ÂŞIK KADINLARIN ÂŞIK ADAMI; RUPERT BİRKİN

  • ÂŞIK KADINLARIN ÂŞIK ADAMI; RUPERT BİRKİN

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 13:30

    ÂŞIK KADINLARIN ÂŞIK ADAMI; RUPERT BİRKİN*

    Makale Yazarı: Leyla Saral

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Temmuz/Eylül 2014) 19. sayıda yayımlanmıştır.

    “Durgun renklerde biten bir günün
    Ufuklar boyunca gülümsediği yerde…”

    1920 yılında yayınlanan Âşık Kadınlar’da Lawrence bizi bir madenci kasabasına götürür ve bir taraftan da varlıklı semtleri serer gözümüzün önüne. Brangwen kardeşler Ursula ve Gudrun’un yaşamlarını anlatır. #Gudrun sanatçıdır ve bir maden ocağı sahibi olan #GeraldCrich’le yıkıcı bir ilişki sürdürmektedir. Lawrence bu çiftle #Ursula ve Rupert Birkin aşkı arasında bir karşıtlık oluşturur. Rupert Birkin topluma #yabancılaşmış bir entelektüeldir. Kitapta açığa çıkan fikirleri bize Lawrence’ı hatırlatır. Rupert Birkin ve Gerald arasında hissedilen fakat dile gelmeyen çekim romanın duygusal derinliğini tamamlar. Görünür olan iki çiftin ilişkilerinin içine başarıyla gömülen bir aşk daha vardı: Birkin ve Gerald aşkı. Karşı cinsle kurulan mecburi ilişkilerimizin vitrininin içinde görünür olamayan #eşcinsel bir aşkın hayaleti vardır. Kitabı salt okuyarak değil sezgilerimiz yoluyla da duyumsarız. Düşünün kitabın adı bile Âşık Kadınlar’dır fakat kadınlar o kadar da büyük bir aşkı imlemez.

    Karanlıkta yeraltında çalışan işçiler ve aydınlıkta açık havada düğün yapan zenginler vardır kitabın giriş sahnesinde. Bu kasaba Ursula ve Gudrun’a başka bir dünya gibi gelir, kasabaya gelişleri ürkütücü bir şekilde anlatılır. “Gudrun sersemlemiş gibiydi. Eğer bu gördüğü insan hayatıysa, eğer bunlar kendi hayatlarında yaşayan gerçek insanlarsa o zaman kendi hayatı neydi bunun dışındaki?” Ursula ve Gudrun yüksek sınıftan değildir. #Ortasınıf bir ailenin çocuklarıdır. Yüksek sınıfın düğünlerini uzaktan izleyip yorumlar yaparlar ve maden işçilerine yaratıkmış gibi bakıp kendilerini onlardan çok uzak hissederler. Fakat içgüdülerine teslim olduklarında onlara en yakın yerde bulurlar kendilerini.

    Birkin, Ursula ve Gerald, Gudrun aşkında Gerald ölüme doğru giderken Ursula ve Birkin’in aşkı canlanıp hayat bulur. Romanın dört ana karakterinin arasında kişilik çatışması vardır fakat öldürücü arzuları ve sarsıcı kudret dalgasını işçiler arasından geçerken hissederler. Bu esnada Lawrence insanı ilkel içgüdüleriyle burun buruna getirir.

    Lawrence Âşık Kadınlar’ı 1. Dünya Savaşı sırasında, hayatının en mutsuz yıllarında yazdı. Birkin’in #karamsar hali yazarın kendisiyle güçlü bir bağ oluşturur, direkt yazarın sözcüsüdür demesek de bunu bize bir şekilde hissettirir.

