Aylak Adam ve Öncü Bir Roman Anti-Kahramanı Olarak C.
-
Aylak Adam ve Öncü Bir Roman Anti-Kahramanı Olarak C.
Aylak Adam ve Öncü Bir Roman Anti-Kahramanı Olarak “C”*
Makale Yazarı: Altay Öktem
*Bu makale Roman Kahramanları dergisi SAYI 9 – Ocak/Mart 2012’de yayımlanmıştır.
Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam adlı romanı, birçok açıdan Türk edebiyatında bir yol ayrımı yaratmıştır. Aylak Adam, dilin kullanımından roman kahramanının karakter özelliklerine kadar birçok açıdan öncü bir roman olarak adlandırılabilir ama hepsinden önemlisi, büyük şehirde yaşayan bir küçük burjuvanın gözünden, gündelik hayatı ve toplumsal yaşamı çekincesizce irdelemesi, romanı çok farklı ve o dönem için benzersiz bir noktaya taşıyor.
Aylak Adam’ı çözümleyebilmek için öncelikle, her yerde sık sık karşımıza çıkan “toplumsal yaşam” terimine göz atmak gerekiyor. Töre, gelenek, yasa ve daha birçok irili ufaklı, yazılı yazısız kurallar silsilesi sayesinde insan, tüm davranış biçimleri önceden belirlenmiş ve sıradanlaştırılmış olan bir canlı türüdür. Zaten daha doğumdan itibaren başlatılan öğrenme süreciyle, tüm davranışlarımız kodlandırılmaya başlanır ve zaman içinde öğrenilmiş davranış biçimleri birer güdü halini alır. Nerede nasıl davranmamız gerektiğini, konuşurken, yürürken, bir cenazedeyken, düğündeyken, kız isterken, patronumuzla konuşurken, kendi emrimizdeki bir çalışanla konuşurken, bakkaldan sigara isterken, sigarayı aldıktan sonra parayı uzatırken, konuşmamız gerekiyorsa, o esnada cümleye hangi sözcükle başlayacağımıza, hatta kavga ederken yumruğu ne şekilde sallayacağımıza, ne şekilde küfür edeceğimize kadar tüm davranış biçimleri öğrenme süreci içinde kodlanmıştır. Toplumsal yaşamın temeli, bu kodlamaya bağlıdır. Toplumun güvenliği için, o toplumda yaşayan herkesin standart davranış biçimlerine uyması şarttır.
Bunu sağlamak, hiçbir toplum için zor değildir. Toplumsal kodlamalar, doğal haliyle ve hızlı bir biçimde, genellikle de çok fazla çabaya gerek kalmaksızın bireylere sirayet eder ve öğrenilmiş davranış biçimleri olarak içselleştirilirler. Çünkü insan türünün karnını doyurma, üreme gibi temel fizyolojik ihtiyaçlarının da başında gelen ve onları da kapsayan temel içgüdüsü, ‘kendini güven altına alma’dır. İnsan, ilk olarak ve en temel anlamda kendini güven altına almaya çalışan bir varlıktır. Bu öylesine hayati bir konudur ki, kendini güvende hissetmeyen bir insanın, koşullar ne olursa olsun, hayatını sağlıklı biçimde sürdürebilmesi mümkün değildir.
Elbette burada sözünü ettiğimiz “güvenlik” evine hırsız girmemesi ya da bir cinayete kurban gitmemesi için alınacak önlemleri kapsayan kaba güvenlik değil. Hayatta kalabilmek için, yaşamın tamamına yayılmış olan güvende olma hissi. Bu yüzden de insan, tekrarlı davranışları olan ve ne kadar zengin bir hayatı olursa olsun, temelde belli kurallar ve davranış biçimleriyle sınırlandırılmış küçük kalıpların içinde yaşayan ve onların dışına çıkmayan/çıkmayı reddeden bir canlı türüdür.
Bunu denemek için, kendinize zaman ayırıp gündelik hayatınızda neler yaptığınızı şöylece bir düşünmeniz yeter. Göreceksiniz ki, evinize hep aynı yoldan, kaldırımın aynı tarafından yürüyerek gidiyorsunuz, aynı yemekleri yiyor, aynı mekânlara gidiyor, yatağın hep aynı tarafında yatıyorsunuzdur. Birinden ayrılırken el mi sıkışıyorsunuz yoksa öpüşüyor musunuz; o esnada ne diyorsunuz, hepsi bellidir. Kodlanmıştır.
