ARTIK VAKİT GELDİ

  • ARTIK VAKİT GELDİ

    Posted by admin on 11 Temmuz 2024 at 16:14

    ARTIK VAKİT GELDİ*

    Makale Yazarı: Neslihan Karaalioğlu Alpagut

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak / Mart 2017, 29. sayıda yayımlanmıştır. 

    “Artık vakit geldi…” diye başlar, şimdilerde basımı yinelenmeyen, bir zamanlar milyonlarca okur yaratmış aşk romanları yazarı Kerime Nadir, Romancının Dünyası ismiyle kaleme aldığı anılarına. Bu anıları, yavaş yavaş belleğinden silinmeden #kaydetme telaşındadır sanki. Yaşadıklarını tüm gerçekliğiyle okurun gözü önüne sermek ister. Gönlü kırık bir yazar olarak kendisiyle ilgili biriken olumsuz yargılardan doğan yanlışlıkları, anılarını yazarak düzeltmek amacındadır.

    “Geçmişe bakarken,” diyor Kerime Nadir, “her şeye rağmen, içimde derin bir #hüzün duymaktayım. Değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. Bu dünya bizim dünyamız bile değil artık! Yaşantılarımızda başkalarının zevki ve iradesi egemen.”(1)

    Kimdir bu gönlü kırık yazar? 1950’li, 60’lı yıllardaki Türk filmlerinin vazgeçilmez kaynağıdır. Çocuktum, her izlediğimiz filme başlarken, annemin “Ben romanını okumuştum” dediği yazardı önceleri benim için. Gülerdik. “Anne ya, hep aynı şeyi söylüyorsun” derdik ve pek inanmazdık. Ne var ki annem, daima filmin gidişatını doğru anlatır, aslında hep son dediğimiz an geldiğinde de yanılmazdı. Yıllar sonra anlayacaktım, annemin henüz genç bir kızken okuduğu romanların isimlerini yazdığı defterini bulduğumda. O romanların hikâyesi de vardı. Her akşam bir arkadaşın evinde toplanılır, her biri hayalleriyle dokuduğu el işlerini yaparken, içlerinden birinin de o romanları okuduğunu anlatırdı annem. Üstelik o romanları da babası getirirmiş eve. Anadolu’nun deniz kenarındaki kasabasına gelir gelmez yeni çıkan bir Kerime Nadir kitabıyla soluğu annemlerin evinde alırmış. Genç kızların hayallerini zenginleştirmek için gelen, henüz mürekkebi kurumamış, romanlardı bunlar…

    1917 yılında İstanbul’da, Aksaray’da doğar Kerime Nadir. Nadir Bey ve Zehra Hanım’ın ilk çocuğudur. El üstünde tutulan çocukluğunun ardından, 1935 yılında Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdiğinde, yazma büyüsü çoktan yüreğine düşmüştür. Anılarında masal dinlemeyi çok seven bir çocuk olduğunu anlatır. Bu masalcı küçük kız sonradan masal anlatmaya başlar, bildiği bu masallar tükenince de kendisi üretir ki bu durumu, “Masallar beni öylesine sardı ki, bütün oyunlar tamamen anlamsız kalırdı masal dinlerken duyduğum zevkin yanında” diye anılarında yazacaktır sonradan. Bu arada da babasının zengin kitaplığı onda okumayı tutku haline getirir. Masal seven küçük kız liseye gelince, okuduğu romanları yorumlamaya, eleştirmeye başlar ve bir gün “Neden kendim yazmıyorum sanki?” sorusuyla ilk adımı atar. İlk öyküleri #Servetifünun#Uyanış, #Yarımay gibi dergilerde, #ilkromanı #YeşilIşıklar ise 1937’de yayımlanır. Sonraki romanı #Hıçkırık, belediyede çalışan bir akrabasının Tan gazetesinin yazı işleri müdürüne Kerime Nadir’den söz etmesinin ardından, incelenir ve #tefrika edilmesine karar verilir. Ancak 500 sayfalık roman tefrika için çok uzun olduğundan kısaltmalar yapılması gerekmiştir. Heyecandan kısaltmanın nasıl ve ne kadar olması gerektiğini sormayı unutur. Ayrıca tefrika roman için yazana da bir ücret ödenmeyecektir. Çünkü tanınmamış bir yazardır, üstelik kısaltmalar içinde bir başkasına ücret ödenmiştir. Yalnızca gazeteye aboneliğini yaparlar. Yani her gün evine ücretsiz bir Tan gelecektir tefrika boyunca. Bunlar genç yazar için hiç önemli değildir. Ama ne kadar kısaltıldığını, hangi bölümlerin çıkarıldığını merak eder. “Ben onu #mavimürekkeple yazmıştım. #Rötuşlar #kırmızımürekkeple yapılmıştı. Birçok sahifenin kısmen ya da baştanbaşa çizilmiş olduğunu görünce şaşırdım” diye anlatır bu ilk hüsranını anılarında. 500 sayfalık Hıçkırık’ın üçte biri gitmiştir. Çok üzülür Kerime Nadir ve “Kim yaptı bu gaddarlığı?” diye sorar dudakları titreyerek. Yanıt, #NazımHikmet’tir. Ancak hüsranla başlayan bu ilk #tefrikaroman, ardından birçoklarını getirecektir ve Kerime Nadir ardı ardına romanlar yazacaktır. “O zamanlar gazeteler bugünkü gibi reklamla değil, romanla #tiraj tuttururdu. Benim romanlarımın da en yüksek tirajı sağlayan eserler olduğu kabul ediliyordu.” diye de anılarında tefrika romancılığı ya da popüler edebiyat-roman yakıştırmasına bir açıklama getirecektir.

