Arturo Bandini: Hollywood’un Katlettiği Bir Roman Kahramanı
-
Arturo Bandini: Hollywood’un Katlettiği Bir Roman Kahramanı
Hollywood’un Katlettiği Bir Roman Kahramanı: Arturo Bandini*
Makale Yazarı: Can Lafçı
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz-Ağustos 2011, 7. sayısında yayımlanmıştır.
Sinemanın yedinci sanat olarak tarih sahnesine çıkıp kendisini kabul ettirmesinin üzerinden hayli zaman geçti. En spekülatif sanat olduğuna ise kuşku yok. Propaganda amaçlı, yıkım amaçlı, ticari amaçlı, insani ya da hayvani duyguların tatmini amaçlı, daha saydıkça sayılacak farklı amaçlarla kullanıldı. Kullanılmaya da devam edilecek. “Bunların hepsinin sinemaya mal edilemeyeceği”(!) gibi, kör sinema aşkıyla itiraz edeceklere denecek söz yok. Ancak bir şekilde sinema zemini, salt sanat icra etmek dışında kullanılabildiğine göre hangi kullanımın sanatsal, hangi kullanımın sanat dışı olduğuna karar verecek objektif bir jüri de olamayacaktır. Sinema henüz tam olarak doğmamışken, bugün bile ulaşılması zor bir tespite imza atan Lenin’in aşağıda sayacağım önermelerini çürütmek zor görünüyor: “1- Sinema, sanatı ve dünyayı izlemenin en tembel ve en kolay yoludur. 2- Sinema, en pasif olarak izlenen sanattır. 3- Sinema, izleyeni en çok yabancılaştıran sanattır.”
İyimserler ve en azından duydukları saygıdan bu önermeleri tartışmak istemeyen toplumcular “en azından sanat olduğunu kabul etmiş” diyerek bambaşka bir savunuya girişebilirler. Benim derdim sinemanın edebiyatla, özellikle romanla kesiştiği yerlerde roman sanatına ne derece saygılı olduğuyla ilgili. Sonda yapacağımı başta yapıp sanat eğer gerçekten hayal kurdurmayı sağlayan bir eylemlilik hali ise, bu hali romanın, sinemadan çok daha başarıyla gerçekleştirdiğini söyleyebilirim. Sinemaya uyarlanan sayısız romanın çoğu okuyucusu, kahramanları ve mekânları perdede gördüğünde hayal kırıklığına uğrar. Bu doğaldır. Okuyucu sayısı kadar hayal, bir o kadar farklı roman ve ne kadar tasvir edilirse edilsin, hepsinden bağımsız roman kahramanları vardır. Bu çeşitliliği sinema mecburen teke indirecek ve çoğunluğun hayalinden farklı bir iş gerçekleştirip yıkacağı düş dünyasını göze alacaktır. Bu yönüyle edebiyat, hayal dünyasının kapılarını ardına kadar açarken, sinema hayal kurmaya yer bırakmaz. Tüm hayalleri kendisi kurdurur. Sesi, görüntüyü, rengi. Edebiyatta tüm bu alanları yazarken yazar, okurken de okur sahiplenir. Bambaşka yerlerde, bambaşka sesler ve renklerle okumalar gerçekleşir. Ama sinema sanatı, en azından romanın, mekânların, tarihin ve en önemlisi kahramanların ruhunu değiştirmeden, hiç olmayan, hele hele olanın tam zıddını “uyarlama” kılıfıyla filme sokarak roman sanatına ihanet edemez. Ortada sanata ihanet varsa, her şeyin metalaştığı kapitalist merkezlere gözümüzü çevirmek de şaşırtıcı olmaz.
Hollywood’u kastediyorum. Kitlelerin isteklerini tatmin etmek uğruna bir sürü keskin bıçağın durmadan inip kalktığı, kitap sayfalarının bu bıçaklar arasında lime lime olduğu, yazar mezbahası Hollywood. Ölümüne yakın bacakları kesilmiş halde yatağında yatan John Fante de bu mezbahada çalışmış. Tabii ki et olarak. Ölümünden çok sonra “Toza Sor” kitabı sinemaya uyarlandı. Bu film bir yazarın kitabının ve kitabın tatlı kahramanı Arturo Bandini’nin katliam görüntülerini içerir.