Aylak Adam’ın kahramanı C. ise, toplumsal bir varlık olan insanın bu prototip davranışlarının nedenini anlayamayan ve bu sıradanlığı kendine yakıştıramayan kahramandır Türk romanında. Bu yüzden de sadece toplumla değil, kendiyle bile uyumsuzdur.Başka bir açıdan bakarsak; Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam adlı romanının kahramanı olan C., toplumsal yapının bir parçası olan bireyden, toplumsal yapıyla doğrudan bağlantısı olmayan, kendi başına var olabilen bireye geçişin bir simgesi olması açısından Türk romanındaki en önemli anti-kahramanlardan biridir.
Öncelikle romanın kahramanının, kelimenin tam anlamıyla bir anti-kahraman olduğunu vurgulamak gerekir. Bir anlamda sıradan, abartılı özellikleri olmayan bu birey, tam da bu özelliğiyle 1950’lerden itibaren Fransa’da başlayıp Avrupa’ya yayılan Yeni Roman akımına ait “kahraman” tanımına uyuyor. Her ne kadar adının C. olması Kafka’nın K’sını ve Yeni Roman akımının kurucularından A. Robbe-Grillet’nin Kıskançlık adlı romanındaki A’yı hatırlatsa da, Aylak Adam’ın kahramanının adının C olması, modernizmin ezdiği ve kimliksizleştirmeye başladığı bireyi vurgulaması açısından önemli.Romanın yazıldığı zaman dilimi, insanları tektipleştirme ve kimliksizleştirme politikasının yeni filizlenmeye başladığı ve kapitalizmin bu süreç içersinde yeni bir açılım yapmak üzere harekete geçtiği bir dönem. Bu anlamda, İstanbul sokaklarında dolaşan bu aylak adamın adının Cemal mi, Hasan mı, Mustafa mı olduğunun önemi yok aslında. Zaten amaçlanan şey herkesin standartlaştırılmasıysa, bu standart kişilere C ya da H deyip geçebiliriz.
Kimliksizleşmeyi vurgulaması açısından bu yaklaşım doğru olsa da, Aylak Adam’ın anti-kahramanını bütün yönleriyle ele aldığımızda, konuya bu açıdan bakmanın bir ikileme yol açtığı görülecektir. Çünkü C, hiç de gündelik hayat içinde sıklıkla karşılaştığımız insanlardan değildir. Aksine, ayrıksı bir kişiliği vardır.
Aylak Adam’ın asıl önemi, bir yol ayrımında olan Türk romanında, o ayrımı pek de önemsemeden, kendine ait başka bir yola sapmış olan ilk roman olmasıdır. 1950’li yıllar, “Toplumcu Gerçekçi” çizgideki “Köy Romanı” anlayışıyla yazılan romanların yanı sıra, Varoluşçu anlayıştaki yapıtlarla da karşılaşmaya başladığımız yıllardı. Dünyayı etkilemeye başlayan Yeni Roman akımı da ülkemiz edebiyatında etkili olmaya başlamıştı. Bu anlamda C, alışılmadık bir roman anti-kahramanı olarak aniden karşımıza çıkıverdi.Toplumcu gerçekçi edebiyattaki kahramanlar, çok farklı ve güçlü kişiler olarak karşımıza çıksalar bile, onların kişilik özelliklerini oluşturan ve belirleyen öğeler, toplumsal dinamiklerin içindeki rollerine bağlıdır. Farklı ya da güçlü olsalar bile, bu özelliklerini, bağlı oldukları ideolojiye borçludurlar.
Varoluşçu edebiyatta ise, kahramanların diğer roman kahramanlarından ayrıştıkları özelliklerin büyük çoğunluğu, ideolojisizliklerine bağlıdır. Tamamen kendi içlerine kapandıkları ve dış dünyadan uzaklaştıkları, bu anlamda her türlü ideolojiden de uzaklaştıkları ölçüde farklılaşır ve ayrıksı birer birey haline gelirler.