    #Kırılgan bir kadın yazardır. 40’tan fazla roman yazan Kerime Nadir’in, ne yazık unutulmak kaderi olmuştur. Romanlarının filmleştiği ve bu filmlerin de çok başarılı olduğu yıllarda, Hıçkırık film ekibi zamanın Cumhurbaşkanı tarafından #ÇankayaKöşkü’ne çağırılır. Bir kutlama yemeğidir bu. Filmin küçük oyuncusu dahi unutulmamışken, #eserinyazarı hatıra gelmemiştir. Ancak film ekibi, Kerime Nadir’in #MaçkaPalas’taki evine ziyaretine gelmeyi ihmal etmez. Yanlarında Çankaya Köşkü’nde çekilmiş fotoğraflardan oluşan küçük bir albüm de getirirler. Unutulan yazara bir teselli armağanıdır bu. Gelinen günlerin ayak sesleri miydi bu hatıra gelmeyiş? Oysa onun için, “Kuşaklar boyu pek çok okur ‘yetiştirmiş’ olan Kerime Nadir…” diyen yazarlar olacaktır ileriki yıllarda. #Selimİleri bu yazarlardandır.

    Özellikle 1940’lı ve 50’li yıllarda okuyucularının arasında her meslekten erkek okurun da olduğunu Romancının Dünyası’nda yazarın kendisinden öğreniyoruz ki, aslında her meslekten, her yaştan demek daha uygun olur sanırım. Hatta 1946 yılındaki bir orman gezisini anlatır anılarında ki, –bu gezi sonrasında yazara #OrmandanYapraklar romanını yazdıracaktır- okumak, gerçekten okunmak bu olsa gerek diye düşündüm. Bozuk olan orman yollarında kamyonla yaptığı yolculuğunda yazar, şoförün Kerime Nadir hayranı, tutkunu olduğunu öğrenir. Ayrıca yanındakinin kim olduğunu bilmeyen şoför, “Hayattaki en büyük zevkim roman okumaktır Hanımefendi! #Tanrıaffetsin! Hani nafakamdan keser, gene kitap alırım,” der ve bu romanlardan birçok bölümü de ezbere bilmektedir. Kerime Nadir’e bu orman yollarında tanıdığı şoförün düşündürdüğüdür şu satırlar: “Kentlerden, toplumdan uzakta, bin bir zorluk ve yoksulluk içinde yaşayan ve yine de okuma ihtiyacını nafakasından keserek sağlamaya çalışan bu kamyon şoförü; #aydıngeçinen ama kitaba metelik vermeyen yüz binlerce varlıklı vatandaştan daha uygar bir insan değil miydi?”

    Eşine az rastlanacak denli üretken bir yazardır.

    “Yazı masamın üstünde, -yani tezgâhta- her zaman yazılmakta olan bir roman buluna gelmiştir. Biri bitince bir başkasını yazmaya başlarım çünkü. #Konusıkıntısı çektiğimi de hiç hatırlamam. Kalemi elime almam ve sağlıklı bir başla sessizlik içinde ak kâğıtlar üzerine eğilmem yeterlidir. Bir çeşit transa geçişle, çoğu kez –ben nasıl olduğunu bilmeden- kalemimden sözcükler, cümleler, bir #yaşamöyküsü dökülür sayfalara… Evet, çoğu kez kalem kendi kendine yazar, buna inanın.” (2)

    Bu durumda, yazı serüvenini böylesi bir içten gelişle yaşayan yazar için akla gelen ilk şey, yeteneğinin yanında ruhuna işlenmiş bir #yazarlıkedimi olduğu. Bu kadar yüreğe dokunan aşk romanı yazıp da hiç âşık olmamış olmak… Aslında bu pek bilinmiyor. Romancının Dünyası’nda özel hayatını anlatır anlatmasına ama üstü kapalı geçilen konular arasında kendisinin aşkından tek cümleye rastlanmaz. Ancak okurlarından aldığı pek çok #aşkmektubu ve telefonlardan söz eder ki, bunlardan biri romanlarına konu olabilecek denli ilginçtir. Aşk hikâyelerini bu kadar derinden yüreklere işler biçimde yazmak, her romancının başarabileceği bir iş olmasa gerek. Hikaye Hıçkırık romanının Tan gazetesindeki tiraj patlamasıyla, bir anda yağmur misali gelen mektuplardan biriyle başlar. “Hıçkırıklarımız bitti: siz çok başarılı oldunuz, biz çok yalnız kaldık…” diye başlayan mektup, bir yüksek inşaat mühendisinden gelir. Bir erkeğin böylesine romantik dile gelişi henüz çok genç olan yazarı etkiler. Yıllar sonra anılarında, “Demek o zamanlar erkekler oldukça farklı duygusallıkları yaşıyorlarmış…” diye yazacaktır. Ardı arkası kesilmeyen birçok mektup almış aynı kişiden, ta ki parmağına bir nişan halkası geçene kadar. Ne yazık son, hüsrandan öte, koca bir öfke bırakmış geride. Bu öfke kendisine de olabilir, böylesi #romaneskgörünümlü erkeklere de. Olayın gerçeği ise şöyledir: Görüntüde düzgün bir evlilik olacak ama gerçekte, eve kız kardeş görüntüsünde bir metres gelecektir. Sonuç olarak, Kerime Nadir hayattan ilk acı dersini alır ve bu menfur tuzak bir tasarıdan ibaret kalır.

    Birçok kaynakta hiç evlenmemiş ama evlilikle sonuçlanan nice aşkı yazmış bir romancı olarak anılan Kerime Nadir, 1941 yılında bir kez evlenmiş, ancak yalnızca bir ay evli kalmış. Kaba davranışlar sergileyen biriyle anlaşma olasılığının bulunmadığını belirtmiş. Böylesi etkileyici romanesk dünyalar yaratıcısının ruhunu anlayabilecek kişi var mıydı o zamanlar? Bilinmez. Bu zamanlarda olmadığı kesin. Ya da şöyle demeliyiz sanırım: Düşlerimiz gerçekte var ise, onları görebilmek için durduğumuz yeri değiştirebilecek cesaretimiz de olmalı.