HAYALPEREST İTALYAN’DAN, GERZEK AŞIK İTALYAN’A: SİNEMADAKİ BANDINI
Arturo Bandini, John Fante’nin birçok kitabında başkahramanı yaptığı kişidir. Aslında yazarın kendisidir. Ancak romanın büyüsü tam da budur; sayfaların içinde yaşayan yazardan çok ayrı bir kahramandır Bandini. Yazar olma sevdasındaki Bandini, Toza Sor kitabında, parasızlık çektiği gençlik günlerini, çölün kıyısındaki Los Angeles’ın küçük kasabasında bir otelde konaklayarak geçirir. Tek derdi başarılı bir yazar olmak olan Bandini, otelin sahibi mesleğini sorduğunda “yazarım” der ve bavulu ağzına kadar “Minik Köpek Güldü” isimli öyküsünü basan derginin nüshalarıyla dolu olduğu halde, otel sahibi sanki “ne yazıyorsun” diye sormuş ve yanında dergilerden çok az varmış gibi bir tavır takınarak, bavulundan çıkardığı nüshalardan birini gösterir. İmzalayıp kadına uzatır. O bir yazardır. Öyküsü dergide basılmış bir yazar. “Minik Köpek Güldü’nün büyük yazarı: Arturo Bandini.” Nasıl tanınmaz? Gittiği barda âşık olduğu asi Meksikalı Camilla’ya hediye edebileceği tek şey yine bu dergidir. Hayatta tek varlığı öyküsünü yayımlayan dergidir. İmzalayarak verir üstelik. Camilla’nın okuma bilmediğine ihtimal vermeden. Camilla da en az onun kadar tuhaftır. Kızdığı bir anda gözlerinin içine bakarak yırtıverir dergiyi.Camilla’yla Bandini’nin aşkları ego çatışmalarıyla, kendini beğenmişliklerle, deliliklerle sürer gider. Bandini sinirlidir, zavallıdır, kararsızdır, hem korkak hem cesurdur, büyük yazar rolü yapmadan yaşayamayan hastalıklı herifin tekidir. Denizde boğulma numarası yapan Camilla’yı havaya kaldırıp sığ suya çarpmaktan kaçınmaz. Camilla da az önce dayak yiyen o değilmiş gibi karşı sına dikilip “Sence ben güzel miyim?” diye sorar. İkisi de dengeli olmayan kişiliklerdir. Ne var ki bu romandan vıcık vıcık bir aşk hikâyesi çıkarmayı başarmıştır Hollywood. Romandaki karaktere benzer şekilde görünmeye başlayan sinemadaki Bandini birden aşk adamı oluverir. Romanda neredeyse tanrısal bir sevgiyle bağlandığımız o “nevi şahsına münhasır” Bandini kaybolur. Yüz bin kez gördüğümüz tipik âşık budala heriflerden biri olup çıkar. Hele Camilla. Hollywood’un aptal sarışınlarından birine dönüşür. Tek farkı sarışın değil, esmer bir Meksikalı’dır.
Fante’nin mezarında ters döndüğünü görüp küfürleri sesli savurmanın zamanı gelmiştir artık. Daha önce burun kıvırdığım bir söz aklıma geldi bu film bitip de romanda hiç anlatılmayan bir aşk hikâyesini izlemek zorunda kaldığımı fark edince. Marlon Brando’nun bir sözü: “Sinema sanat değil, ticari bir iştir. Ama herkes filmlerden sanki sanatmış gibi konuşuyor.” Yine de Brando abartmış gibi. Sinemanın meşhur ettiği ve daha çok okunmasını sağladığı kitaplar da var. Üstelik Marlon Brando’nun da içinde oldu ğu bir roman. Mario Puzo’nun “Baba” kitabının Türkiye’deki baskılarından bazılarında, kapakta Marlon Brando’nun resmi dahi vardır. Sinema öylesine etkilemiştir ki edebiyatı, okuyucuya kitaptaki Baba’nın peşin peşin Marlon Brando olduğu söylenmektedir. Toza Sor’un başına ise bir felaket gelmiş, kitapta sancılı geçen, birbirine kavuşamayan ve belki de kavuşmak istemeyen iki kişi, sıradan, içi boş bir aşkın kahramanları yapılmıştır.
