik merakı, sevgili edinme gibi deneyimleri, Ayşe yaşamaz. Ancak tüm bunlara karşın onları sıra dışı kılan bu gelişmiş bireysellikleridir ki her iki kitap da çok sayıda dile çevrilmiş ve hâlâ okunmaktadır.
Karakterlerin yaşı nedeniyle karşılaştırmaya aileden başlarsak; kız çocuğu #kadınlık tanımını çevresindeki kadınları gözlemleyerek edinir. Ondan sonra da, hep kendisinden ne yapmasının beklenildiğini bilir. Yeterli bir #rolmodel bulamıyorsa, sözgelimi annesi gibi olmak istemiyorsa o zaman iş değişir.
Anne da sürekli annesinden şikâyet eder. “Genellikle o benim için bir örnek, ama yalnız tersine, yapmamam gerekenler için örnek” (165) diyerek tepkisini dillendirir. Ayşe hep bir annenin eksikliğini duyar. Annesi çalışmak için Almanya’ya giderken “annesinin elini bırakmak” yedi sekiz yaşındaki küçük kıza çok zor gelmiştir. (70) Anne izinli döndüğünde Ayşe çelişik duygular yaşar. Bir yandan “Gideli bir buçuk yıl oluyordu. Kendilerini niçin hala Almanya’ya çağırmıyordu?” diye kızgındır. Bir yandan da artık yaşam biçimi, dış görünüşü çok değişmiş olan annesinin imgesinde, yine annenin ”o tertemiz, o ‘sokakları bal dök yala’ dediği Almanya’ya hayranlık duymaktadır. (134) Çünkü #dışgörünüş kişisel bir tercih olduğu kadar toplumsaldır aynı zamanda da; okuldaki, arkadaş çevresindeki statüsünü dış görünüşü belirlemektedir. Annesi Almanya’da işten çıkarılıp #yurdakesindönüş yaptığında sevinir. Ama onsuz da sorunlarının üstesinden gelebileceğini öğrenmiştir.
Anne’nın ablası #Margot ile Ayşe’nin ablası #Aynur, ezik, çekingen, sıkılgan kişilikleriyle kız kardeşlerinin gerisinde kalırlar hep. Hak talebinde bulunmaz, bulduklarıyla yetinirler.
Anne “#Babam, şimdiye kadar karşılaştığım babaların en iyisi” der. (18) Kitap okuma gibi bazı zevkleri babası ile paylaşır. Ayşe’nin babası, eşi Almanya’ya gittikten sonra zor günler geçirmesine karşın, ailenin çıkarları söz konusu olduğundan geleneksel eş imgesini kırar, durumu kabullenir. Gerek Anne gerekse Ayşe, babalarından kişiliklerini olumsuz yönde etkileyecek düzeyde bir baskı görmezler.
Çocuğun toplumsallaşmasında aileden sonra gelen kurum okuldur. Anne dört yaşından itibaren öğrenimini Hollanda’da sürdürmüştür. Derslerini günü gününe çalışmayı arka evde de savsaklamaz. Zamanı bol olduğundan babasının da teşvikiyle çok yönlü bir okuma sürecine girmiştir.
Ayşe kentteki okula adımını atar atmaz sınıfsal ayrımcılıkla karşılaşır. Öğretmen köyden geldiği gerekçesiyle onu sınıfına almak istemez. Müdüre “Hep böyle döküntüleri bana veriyorsunuz” diye isyan eder. (11) Neyse ki Ayşe’nin annesi dişli çıkar, kızının okula kaydını yaptırmayı başarır. Ayşe, yoksulluğun ne demek olduğunu çevresi tarafından dışlandığında, ötekileştirildiğinde anlar.