    #Hatırlıyorum isimli anı kitabında Kerime Nadir‘i ilk kez Hıçkırık romanıyla tanıdım, diye yazan Selim İleri, o yıllarda #MuazzezTahsin’in uyarlama romanlarının kendisine daha etkileyici geldiğini söyler. Batılılaşmanın etkileri Muazzez Tahsin’de daha belirgindir. Kerime Nadir’in “…beyaz duvak ve gelinlikleri, Karacaahmet Mezarlığı’ndaki koyu serviler, hatta bazı romanlarındaki oryantal dansözler …” ona pek #alaturka gelir o yıllarda. Bu eserlerin çevresinde küçümsendiğini, iyi, okumaya değer görülmediğini belirten Selim İleri, “Popüler edebiyata yatkınlığımı, biraz da çevremin etkisiyle yadsımaya koyulmuştum…” diye devam eden anılarında, geçmişte yazdığı bir yazısıyla çok üzdüğü Kerime Nadir’e yaşattığı kırgınlığın, elinde olmadan gelişen nedenini anlatıyor. Ve yine aynı Selim İleri, #edebiyatkanonu içerisinde yok sayılmış bu yazar için, “Hayatımızı duyarlıkla bilemek istemiş birkaç romancımızdan biridir. Ve onu edebiyatın dışında saymak haksızlıktır…” demiş ve onu bugünde yaşatmak çabasıyla, bir dizi romanının yeniden yayımlanmasında öncülük etmiş. Yazarın onulmaz hastalığı izin verseydi, bir gün ona çaya gideceğini de yazar anılarında Selim İleri. “Ona kendisi için imzaladığım ‘Bir Denizin Eteklerinde’yi ve bir buket #morzambak götürecektim…” Ne yazık götüremez.

    Soğuk ve ayazın fena hissedildiği bir kış gününde, #ŞişliCamii’nin bomboş denebilecek avlusunda, romanlarından #milyonlarcaokur yaratmış yazarı son yolculuğuna uğurlayanlar arasındadır, Selim İleri. Onca yüreği ısıtmış romanların ardından, kırgınlığını hissettirircesine bir gidiştir sanki. Üstelik onu uğurlamaya gelenler, bir dönemin romanlarıyla baskı sayısı artan gazetelerini düşününce ne de ıssızdır. “Neyse ki, tabutuna iliştirilmiş birkaç #gelinçiçeği çok az kişinin katıldığı o törene, Kerime Nadir’e yaraşır bir coşum katmaya yetip arttı,” dese de Selim İleri, pek çok kişinin Kerime Nadir’e gönül borcu olabileceğini düşünürken, “Nerede, nasıl başladı acaba bunca büyük yalnızlığın yolculuğu?” sorusunu da sormadan edemez.

    Bir yazınsal değer olarak Kerime Nadir romanları

    “Bunca iz bırakan, bunca çağrışım sağlayan bir romancının hiç mi yazınsal değeri yoktur? Olası değil” der Selim İleri, Hatırlıyorum’da. Gerçekten de olası değil. Neden? Bu sorunun birçok yanıtı var.

    1953-54 yıllarında #YirminciAsır dergisinde “Okuyucularıma Mektuplar” başlıklı bir seri yazısında, yazı hayatından bazı anılara yer verdiğini, sonradan bunun bir takım sancılarını çektiğini belirten yazar şöyle düşünür: “Bir #romancı, kaleminin yarattığı kahramanların ardına saklanmalıdır her zaman… Ne kadar iyi saklanabilirse, o kadar rahat hareket edebilir çünkü… Doğrudan doğruya okurun karşısına çıkan yazar, her bakımdan korunmasız ve zayıf kalır…” Ancak bu anıları yazmaya karar verişi artık bunun tersini düşünüyor oluşundandır:

    “Ama şimdi böyle düşünmüyorum. Bir romancı çağına tanık olabilecek anılarını yazarken, yarattığı kahramanların ardına saklanmak gereğini duymamalı, okurun karşısına doğrudan doğruya çıkmalı, rahat hareket etmeli, yazarlık namusuna sahip olmanın verdiği güvence ile de kendini zayıf ve korunmasız hissetmemelidir.” (3)

    Yazar, Romancının Dünyası adıyla anılarını #1980yılında kaleme alır. İçindeki bu isteğin “anılarını yazmak” modasından kaynaklanmadığını özellikle dile getirir. Bu anıları yazmaktaki amacının, eserleriyle yaşadığı dünyayı bütün gerçekliğiyle okurunun gözü önüne sermektir. Olumsuz yargıların birikimi olan yanlışlıkları düzeltmektir isteği. Kendi deyimiyle “Son aşamada varmış” olduğu yeri görebilmektir niyeti.

    Ailesi tarafından el üstünde tutulan bir çocukluk geçirdiğini öğreniriz Romancının Dünyası’ndan. Böyle bir ortam içinde büyüyen yazar, madalyonun yalnızca bir yanını gördüğünü, hayatın gerçek çehresini tanıyamadığını, aile ve okul çevresi dışında dünyada olup bitenlerden haberdar olmadığını içtenlikle dile getirir. Bu yüzden de ilk eserleri bu #saflık ve #bilgisizlik içinde yazılmıştır. Başlangıçta bir takım eleştirmenler tarafından uğradığı sert eleştiriler ona, “Bunlar hiç yayımlanmamış olsaydı keşke!” dedirtir.

    Yazdıklarından ilk kazandığı para #DağAdamı öyküsü için Yarımay dergisinin ödediği bir liradır. Hıçkırık kitap olarak basılan ilk romanıdır. “İlk kitabımı elime aldığım zaman bir tuhaf oldum; gözlerim doldu. Bu büyük olayı (!) herkesin bilmesini istiyordum.” der anılarında.