    Birkin kitap boyunca tuhaf, sıra dışı, beklenmedik tepkiler veren hafif #filozofhavası olan ağır adamdır. Kitap boyunca Gerald’ın fiziki yapısına methiyeler dizilirken Birkin’in dış görünüşü hakkında fazlaca detay verilmez çünkü onun düşünmekten yorulmuş kafası daha ön planda olacaktır. Gerald’ın çarpıcı güzelliğinin ön plana çıkması kitabın başlarında sizi huylandırmışsa iyi olmuştur, bu şekilde okumakta fayda vardır zira! Birkin’in dış görünüşüne ilişkin zayıf, hasta görünüşlü, hatta utangaçlığından bir ayağını sürterek yürüdüğünü bilmekle yetiniriz. Giyimiyle kuşamıyla apansız eleştirileriyle kendi iç bağdaşmazlıklarıyla çevreyi hep bir şekilde diken üstünde tutar. Üzerindeki kıyafetten bile tedirgin olur. Bu kendine güvensizlik gibi görünen şey Birkin’in gelincik tarlasındaki papatya olma yalnızlığıdır. Kalabalıklar içinde sebebini düşünmeye fırsat bulamadan bazı insanlardan çekiniriz ya, fakat bu çekingenlik bir süre sonra bir çekim alanı oluşturur, Birkin’le karşılaştığımızda özellikle de ilk kez gördüğünüz anlarda kendimizi böyle hissederiz. Ruhundaki ayrıksılığı fark ettirirken takım elbisesinin içinde sürüden biri kılığında doğal bir komik de olur aynı zamanda. Birkin üzerinde düşünmek oldukça zevklidir çünkü hep gizemli iç kapılar açar ruhumuzda. İlişkileri bazen #üçgen çizer bazen doğru’nun tanımı gibi iki noktayı birleştiren bir şeydir. Hem iliklerimize kadar işleyen bir karamsarlık ve bitkinlik verir hem de yaşamın özüyle aramızdaki zayıf hattı güçlendir. Evet, doğru söylüyor “başka bir şey” olmalı bunun da “ötesi” olmalı diye düşünürüz. Başka bir yorum mümkündür şu yaşadıklarımıza, aşkımıza, ilişkilerimize ve bizi seri üretimden geçiren eğitim sistemimize. Kitapta Gerald’ın kardeşinin eğitimi için konuşulduğu bir sırada şöyle der Birkin “Benim kanımca olağanüstü çocuklar okula gitmemeli.” Çünkü yaşamak istiyorsak hemen hizadan çıkmalıyız. Birkin’in sözleri yakınlarına sadece “romantik” gelir. Kadın ve erkeği meşru bir şekilde birleştiren evlilik kurumunu o yıllarda hiç tahmin etmeyeceğimiz kadar eleştirir. Bu kurumu sadece büyük bir aşka hizmet ediyorsa kutsal bulur. Aksi takdirde o evin içindekiler birbirlerini kemiren, bireyselliklerini yok eden kemirgenlerden başka bir şey değildir. O bizim kucağımıza “#yuva” gibi sevimli bir maskeyle atılan kelimeye aldanmaz “yuva” yı iki kişinin kendilerini dışarıya kapatarak oluşturdukları bir hapishane olarak yorumlar. Otoriteye temelden karşıdır. Kurallardan nefret eder, kendi dünyasında onlara tahammülü yoktur ancak mistik ve kozmik bir dengeden söz eder. Kitabın başlarında düğün sahnesinde gelin kiliseye doğru gelirken ve herkes de onu beklerken ani bir kararla hızla aksi yöne doğru koşmaya başlar. Bu elbette bir şaşkınlık yaratır kimse bir gelinden böyle bir şey beklemez. Birkin yine beklenenin aksine bu davranışı olumlar. Kendisi de öylesine ziyarete gittiği bir gün Ursula’nın babasına kızıyla evlenmek istediğini söyleyiverir. İnsanların itkilerine göre davranabilmesini alkışlar. Ursula ile birlikte bir evlilik tahayyülü kurarken aidiyetten, mülkiyetten, sahiplenmekten uzak adeta anarşist bir manifesto yazarlar, evlenir evlenmez işlerinden istifa ederler. Hadi bakalım deyip coşkuyla peşlerine takılmak gelir içimizden. Birkin kitlelerden ve dalga dalga üstüne gelen insanlıktan, insanlığın ürettiği yapay baskıcı lanetli kavramlardan nefret eder. Ana karakterlerde de bu dayatmalara karşı bir meydan okuma vardır fakat Birkin’deki kadar ete kemiğe bürünmemiştir.