Aylak Adam ise, Toplumcu Gerçekçi edebiyattan uzak olduğu ölçüde Varoluşçu edebiyata yaklaşmayan, daha doğrusu, sadece yaklaşmakla kalıp tamamen içine girmeyi kabul etmeyen, aynı biçimde Yeni Roman’a da bir ölçüde yaklaşan ama salt bir Yeni Roman yapıtı olarak da ele alamayacağımız bir roman. Bu yüzden de, edebiyatımızın yol ayrımında olduğu bir dönemde, o yollara dönüp bakan; ama kendi yolunda yürümeyi seçen, bu yüzden de kendinden sonra gelen edebiyatçıları oldukça etkileyen ve “yol açan” bir roman olma özelliğini taşıyor.
Bu anlamda C’ye biraz daha yakından bakmanın yararlı olacağı kanısındayım. Roman kahramanının psikolojik süreçleriyle birlikte ele alınması ve bu anlamda gerçek, yaşayan bir insan olarak karşımıza çıkması Aylak Adam’ı varoluşçuluğa yaklaştırırken, romanda yasak alanların olmaması; kahramanının yiyen, içen, sevişen, tuvalete giden bir insan olarak karşımıza çıkması ve hatta bunu romanın akışı içerisinde özellikle de vurgulaması onu Yeni Roman akımının kimi özelliklerine yaklaştırıyor.
Tüm bunların dışında, C.’nin çok daha önemli sayılabilecek bazı özelliklere sahip olduğunu düşünüyorum.
Romanın 1959 yılında yayımlandığını düşünürsek, o yıllarda hâlâ daha etkisini sürdürmekte olan “Toplumcu Gerçekçi” anlayış çerçevesinde ezilen, emeğiyle çalıştığı halde emeğinin karşılığını alamayan insanın yüceltilmesi söz konusuydu. Roman kahramanları bir yana, yazar biyografilerinde bile işçi sınıfının bir üyesi olduğu ya da ücretli işlerde çalıştığı ama yoksul bir yaşam sürdüğü, ailesinin de aynı yoksul çizgiyi sürdürdüğü özellikle vurgulanırdı. Genel anlamda, daha rahat bir yaşam sürmenin yaratıcılığı engellediği, ancak acı çekerek, açlık çekerek ve zorluklarla mücadele ederek yaratıcılığın pekişeceği inancı hâkimdi. Burjuvazi bir yana, küçük burjuvazi de “düşman sınıf”tı.
C., çalışmayan, üretmeyen, aylak aylak sokaklarda dolaşan, bu özelliğiyle de o dönem için kabul edilmesi mümkün olmayan bir karakter. Dahası, çalışmadığı, üretmediği halde açlık çekmeyen, hayatın yükünü sırtında taşımayan, baba parası yiyen bir küçük burjuva. Bu açıdan, o dönemde kendisiyle empati kurulması mümkün olmayan ve asla kabul edilemeyecek bir karakter. Bu açıdan da, kalıpları kıran, öncü bir roman kahramanı C.
C.’nin hayata yabancılaşması kadar, harcadığı paraya yabancılaşmasında da sınıfsal değil, psikolojik etkenler söz konusudur. Parasını “çalıntı para” olarak adlandırır. Babasının, bu parayı başkalarının emeğini sömürerek kazandığına dair bir ipucu yoktur bu söylemde. Aksine, kendi çocukluğundan çaldığı zaman sayesinde kazanmıştır bu parayı. Para, sadece maddi olarak değil, psikolojik bir döngü olarak, tüm kirliliği ve ağırlığıyla dönmüştür kendisine. O yüzden, harcarken bile huzurlu değildir. Yaşarken huzurlu olmadığı gibi!
Huzursuzluğunun temeli, yaşamın kalıplarına uyum sağlamayı reddetmesinden kaynaklanıyor. Her şeye karşı olması, belki de “kabul edilebilir” bir şeyler bulamamasındandır. Aslında tutunmayı reddetmiyor, çoğu zaman hayata tutunmaya çalışıyor ama tutunabilmek için yapması gereken şeyin anlamsızlığını fark ettiğinde bundan vazgeçiyor.
Tüm bu nedenlerden dolayı, Aylak Adam, diğer bir deyişle C., hâlâ canlılığını koruyan, kendine özgü ve farklılık yaratan bir roman (anti) kahramanı olarak yaşamaya devam ediyor aramızda.
———–
Sorry, there were no replies found.