    İlerleyen zamanda gazetelerin tirajını artıran “Bu iddiasız eserciklerin nesi vardı böylesine okuyucuyu çeken?” diye kendini sorguladığında, yine kendisi şöyle yanıtlar bu soruyu:

    “Benim anladığıma göre, çok sade ve #içtenlikleyazılmış olmaları, konuların ince bir romantizmin renklerini taşıması ve üslubun akıcılığı… Konularında genellikle hayatın en kötü ve en çirkin yanlarını sergileyen bugünün “gerçekçi roman” türü edebiyat alanına daha egemen olmamıştı o zamanlar… #Romantizm hala altın çağını sürdürüyordu. Roman anlayışı bugünkünden çok farklıydı.” (4)

    Kerime Nadir roman anlayışını da şöyle dile getirir Romancının Dünyası’nda:

    “İnsan kafasıyla olduğu kadar kalbiyle de yaşadığından, katı gerçeklerden bıkar. ‘Roman’ demek, günlük yaşamın bir kopyası demek değildir. “Roman” tam tersine “günlük yaşamın dışında bize mesaj getiren” bir vasıtadır. Ona olan ihtiyacımızın nedeni de, içinde yaşadığımız gerçeklere #sihirlibirayna tutmasından, onları bize daha çekici, daha başka, daha ilginç bir biçimde yansıtmasındandır.” (5)

    Ne var ki, 1940 yılı geldiğinde kendisinin de #gerçekçilik akımına uyduğunu yazar, anılarında. Hayat yolunda bir takım engellere takılmıştır ve tek tesellisi de yazmaktır. Emirgan’daki köşklerinden Maçka’daki apartman dairesine taşınmışlardır ailecek. Emirgan’daki “#HayalKafesim” dediği #KanlıcaKoyu’nu gören çatı katındaki odası, artık yalnızca hayallerinde kalmıştır. Maçka’daki evi için “Burada gerçeklere artık açılmış olan gözlerime hemen her şey maddi ve anlamsız görünüyordu…” der ve Gelinlik Kız romanını bu dönemde kaleme alır. Daha sonra “önemli bir sosyal mesaj” taşıyan romanı Ormandan Yapraklar” gelir. Ormanları ve orman işletmelerini bütün renkleriyle yansıtacak bir eser olması için, ormanları inceleyeceği bir geziye de çıkar.

    “Benim roman anlayışım, katı bir gerçekçiliğe sadık kalmak değildir. Roman sanatı, hayatın güzelliklerini görebilmek ve gösterebilmek; en çirkin ve tatsız olguları bile, okuyucuyu yorup sıkmadan, ilginç bir biçimde sunmaktır… Romancı, #elmasıyontan #kuyumcu gibi, hayat malzemesini üslubunun ustalığıyla her türlü çirkinlikten arıtarak bundan bir pırlanta yapmaya çalışan kişidir. O malzemeyi olduğu gibi ortaya koyan yazar, okurun sevgisini kazanamaz. Sözün kısası, romancı, okurun nabzını her zaman elinde tutmasını bilmelidir.” (6)

    Böyle düşünen Kerime Nadir, katı gerçekçilikten uzak ve anılarından yola çıkan Ruh Gurbetinde romanını, 1952 yılında annesini kaybettiği günlerde kaleme alır. “İnkılâp Türkiye’sinin yetiştirdiği bir kadın romancının yaşam öyküsüdür,” #RuhGurbetinde romanı. Ve ardından birçokları daha gelir. Tefrika edildikten sonra kitap olarak yayımlanan kırkı aşkın sayıdaki bu romanların birçoğunun da filimi çekilir.

    Kerime Nadir Cumhuriyet Dönemi romancılarındandır ve en çok roman yazan yazarlar arasındadır. Roman yazmaya Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının ilk evrelerinde başlar. Ancak bu dönemdeki diğer kadın romancılar arasında #HalideEdip’in çapına ulaşamayan yazarlar arasında anılır. 1923-1950 arası Türk romanına ilişkin popüler yazın içinde kalan Kerime Nadir, yazarına tatlı kârlar kazandıran gazete tefrikacılığına göz dikenlerden olarak nitelendirilir. Bu dönem romanları; Sosyal ve Siyasi Olaylarla Doğrudan İlgili Romanlar, Bir Fenomen olarak Anadolu’yu işleyen Romanlar, Aşk Romanları, Tarihi Serüven Romanları üst başlıklarında toplanır. Reşat Nuri, Halide Edip, Nahit Sırrı, Yakup Kadri, Mithat Cemal, Burhan Cahit, Refik Halit, Peyami Safa, Şükufe Nihal, Mahmut Yesari, Mükerrem Kamil Su, Güzide Sabri, Muazzez Tahsin, Vâlâ Nurettin gibi birçok isim Kerime Nadir’in dönemdaşlarıdır.

    Kerime Nadir tüm yazın hayatı boyunca popüler halk romancılığında kalmış, üslup, teknik ve roman için gerekli derinlikten yoksun piyasa romancılığını devam ettiren olarak anılmasına karşın, romanları küçümsenmeyi hak etmeyecek değerler üzerine kuruludur. #BernaMoran bu roman türünü Batı’dan uygarlaşmanın bir gereği olarak aldığımızı, daha sonra göreceğimiz gibi bizi uygarlığa götürecek araçlardan biri olarak kullanılacağını söylediğinde, Kerime Nadir’in, romanlarında kadın-erkek eşitliğini vurgulayan ve bu eşitsizliğin getirdiği düzeni eleştiren bir yazar olarak modern Türkiye’nin değerlerini okuyucuya sunduğunu görüyoruz. Onun için ideal olan Batı uygarlığıdır. Ana teması aşk üzerine kurulu romanlarında vermeye çalıştığı Avrupa kültürüdür ve bu normlar içerisinde insan ilişkileri, kadın-erkek ilişkileri işlenir.