    Ursula ona âşık olmasına rağmen o aşkla bile Birkin’i çoğu kez sinir bozucu bulur. Sürekli vaaz veren bir hali vardır. İnsan yanında ne söyleyeceğini şaşırır. Her durumda farklıdır, herkes konuşurken konuşmaz ve mutlaka beklenmedik bir şey söyler. Doğuştan yaşlı Birkin hayatı ve insanları ciddiye alma alışkanlığından asla vazgeçmez, geçmişe tutkuyla bağlı olağandışı bir adamdır. Günümüzde Birkin gibi birine rahatlıkla ukala da diyebiliriz aslında çünkü bunları söylüyorum ama devamındaki derin anlamları bulmak size düşüyor tavrı da vardır zaman zaman. Mesela Ursula ile aşk hakkında konuşuyorlarken duyguların ötesinde bir şeylerden söz eder. “Seninle bu bölgede birleşmek istiyorum işte. Duygusal sevişmek bölgesinde değil de ötede; konuşmak, koşul önermek, ummak gibi şeylerin olmadığı yerde.” Ursula’nın bu konuşmalardan beyni uyuşuyordu elbette ve “öteyi” anlamakta çoğu kez zorlanıyordu.

    Âşık Kadınlar’da hemen hemen doğanın tüm renklerinden söz edilir. #Renkler bedenleri canlandıran enstrümanlardır. Lawrence kaleminin ucundan döktüğü her kelimeye rengini de verir akabinde. “Koşarken o bembeyaz bacakları yanıp sönüyor, yaldızlı bir örtüyle bağladığı başı biraz eğik duruyordu” Birkin o #rengârenkdoğada asık suratıyla sürüden uzak dolaşıp durur. İnsanlığın ezberlettiği oyunun dışında kalmak ister.

    Kitapta ismini benim koyduğumu zannettiğim “#yıldızteorisi” var bir de. Demokrasi ve kardeşlik gibi kavramlara Birkin’in eski kız arkadaşı #Hermione üzerinden bu teoriyle yüklenir. “#Demokrasi dediğimiz şey düpedüz bir yalandır. İnsanlar arasındaki kardeşlik denen nesne, matematik ve soyut düzeyden ötede uygulamaya kalkıştınız mı, martavaldan başka bir şey değildir” Sonra konuyu o bağımsız parlak şeylere yıldızlara getirir Birkin “Bana …Kendime gelince…Ben kimim, kendim? Kadın ya da erkek, başka birileriyle eşit olmakla ne işim var? Ruhça bir yıldızın öbüründen başka olduğu gibi bambaşkaydım ben de, hem nicelik hem de nitelik yönünden…Devlet kuracaksanız bunun üstüne kurun, işte. Herhangi bir insanı bir ötekinden üstün tutamazsınız eşit olduklarından değil, bambaşka olmalarının yüzünden, birbirlerine kıyaslanmanın bir ölçütü olmadığı için.”