KAHRAMANA SAYGI (MI)?
Hollywood, Fante’nin kitabındaki kahramanları olduğundan çok farklı biçimde göstermiş olabilir. Kitaptaki gibi yapmak zorunda mıydı? Sinema ayrı, edebiyat ayrı denebilir mi? Bunlar çok uzunca tartışılacak sorular. Eğer bir roman sinema eseri haline getirilmek isteniyorsa o romandaki kahramanlar filmde yer almak zorundadır. Mutasyona uğratılmış garibeleri perdede göstereceklerse o zaman isimlerini de değiştirip boktan bir taklit yapıldığını itiraf etmek zorundalar. Ölümünden yirmi üç yıl sonra gençliğinde yazdığı bir kitaptan hareketle film çekenler kimden izin alıyorlar bilmiyorum. Fante’nin mirasçılarından olabilir. Ya da süre dolmuştur vs. Hukuki zırvalar işte. Elbette o kitabın okurlarından izin alınması mümkün değil. Mümkün olmasını çok isterdim. Ya da roman kahramanına büyük bir saygısızlık yapılmışsa, o kahramanın sadık okurlarının tazminat davası açabilmesini. Roman kahramanının sinemadakiyle her yönüyle aynı olması zaten iki sanat dalının büyük farkları nedeniyle mümkün değil. Farklılıklar olması kaçınılmaz. Ancak sürekli değişen bir ruh haline sahip, bir anda sevip bir anda nefret edebilen, içinde aşktan fırtınalar koparken dışında donuk bir ayrılış konuşması yapabilen, düpedüz “çatlak” Bandini’yi “akıllı, uslu, âşık bir çocuk” durumuna getirmek ticarete sanatı kurban etmek demek. Kurban edilenin adı da roman kahramanı. Bir roman sinemaya uyarlandığında artık ölümsüzlüğünü başka bir formda da devam ettirecektir. Bu fırsatı o kahramanı bambaşka biri haline getirerek harcamak, basit bir hata değil aynı zamanda cinayettir de.GERÇEK BANDINI
Bandini berbat otel odasında fakirlikten sürünürken, yazar olduğunu unutmaz ve süngüsünü asla düşürmez. Bu nereden geldiği belli olmayan asilzade tavırları zaman zaman pis bir ayyaşın kusmuklarına dönüşse de, yazdığı öykülerle ilgili mektuplar getirecek postacıyı bekler durur. Postacı üç milyon kez hayır cevabı verip bir kez evet der. Gelen cevapta bir öyküsünün basılacağı haberi vardır. Bandini o günden sonra büsbütün değişir. Daha dik yürümeye başlar. Bu heyecana dair hiçbir izi filmde göremiyoruz. Bandini’nin temel özelliklerinden birisidir zafiyet. Güçlü görünen ama olamayan, hırsına, duygularına yenik düşen, neredeyse karaktersiz bir karakter. Oysa bu zafiyetten eser göremezsiniz sinemada. Hatta sadece aşkı yüzünden garip şeyler yapan aslında güçlü bir yazarın hikâyesidir bize anlatılan. Bandini gerçeklikten hayallere çok inanan, Müslüman çocukların hurafelerden korktuğu gibi, İtalyanların katı dindarlığı içinde büyüdüğünden hurafelerden korkan biridir. Bütün bunların altında Camilla’ya da âşıktır. Ama o kadar onursuzca sever ki… Camilla’nın âşık olduğu Sammy ile onu paylaşmaya bile razıdır. Üstelik Sammy, Camilla’ya kıymet vermez. Tam bir umutsuz aşk üçgeni. Camilla, Sammy’nin yanındayken, kahramanımız Bandini’ye defolup gitmesini söyleyip kazağından çekiştirerek arabadan indirmeye çalıştığında dahi “kalıyorum” diyecektir Bandini. Bir şekilde Camilla’nın yanında kalmak için gurursuz biri olduğunu ispatlar. Üstelik bu özelliğiyle övünür ve sevmenin şartının da bu olduğunu düşünür.Hayatta Camilla’dan başka tek değer verdiği şey yazmaktır. Yazı makinesiyle kurduğu