    1923-1950 döneminde Türk romanını, üzerinde durduğu konular çerçevesinde bakıldığında; ideolojik roman, iddiasız realizm, içtimai realizm, sosyal ve siyasi olaylar, Anadolu, tarihi serüven, Doğu/Batı sorunsalı, yakın tarih, savaş ve kuruluş, işçiler ve aydınlar, köy, aşk konulu romanlar olarak çeşitlendirebiliriz. Modern edebiyatın önemli bir dalı olarak görülen Popüler edebiyat ise bizde Tanzimat’tan sonra ortaya çıkar. Cumhuriyet devrindeki #popüleredebiyat ürünlerini ise “Aşk Romanları, Milli ve Tarihi Romanlar ve Çocuklara Hitap Eden Eserler” olarak üç başlıkta toplar #BilgeErcilesun. Ne var ki, edebiyat kanonunu belirleyen anlayışın içinde popüler aşk romanları dışarıda kalmaktan kendini kurtaramaz. Çünkü bu edebi anlayış, Cumhuriyet ilkelerini, ulusun inşasını ve Kemalist modernleşme ve devrimleri işleyen romanları edebi kabul eder. Kerime Nadir’in romanlarındaysa içinde yaşadığı dönemin siyasi olaylarını ve onların yaşamlara yansımasını hiç görmeyiz. Cumhuriyet‘in getirdiği değişimler, siyasi çalkantılar ve bunların toplumdaki izleri romanlarında belirgin değildir. Zaman algısı yok sayılmıştır.

    #RaufMutluay popüler romanların yazarlarını, romancılık için gerekli yetenek- üslup -muhayyile- sorumluluk- çaba- sanat gücüne sahip olmamakla değerlendirirken; bu düşünceleri “katı hükümler” olarak gören Alemdar Yalçın, “Bugün bütün dünyada bir sektör olarak milyonlarca basılan ve satılan, konuları yalnızca kadın-erkek ilişkisine dayanan romanların, bu derece ilgi görmelerinin başlıca sebebi, iç dünyamızın en müstesna köşesine yerleşen duyguların dışa vurumu olmaları” diye yorumlar.

    Bu açıdan baktığımızda Kerime Nadir de romanların katı bir gerçekçiliği içermesini doğru bulmaz. Romanlar insanları gerçek hayatın sorunlarından, sıkıntılarından kurtarmalı, okuru içinde bulunduğu dünyadan alıp farklı hayatlara götürmelidir.

    “Sanatı bir takım amaçlara alet eden ve ölçüye, biçime önem veren kişi gerçek sanatçı olamaz bence. O kişi bir özenti, bir zorlama içindedir. Sanat zorlanmaz; o kendi kendine doğar. Edebiyatçı da seçeceği yolu iradesi kadar duygularıyla, daha doğrusu ruhunun eğilimiyle saptar. Böylece kendi ruhuyla başka ruhlar arasındaki o bağı kurabilir ancak…” (7)

    Böyle anlatır kendi sanat anlayışını. Bu yüzdendir ki, özellikle ilk yazdığı romanların, iddiasız olmalarına karşın severek okunduklarını düşünür yazar. O iddiasız romanları, kendi deyimiyle bir çeşit #transageçişle yazar. “Konu sıkıntısı çektiğimi de hiç hatırlamam. Kalemi elime almam ve sağlıklı bir başla sessizlik içinde ak kâğıtlar üzerine eğilmem yeterlidir. …-ben de nasıl olduğunu bilmeden- kalemimden sözcükler, cümleler, bir yaşam öyküsü dökülür sayfalara… Evet, çoğu kez kalem kendi kendine yazar, buna inanın!”

    Her ne kadar Kerime Nadir’in romanlarıyla milyonlarca okur yetiştirdiği düşüncesini yadsımasam da varılan sonuçta, bir diğer gerçeği de görmek gerek. Bunu Ahmet Oktay’dan bir alıntıyla açıklamalıyım:

    “Popüler yazın, özellikle Harf Devrimi’nden sonra okuma-yazma hevesi uyandırmada, geniş halk kitlelerine yeni rejimin ilkelerini benimsetmede öncelikli bir rol üstlenmiştir denilebilir. Ancak hemen vurgulamak gerekir ki, popüler ve santimantal yazın, toplumun biçimlenmesine paralel olarak zaman öldürücü, eğlendirici bir içerik kazanmıştır.” (8)

    Ne var ki, zaman öldürücü deyimini Kerime Nadir romanları için geçerli olmasa gerek. Bunca okur yetiştirmiş bir yazara büyük haksızlık olur. Bu konuda Selim İleri’nin düşünceleri ne denli doğru:

    “Baştan beri vurgulamaya çalıştığım, Kerime Nadir’in alışılagelmiş bir piyasa romancısı olmadığıdır. Romancının Dünyası’nı okuyanlar, yazarın yaşamı değerlendirişte olağanüstü tutarlı kaldığını fark edeceklerdir. Aşk, #karasevda romancısı, “gelen yaşamı” görüyordu.” (9)

    Çünkü Kerime Nadir, modern eğitim almış ve böyle bir çevrede yetişmiş Cumhuriyet yazarıdır. Kendisinin “aşk romanı yazarıyım” tanımına karşın, okuyucusuna vermek istediği değerler vardır. Cumhuriyet ile gelişen ülkenin siyasi yapısı ve olaylarıyla ilgili yazmasa da, modern bir sosyal hayatın kazandırdıklarını anlatır eserlerinde. Ancak geleneksel kültürün etkilerini ve güzelliklerini de kabul eden bir yazardır. Bunun yanı sıra, modern yaşama engel bazı geleneksel figürleri de olumsuzladığı olur.