    Acıyla zevk ağlamakla gülmek gibi doruk noktasında karşıtlarına dönüşmüştür. #Zevk #acı ve #şehvet birbirlerine eklemlenmiştir. “Kendi ezilmiş parmaklarının acısıyla yıldızlanan katıksız bir haz çırpınışıydı” Hermione Birkin’in kafasına anlatılmaz bir birleşme arzusuyla ve anlatılmaz bir şehvet duygusuyla taşla vurur. Birkin ise vakur adımlarla evden çıkar, içinde hem sonsuz bir öfke hem de hoşgörü taşır. Bu yüzden kafasına taşı indiren kadına hiçbir şey demez. Hermione’nin yaşam ilkesi mental bilinç üzerine temellenmişken ki bu ilke spontan tepkileri düzenleyen bir türdür, Birkin’in ilkeleri ise duygusalcıdır. Birkin’in bakış açısına göre insanı istencin hükmünden kurtarmak esastır. Çünkü onun baskısı insanı makineye dönüştürür. Birkin ıslak çayıra çimene boğulmuş bir bayırın içinde mutludur sadece çiçeklerin dokusunu hissetme zevkiyle rahatlar. Çırılçıplak soyunarak ayaklarını kollarını bacaklarını uzatarak doğayla bir bütün olur ve bir çeşit #katarsizm yaşar. Sivri çam dalları bedenine batarak her tarafını çizdiği halde kalçalarına bacak aralarına sürtünerek doyuma ulaştığını hisseder. İşte o zaman tarifsiz bir mutluluğun içindedir ve bir insan tarafından yaralanan kafası halâ acıyordur. Issız, insansız bir doğa parçasında bulunmak onu iyileştirmiştir.

    Birkin insanların “#sevgi” nin de içini boşalttıklarını düşünür. Belki o yüzden dünyada tüm insanların yok olup yeni bir hayatın başlamasını istiyordu. Öyle ya medeniyetin, tarihin, kültürün bize öğrettiklerini unutup öğretilmişlerden uzak daha insancıl bir hayat yaşayabilirdik, yapabilirdik. Bize dayatılanlarla değil yeni bir solukla kadın ve erkeğin birlikte özgürlüğü bulmasıydı istediği. İlkel olana hiç deneyimlemediği bir yerden yeniden başlamak istiyordu. Konumlanmak istediği yeri ilkel, yalın, yabancı olarak tanımlıyordu. Birkin’in umulmadık düşünceleri ilk anda tepki alsa da kafaları karıştırmaya yetiyordu ve bu yolculuğa çıkmaya değiyordu. Daha ötesini istediğini sık sık yineliyordu. Daha ötede, içimizden gelene müdahalesiz bir alanda yaşamayı umuyordu.

    Ursula’ya sevdiği kadına ne diyordu –yine sinirli bir şekilde- “ben seni görmek bile istemiyorum. Kadın görmekten bıktım artık. Görmeyeceğim bir kadın istiyorum ben” Bizi zorla kadın yapan şeylerden sıkılmıştır, onları işaret eder. Kadının asıl varlığına “kadınlık” tan kurtarıp erişmek istiyordu. Özgürlüğünü kısıtlayan her şey gibi buna kalkışan bir kadın da Birkin’i darlatıyordu. Sahiplenme fikri, yaşamına seks denen şeyle giren kadın ve kendini bir çiftin yarısı gibi hissetmesi çekilmez bir şeydir. Ursula’nın gözlerinde de aynı iştahı görünce dehşete düşüyor, kadın-erkek ikiliğinin bir parçası olmaktan nefret ediyordu. Bu roller insanları birbirinden uzaklaştıran bir şeydi. İşte bu erişmek, daha da ötesi, bulmak, yeniden başlamak, başka bir dünyada birleşme fikri çevresindekileri yoruyordu. Yıldızların arasındaki dengeyi anlamamız şarttı. Bunları içtenlikle anlatmak istese de durup durup “peki ya…” “ama neden…?” “şöyle ki…” demesi gerçekten Birkin’i çok didaktik yapıyordu. Kendisi de zaten bir eğitim müfettişiydi. Yakın çevresindeki iki üç kişiyle bir araya gelip yıldız teorisini anlatmaya çalışıyordu. Fazla kalabalıktan da hoşlanmıyordu zaten pek sosyal bir insan olduğu söylenemezdi. En yakın ıssız doğa parçasında bir dünya kurup orda kusursuz bir özgürlüğün tadına varmalıydı. Birkin’in en kritik anlarda bile mesela Gerald’ın kardeşinin boğulduğu gece tekneyi hiç sarsmadan soğukkanlı bir şekilde kürek çekmeye devam etmesi dikkat çekiciydi. Ölüme verdiği tepki yine zor idrak edeceğimiz aşkın bir durumdu. “Ölülere üzülmem ben” diye haykırdı Ursula’nın suratına. Bu kadına canavarca gelse de Birkin yaşadığı bu hayattan usanmıştı. Tek dileği “yeniden doğmaktı” Bu haline kendisinin bile tahammülü azalmıştı.