Etnik ve dinsel azınlıklar bir arada eğitim gördükleri için çevresinde karşılaştığı kültürel ayrımcılığa öfke duyar. Arkadaşı Selin, Yahudi gavur demek. Yani onlar bizim gibi değil” deyince(…) “Pekala da bizim gibi işte…” diye düşünür ve arkadaşı #Lusi’yi incelemeye başlar. “Zayıf esmer bir küçük kız.”(26- 27)
Anne, eleştirel bakış açısını küçük yaşta edinmiştir. Bu nedenle dinsel kimliğini de #kültürelkimlik olarak benimsemiştir. Irkçılığa, Nazi zulmünden önce de karşıdır. Ayşe, ırkçılığı kendi gözlemlerine göre sorgular, toplumda ötekileştirilenlerle hemen özdeşleşim kurar.
Her iki karakterin de ayrımcılık karşıtı tutumunda çok kitap okumalarının rolü olduğunu görüyoruz. Ayşe, #kabakulak olup okula gidemediği dönemde sürekli okur ve bu alışkanlığını sürdürür.
Okul aynı zamanda cinsiyet ayrımcılığının da üretildiği bir kurumdur. Anne, “Geçmişte ve şimdi toplumlarda kadınların, erkeklerin gerisinde yer almasının” tarihsel nedenlerini araştırır. (313) Ev kadını kimliğiyle yetinemeyeceğini şu sözlerle dillendirir: ”Beni tanımayan insanlara faydalı olmak ve mutluluk vermek istiyorum. Öldükten sonra da yaşamaya devam etmek istiyorum.” (252) #Gazeteci ve #yazar olmak en büyük hayalidir.
Ayşe de kız ve erkek çocuklara küçük yaştan itibaren dayatılan farklı cinsiyet normlarına karşı çıkar. Sözgelimi erkek çocuklara ait oyunlarda kızlara yer yoktur. “Oğlanlar onu gönülsüzce aralarına almışlar, ama düşüp dizleri kanadığında ağlamadığını görünce arkadaşlığa kabul etmişlerdir.” “Kızlara yakışmayan” oyun ve işleri keşfetmekten geri durmaz. (177) Öğretmenine ,”sizin gibi #öğretmen olmak istiyorum. (…) çocuklara yardım etmek istiyorum” diyerek o da Anne gibi cinsel kimliğinin dışına taştığının sinyalini verir.
Anne’nın gizlenmekten ötürü maruz kaldığı yoksunluk ile Ayşe’yi gıdasızlık, soğuk, hastalık, bakımsızlık yüzünden prevantoryuma düşüren yoksulluğu onları çocuk yaşta olgunlaştırmıştır. Yardımlaşma, paylaşma ve dayanışmanın değerini bilir, rahatlıkla sorumluluk alırlar. #Kuşakçatışması yaşarken özeleştiri yapmaktan da çekinmezler. Anne kendisine çocuk gibi davranılmasından yakınır: “Benim kendi görüşüm kendi değerlendirmelerim ve prensiplerim var .” (225) Sanki Ayşe konuşuyordur. Doğal ortamından kopup kente göçmek küçük bir kız için kolay olmamıştır. Ama o, kendi yaşamının sınırlılığını giderek daha çok fark etmektedir. Kendini #kent gerçeğinden soyutlamaz, yoksulluk engellese de kentin olanaklarından #tiyatro, #televizyon, #moda vb. – yararlanmaya çabalar.
Anne Nazi zulmünden ötürü çocukluğunu yaşayamamıştır. Zulüm arttıkça kimlik sarsıntıları geçirir, Almanya’da doğmuş olmasına karşın artık kendini Alman hissetmemektir. 12 Eylül darbesiyle, faşizmin ayak seslerini Ayşe de duymuştur, ama “olanları pek kavrayamamıştır.” Başlangıçta askeri araçlardan, silahlardan korkmuş, “onları sık sık görünce de alışır gibi“olmuştur. (202) Aslında Ayşe’nin yaşamı da yoksulluk yüzünden tehdit altındadır. “Yaşadığı olaylar, gelecek üzerine iyimser düşler kurmasını engellemektedir.” (203) Ancak ikisi de yaşama bağlıdır. Anne son güne kadar günlüğünü elinden bırakmaz. Ayşe rakipleriyle eşit koşullarda olmasa da yatılı okul sınavlarına girmekte direnir. Ablasıyla birlikte pencerelerinin önüne “#umutçiçekleri” dikerler.