o duygusal bağ, öykülerine verdiği önem, her sayfasını dünyanın en önemli varlığıymış gibi muhafaza ettiği hikâyesinin basıldığı dergi nüshalarını saklayışı, tüm bunlar okurun, bir yazarı tüm iç dünyasıyla tanımasını ve edebiyata kopmayacak duygusal bağlarla bağlanmasını sağlar. Oysa bu bağlar sinemada ticari bağlara dönüşmüştür: Gişeyi yükseltmek için seyircinin bekleyeceği aşk motişerini Bandini’ye yamamak… Üstelik senarist, yazar Fante’nin hayli başarısız olduğunu düşünmüş olmalı ki “yahu bu kitap böyle mi yazılır” diye ünleyip öykünün gidişatını büsbütün değiştirivermiştir. Sinemanın edebiyattan tamamen ayrı bir sanat dalı olduğu ve uyarlamaların ille de kitabın birebir aynısı olmasının şart olmadığı savunulabilir. Ancak burada ihlâl edilmemesi gereken tek çizgi, roman kahramanının onu kahraman yapan özellikleridir. Bu özellikleri yok ederek yerine seyircinin istediği(!) özellikleri koymak uyarlamayı çalıntıya dönüştürür. Bu işi Hollywood yıllarca yaptı. Yapmaya da devam edecektir. Zaten bu yazıda verilen örnek çok bilinen bir filmden değil. Ancak sinema sektörü senaryo yaratmaktan aciz kalıp, roman kahramanlarını perdeye taşımaya devam edecekse roman kahramanlarına saygı göstermeye mecburdur. Elbette ekleme ya da çıkarmalar yapılabilir ama o kahramanın ve romanın özü değiştirilemez. Değiştirilirse, edebiyat tarihinin en komik ve en dramatik kahramanlarından biri olan Arturo Bandini sıradan, güçsüz, saf bir âşık olup çıkar.
Oysa Bandini, Sammy’nin yazdıklarını berbat metinler olarak gördüğünden ve hıncını da alabilmek için Sammy’ye yazdığı mektupta Camilla’dan “küçük orospu” diye bahseder. Nefret edercesine sevmektedir artık. Sammy’nin öykü denemeleri için de “yazamıyorsun” diyecek kadar açık sözlü olup çıkar. Âşık olduğu kadının kendisine tercih ettiği adamı mahvetmek için yine yazıya başvurmuştur. Büyük yazar olduğu inancındadır Bandini. En büyük darbeyi kalemiyle vurabilir. Sammy’i yazarak dövecektir. Sammy’nin bu mektubu okuduğunda tükeneceğini düşünür. Az önce sokakta önlerinden delice koşarak eve saklanan arkadaşlarını hayalinde kendi odasında döven bir erkek çocuğundan farksızdır Bandini.Ona çocuk ruhlu demek de azdır. Düpedüz çocuktur Bandini. Sadece vücudu gelişmiştir. On yaşında bir erkek çocuğu olarak çakılıp kalmıştır. Kitabın yazarı John Fante başka bir kitabında (Roma’nın Batısı) oğlu tarafından Hollywood’a senaryo yazdığı için gerçek yazar olamamakla eleştirilir. Hayatta tek derdi yazar olabilmektir Fante’nin. Fante Hollywood’a senaryo yazdığı için kitabında kendisini aşağılamaktan geri duramaz. Bu özeleştiriyi, yazdığı senaryolarla yetinilmeyip o kirli dünyadan uzakta tuttuğu romanlarının güzel kahramanının da kirletildiğini görmeden yapabilecek kadar da tanımıştır Hollywood’u. Bandini’nin unutamadığım duasını, romanın sonunda, basılan ilk kitabını Camilla’nın kayıp ruhu için imzalayıp çöle fırlatması gibi fırlatarak bitirmek istiyorum: “Ulu Tanrım sana karşı dürüst olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat. Kiliseye döneyim.”
#johnfante
#arturobandini
#hollywood
#senarist
#senaryo
#losangeles
#italyan
#tozasor
#askthedust
#mariopuzo
#baba
#marlonbrando

Sorry, there were no replies found.