    Birkin Ursula’yı seviyordu, Gerald’a karşı da bir sevgi besliyordu, tek tek sevdiği insanlar vardı fakat çoğunluktan tiksiniyordu. O çoğunluk hali insanlık biçimi ve ortaklık halleri Birkin’i tiksindiriyordu. Yekten kitabın birçok yerinde insanlardan iğrendiğini söyler birçok durumda yaptığının aksine bu noktada sezgilerimize yol vermez. Bıkmadan usanmadan, düğünlerden, kadehlerden, uşaklardan onu oraya getiren yaptırımlardan ve tüm insan soyundan nefret eder. İnsanların kolektif işler yapmaktan hoşlandıklarını benliklerinden giderek uzaklaştıklarını savunur. Bunları anlatırken de sinirli sinirli konuşur. Karşısındakini hafiften aşağılar, inandıkları şeyleri tek tek gözden düşürür. Kendisini daima diğer insanlardan üstün görmesi eleştirildiğinde “benim tek bir üstün yönüm varsa yanlış yolda olduğumu bilişimdir der” Benliğinin insanlık içinde görünen kısmı onu feci şekilde rahatsız eder.

    Gerald Ursula ve Birkin arasında yaşanan sevgi biçimi gerçekten mistik ve kozmik bir dengeydi ki Birkin’in her ikisine de olan sevgisini sorgulamadıknasıl yani?-demedik ve öylece içimize duyumsamış bulduk kendimizi. Gerald’la aralarında güçlü bir dostluğun oluşmasını engelleyen şey aslında gerçek bir sevgiydi. Birkin ve Gerald arasındaki tuhaf gerilimin bu denli başarıyla yaratılması eseri başyapıt haline getiren ögelerden biridir. Şu diyalogdaki yalın derinlik çarpıcı değil mi?

    “Gerald , “Hiiç” dedi. “Gerçekten olabiliyorsa hiçbir sakıncası yok. Peki, kiminle evleneceksin?

    Birkin, “bir kadınla” diye yanıtladı.

    “Güzeeeel,” dedi Gerald.

    Birkin’in kendini ifade etmesi Hermione’ye Gerald’a ve Ursula’ya dilediğini açıkça söyleyebilmesi gözümüzde oldukça özgüvenli birini canlandırır. Onun gücünün ve ikna ediciliğinin tadına büyük bir zevkle varırız. Eşcinsel aşkı da isteyen yine odur, yani en özgüvenli olandan en cüretkâr kıvılcım çakmıştır.

    Birkin apacı bir sesle Gerald’a “Gudrun kadar ben de sevdim seni” dedi. “bunu unutma” ve “kitabın sonuna kadar fazlaca dillendirilmedi. Gerald’ın ölümünün ardından ta ki romanın sonunda Ursula “demek ben sana yetmiyorum” diye sitem ettiğinde “benim gözümde sen bütün kadınlık demeksin. Ama ben bir de erkek arkadaş istiyordum: seni sevdiğim gibi, dünya durdukça sevebileceğim” dedi ve yine son sözü söyleyerek durgun renklerde biten bir günün ufuklar boyunca gülümsediği yerde gözden kayboldu.

    #madencikasabası #Brangwenkardeşler #BirinciDünyaSavaşı #WomeninLove #öldürücüarzular #gelinciktarlasındakipapaptya #anarşist #manifesto

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
ÂŞIK KADINLARIN ÂŞIK ADAMI; RUPERT BİRKİN* Makale…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now