    Romanlarının ana vurgusu kadının eğitimli olması gerektiğidir. Kadın ekonomik özgürlüğünü elde etmiş, modern yaşamın gerektirdiği sosyal ve kültürel gelişme sonucunda da ayakları üzerinde durabilen olmalıdır. Selim İleri, Gelinlik Kız romanı için #ilkfeministroman dediğinde de haklıdır. Kerime Nadir, kadın hareketinin hemen hiç dile gelmediği yıllarda yazdıklarıyla iki cins arasındaki eşitliği vurgulamış; ataerkil sistemde yapılan evliliklerin başarısızlığını anlatmıştır. Ona göre evliliklerde ruh ve duygu birlikteliği olmalıdır.

    İlk romanlarını romantizm çağı etkisiyle, 1940’dan sonra yazdıklarını ise “Gerçekçilik dönemi” olarak niteleyen yazar eserleriyle, Kemalist modernleşmenin vermek istediği değerler ve yaşam şeklini okura sunmuştur demek hiç de yanlış olmaz. Ama tüm bunlar Kerime Nadir’in edebiyat tarihine alınmasını sağlayamamıştır. O daima #yığınedebiyatı içerisinde anılmıştır. Onun eserleri, kendi döneminde ve sonrasında, edebiyat ve sanat değerinden yoksun dil ürünleri arasında sayılmış, okuyucuya hoşça zaman geçirtmekten başka görev üstlenmemiş olarak kabul edilmiş. Ancak onun romanlarıyla bugüne gelen geçmiş yılların #fulyakokusunu, kanlı mendillerdeki gerçeklerini, o çok seven erkeklerini, biraz #kaprisli olsa da ayakları üzerinde durmayı başaran kadınlarını nasıl göremeyiz? Onlar, o çok okunduğu yıllarda, okuyucusuna yalnızca hoşça zaman geçirtiyor, okuma alışkanlığı kazanılmasına hizmet ediyor olsa da; bugün geçmiş günlerin bilinen tarihini resmetme görevindeler…

    Hıçkırıklar bir köylü kadının sırtındaki bir demet fundadan duyulurken…

    Hıçkırık romanının ardından dünyaya gelen pek çok çocuğun adı “#Nalân” ve “#Kenan”dır. Kerime Nadir’e ilk okuyucu mektubu da bu romanın tefrikası biter bitmez gelmiştir. “Hıçkırık, hepimizin hıçkırığıdır. Anadolu’nun kara renkli köşelerinde vatan için kendini veren askerlerin heyecandan titreyen yüreklerinde bir su gibi akan bu Hıçkırık’ınızdır.” Yazarın, kitap olarak yayımlanan ilk romanı olan Hıçkırık, romandaki leylakların sembolü olarak #eflatun rengindedir.

    “Onu her sabah, bahçemin önünden kucağında bir demet leylakla geçerken görürdüm…” diye başlar hıçkıran roman. İtiraf etmekten çekinsem de bazı romanların ilk cümlesine tutulur kalırım. Yaşadığım tam bir #büyülenme olur ve ardından gelense coşkulu bir #merak. Tam bir romana âşık olma durumu. Bu ilk cümle de beni büyüleyenlerden. Doğal olarak adının Hıçkırık olması da okuma serüveninin hüzünlü bir yolculuk olacağının habercisiydi. Üstelik şöyle bir cümlesi de vardır romanın. Filminden olsa gerek, sanırım pek çok kişinin hatırına gelendir: “Nalân’ın ağlattığını Handan güldürecek.” Nalân neden ağlattı Kenan’ı? Handan, Kenan’ı güldürebilecek mi? Bu sorular ise hemen aklıma gelenler oldu. Romanı bitirdiğimde, Nalân’ın Kenan’ı neden ağlattığını tam olarak anlayabildiğimi hala düşünmüyorum. Handan’ın da Kenan’ı güldürebildiğini.

    Kerime Nadir romanlarının genelinde olduğu gibi Hıçkırık’ta da olaylar, #İstanbul’da bir #köşkte geçer. Çamlıca’daki bu köşk, annesini yeni kaybetmiş küçük bir çocuk olan Kenan’ı, kızına arkadaş olsun diye evlat olarak bağrına basan Azmi Bey’indir. Yani Nalân’ın babasının. Kerime Nadir romanlarının pek çoğunda olduğu gibi bu romanda da kahramanlar birlikte büyürler ve bunlardan birisi de öksüz ve/ veya yetimdir. Konu kahramanlardan birinin diğerine aşkıyla başlar ve bu aşk, sevgiden tutkuya yol alır. Kenan’ın Nalân’a olan aşkında olduğu gibi. Âşık olunan öncelikle bu ilgiye kayıtsızdır. Kendince nedenleri vardır. Nalân ilgisiz kalandır Hıçkırık’ta. Öncelikle Kenan ondan küçüktür. Annesi olmayan Kenan’ın Nalân’a âşkı bu açıdan incelenebilir mi? Belki. Ne var ki, Kerime Nadir, kurguladığı romanlarında bedensel haz içermeyen aşkı anlatmaz. Âşık olan tarafın bedensel arzusu, toplumun hoş karşılamayacağı yasak bir duygu olmasından dolayı, içe atılır ve onulmaz acılar yaşatır kahramana.

    Romanın ilerleyen gidişinde, #üçüncükişi girer araya. Burada yazarın romanlarında daima karşılaşılan, çatışma ortaya çıkar. #Elbebekgülbebek büyütülen, her istediği anında yerine getirilen Nalân, dönemin malum hastalığına yakalanır. Çatışmanın kahramanı burada romana girer, hastanın doktoru olarak. #Gençdoktor tıpkı Kenan gibi gönlünü Nalân’a kaptırmaktan kurtaramaz ve onun âşkı olumlu sonuçlanır. Evlenirler.