Onlar doğa tutkunudurlar. Ayşe Sarman’ına çok düşkündür. Anne doğa özlemini, tavan arasından gökyüzünü, #kestane ağacını, kuşları seyrederek dindirmeye çalışır.
Sonuç olarak, başta da değindiğim gibi, iki karakteri kendi koşullarında değerlendirmek gerekir. Anne kendinden söz ederken zorlanmaz; anlattıkları ne itirafa girer ne de ifşaya. Alabildiğine eleştireldir. Buna karşın kitabın eski baskıları, bizzat #toplamakampındankurtulan babası tarafından sansürlenmiştir.
Ayşe ise aile ile ilgili bölümlerde utangaçtır. Annesiyle çelişkiler yaşar ama eleştirileri sınırlıdır, uç noktalara varmaz. Bu yazarın tercihidir, denilebilir. Ancak toplumumuzda ana, baba, öğretmen ilişkisine #hiyerarşi damgasını vurur. #Baskıcılık konusunda devlet ve toplum dayanışma içindedir. #Toplumsalbaskı kendini giyim kuşamda da hissettirir. (Aynur’un etek boyu sorun olmuştu) Kısacası, ülkemizde edebiyatın, sanatın tarihi, sansürün tarihi olarak görülebilir demek, Ayşe’nin tutukluğunu açıklamak için yeterlidir. Gülsüm Cengiz, sansürle çatışmaktan çekinecek bir yazar olmasa da “#çocukedebiyatı” denilince yazarlarımızın eli kolu bağlanmaktadır.
İki karakterin, düş gücünü serbest bırakmaları, değişim olgusunda bilginin gücünü kavramış olmaları noktasında birleşmeleri önemlidir. Onlar kitap okur, insani değerleri önemseyip çevre ile iletişim kurar, kendilerini çok yönlü olarak geliştirmek için büyük çaba harcarlar. Son otuz yıldır ise dünya genelinde düşünsel anlamda bir gerileme yaşanıyor. Bunun eğitim sistemine olan yansıları son derece düşündürücüdür: Bilimsel bilgi, felsefe, edebiyat, sanat ikinci plana düşerken, yüksek teknolojinin kullanımı adeta fetişleştiriliyor. Bu koşullarda doğal olarak bireysel gelişme sekteye uğrarken bireylik kavramı da yeniden tanımlanmayı gerektiriyor.
Öte yandan yine bu süreçte yaratılan kültürel iklimde, “#güveneksikliği” duygusuyla kendini belli eden “#kimlikpolitikaları”, özellikle demokrasi kültürü gelişmemiş toplumları tehdit ediyor. Nazi döneminde ayrımcılığın, bireyin ve toplumun yazgısını etkileme gücünün boyutlarının nasıl vahşete vardığına bir kez de Anne aracılığıyla tanık olduk. Aynı şekilde Ayşe bize toplumumuzda azınlıkların #azınlık olduklarını hissettiklerini hatırlattı ve farklı yaşama hakkını savunmasıyla dikkatimizi çekti.
Bugün ise ülkemizde ayrımcılığın kutuplaşmaya, toplumsal bölünmelere yol açabileceğinden korkuluyor. Ayrımcılıkla mücadele ayrıca ele alınması gereken bir konu; ama her şeyden önce gelişmiş bir bireyselliği gereksindiği de yadsınamaz.
Bu iki kitap, iki kız karakterin deneyimlerini içeren çok sayıda okumaya kapı aralıyor. Özellikle bugün dünyanın içinde bulunduğu çatışma ortamında, her ikisi de yol gösterici nitelikleri ve barışa olan katkıları ile yeni kuşak okurlarını bekliyor.
Anne Frank, Hatıra Defteri, Papirus, 5. Basım, Temmuz 2010
Ayşe’nin Günleri, Gülsüm Cengiz, Evrensel Basım Yayın, 11. Basım Ocak 2012TülinTankut

Sorry, there were no replies found.