    Kenan bu durumu kabullenemese de elinden bir şey gelmez ve çaresiz kaderini yaşamaya başlar. Güzeller güzeli Nalân, birlikte büyüdükleri onca yıl içerisinde Kenan’a her fırsatta kardeş olduklarını dile getirmekten sakınmaz. Hıçkırıklar hayatının vazgeçilmez serenatıdır Kenan’ın. Bunca kardeşlik tekrarı aslında Kenan’a yapılmış gizli birer uyarı olsa da, aslında Nalân’ın kendisine de bir uyarısıdır. Doktorla olan evliliği kardeş gibi büyüdüğü Kenan’ı kendisinden uzaklaştırmak içindir. Ancak bu uzaklaştırma isteğinin tam olarak nedeni nedir? Toplum içi yakışıksız bir durum oluşu mu ya da amansız hastalığından kurtulamayacağından öylesine emindir ki, Kenan’ın kendisini yitirişinin acısını hafifletmek arzusu mu? Bu durumda okurun, en azından benim ilk düşündüğüm, doktora yazık değil mi olsa da, yazar okuru bu vicdan azabından kurtaran bir karakter çizmeyi zekice başarıyor. Doktorun kişiliğindeki zayıf yanları okura göstererek.

    Kenan evden ayrılır bu evlilik sonucunda. Okulunu bitirmiş ve subay olmuştur. Ancak uzak diyarlardan mektuplaşmaya devam ederler. Nalân’ın bir kızı olur bu arada ve adını Handan koyar. Hatta Nalân kızı doğduğunda Kenan’a acı çektirmekten zevk alırcasına o ünlü roman cümlesini söyleyecektir: “Nalân’ın ağlattığını Handan güldürecek.”

    Bu mektuplaşma Nalân’ın kocasını rahatsız etmeye başlar. #Kıskançlık sarsıntıları Nalân’ın hastalığını ilerletir ve Kenan çok uzaklarda görevdeyken, kızı da henüz küçükken bu dünyadan ayrılır. Kenan döndüğünde Nalân’ı değil Handan’ı bulur. Annesinin kopyasıdır Handan ve çocuk denecek yaşlarda Kenan’a aşkı başlar. Bu sevgiye kayıtsız kalamayan Kenan ve Handan evlenirler. Sonuç olarak Nalân, en başta Kenan’a verdiği sözü tutmayı başarmıştır. Ancak, kendisinin ağlattığını kızı güldürebilecek midir? Kenan için “hıçkırık” nöbetleri ancak Nalân’ın mezarı başında yaşanan anlarda kalmıştır.

    Kerime Nadir romanları genellikle mutlu sonla bitse de, sevgililer kavuşmuş olsa da, kırıklık daima hissedilir. O bitişlerde bir #muğlâklık gizlidir.

    Bir gün Emirgan’dan bindiği otobüsle İstinye sırtına tırmanırken, yolun kıyısında yürüyen yaşlı bir köylü kadın gördüğünü anlatır Kerime Nadir Romancının Dünyası’nda. Yaşlı kadın sırtında büyük bir demet #funda taşımaktadır. Yükü öyle ağır gelmiştir ki kadına, fundaların altında ezilmiştir sanki. Kendi dünyasının dışında yaşayan bu yaşlı köylü kadını düşünür o an yazar: “Dramı neydi acaba?” Sabahın sisleri arasında bu sahne, onu çok etkiler. Ancak anılarında, kendisine yönelik gerçekçi bir eleştiri yapmaktan hiç de gocunmayan Kerime Nadir, bu sahnenin ondaki alımlamasını şöyle dile getirir: “Ben hayatın acı gerçeklerine o kadar yabancıydım ki, böyle bir dramın kökenine inemez, çözümüne varamazdım. Bu yüzden yalnızca bir ad alabildim bu sahneden: FUNDA!…” Selim İleri ise bu anı için şunları yazar, Funda romanının son basımının önsözünde: “Yaşamın herhangi bir sahnesinden doludizgin romantizme açılmak da denebilir bu anıya. Eserinde toplumsal kaygılara uzak durmuş, bu konuda iddiasız davranması gerektiğinin bilincine varmış Kerime Nadir, bir demet fundadan Funda adını çıkarır.”

    Funda da Kenan ve Nalân gibi o dönemin isimlerine katılır. Ancak romanda Funda ismi bir erkeğe verilmiştir. O zamana dek böyle bir isim hiç kullanılmamışken, yazarın bir erkek ismi olarak Funda’yı seçmesi, Selim İleri’ye göre, sözlük anlamı “çalılık, çalı ormanı” olarak tanımlanan Funda’nın, sertliği, haşinliği çağrıştırmasındandır. #Sertlik, #haşinlik #erkeksi özellikleri simgelemektedir.

    Bir çiftlikte geçer roman. Küçük Fehiman’ın, genç ve yakışıklı Vedat’a hayranlığının, sonrasında aşkının hikâyesidir. Vedat bir kaza sonucu bir bacağını diz kapağından, diğerini daha aşağıdan kaybedince, dayısı ve kızının yaşadığı çiftliğe yerleşir. Hayata tutunmakla tutunmamak arasında gelgitler içinde geçirdiği günlerinde de dayısının küçük torunu #ehiman onun bakımında çok yardımcı olur. Küçük kızın çok daha öncesinde de #Vedat’a tutkulu bir hayranlığı vardır. Çiftlikte geçen bu sancılı günlerde Fehiman’ın kendini adarcasına yardımı Vedat’ın da bu aşka kayıtsız kalmasını engeller. Ancak aradaki yaş farkı düşündürücüdür. Küçük bir kız ve genç bir erkek. On üç ve yirmi sekiz yaşları. Yazarın yaş konusunda daha mantıklı bir seçim yapmış olmasını istedim roman bitene dek. Romandaki Fehiman ve Vedat’ın ilk sayfalardaki konuşmalarını, Fehiman’ın 13 yaşını düşününce doğallıktan çok uzaklaşıldığını düşünmemek elde değil. Ama biz 2000’li yılların başındaydık, onlarsa 1930’ların başındaydı.

    Bir gün Fehiman’ı, ablası Türkan’ın kaynı Süha’ya isterler. Fehiman istemez bu evliliği. Yalnız oldukları bir gece Vedat, kabul etmesi için baskı yapar Fehiman’a. Ne çare, karşılıksız olan bu tutkulu aşkın önünde Vedat da duramayacak ve genç kıza olan âşkını o gece kabullenecektir.

    O gecenin ardından evlenme konusu ikisi arasında konuşulmaya başlanır ve evlilik çok geçmeden gerçekleşir. Aile neredeyse hiç anlatılmaz romanın ilerleyen gidişinde. Dayı, yani Fehiman’ın dedesi evde yaşıyor ama romanda hiç yeri yok. Fehiman’ın annesi Melike’nin bu aşka olan tepkisine de rastlayamıyoruz. Onlar okuyanda yalnızca merak uyandırıyor. Ancak Vedat’ın sakatlığından ve yaşından rahatsızlığı romanın ilerleyen sayfalarında ana konu. Karısının da diğer gençler gibi gezip, eğlenmeye hakkı olduğunu düşünür, onu ablası Türkan ve kocasıyla Avrupa seyahatine gitmesi konusunda zor da olsa ikna eder. “Bu ısrarın sebebi, şüphesiz gururunu kıran çaresizliğin isyanından doğuyordu…” Aralarındaki yaş farkının ve bedendeki maddi eksikliğin tek cümleyle ifadesi olan, gurur kırıcı çaresizliğinin anlatımı ise oldukça etkileyici.

    Bu arada bir romana adını veren bir oğulları da dünyaya gelmiştir. Buna karşın Vedat Fehiman’ı gönderir ablasıyla ve romandaki kesişme anına gelinir böylece. #Fedakâr ve #sevgidolu Fehiman, #Avrupaseyahatinde, bir zamanlar onunla evlenmek isteyen eniştesinin kardeşi Süha’yla karşılaşır ve onun tuzağına düşerek, geceyi Süha’yla geçirir. Bu olayın ardında apar topar evine dönse de, Fehiman eskisi gibi olamaz. Neşesizdir. Bu durum Vedat’ta artık sevilmediğini düşünmesine neden olur. Bu arada geçen zaman içinde Süha çiftliğe gelir. Hâlâ Fehiman’ı ikna etme umudundadır. Bir gece çıkan yangın sonrası gelişen olaylar sonucu Fehiman her şeyi kocasına itiraf eder. Artık aynı evde yaşayan iki yabancı olmuşlardır. Ayrı odalarda, birbirleriyle konuşulmadan geçen günlerdelerdir. Ancak, ev halkı yine bu duruma ortak edilmez romancı tarafından. Mekân, yıl, çevre yoktur. Uzayda, yerçekimsiz bir ortamda sürüklenen Vedat ve Fehiman üç yılı geride bırakır. Fakat Süha’nın çiftliğe gizlice gelip Fehiman’ın odasına girmesi ile Vedat, Süha’nın gerçeği itirafına tanık olur. Süha’nın kendisini camdan atıp intiharı ve Vedat’ın Fehiman’ı affetmesiyle roman mutlu sona ulaşır.

    Fehiman çocuk yaşında sevdiği, hayranlık duyduğu ve âşık olduğu erkeğe ömrünü adayan genç ve güzel kadın karakteriyle, Kerime Nadir’in diğer #romankahramanı kadınlarından farklıdır bu romanda. Hıçkırık’taki Nalân’dan, Ormandan Yapraklar’daki Peri’den. Onlar bir parça hoyrattırlar sevdikleri erkeğe. Ama hepsinde açıkça görülen özel bir yan vardır, sevdikleri için aslında kendilerinden vazgeçmişlerdir. Onun kadınları toplumsal cinsiyet rollerinin dışına çıksalar da zaman zaman, toplumun değerleriyle ters düşmeyi hiç istemezler.

    Yazarın ilk sosyal içerikli romanı olarak anılan Ormandan Yapraklar’ın yazılış hikâyesi de oldukça gerçekçidir. Bireyin kendi çıkarları söz konusu olduğunda değişen değer yargısının 1946 yılında da bugünü aratmayacak örnekleri olduğunu yazarın anılarından öğreniyoruz. Yine bir tefrika romanı olan #Kahkaha’nın ardından aile dostu bir hanım telefon ile arar Kerime Nadir’i. Son romanının tüm tefrikaları #OrmanGenelMüdürlüğü tarafından toplatılıyordur, söylenene göre. Arayan aile dostunun oğlu da ormanlar hakkında Kerime Nadir’i bilgilendirmiş. “Kahkaha” romanının kahramanı bir orman mühendisidir zira. Arayan aile dostu ise kendisinden oğlunun adının bu işe karıştırılmamasını rica eder. Böyle bir soruşturma oğlunun meslek yaşamını kötü etkileyecektir. Ne var ki, aradan birkaç gün geçince işin gerçeği ortaya çıkar. Orman Genel Müdürlüğü tamamen olumlu nedenlerle Kerime Nadir’e ulaşmak istemekteymiş. Kendisinden ormancılığı ve sorunlarını anlatan bir roman yazmasını rica ediyorlarmış. Aile dostu hanım ise bu kez, oğlunun adını da unutmaması gerektiğini söylemek için arar. Gerçekten de insana çekincesizce kahkaha attıracak bir anı bu. Suya sabuna dokunmayan, #korkakinsanıngerçeği bu anı. Kısacası bu ilk #sosyaliçerikli romanının yazılış hikâyesi de oldukça gerçekçi aslında.

    Kerime Nadir Ormandan Yapraklar için Orman Genel Müdürlüğünce on beş günlük ormanları tanıtacak bir geziye davet edilir.

    “Ufukta gökle su nasıl birleşirse, burada da ormanla gök öyle birleşiyor… Gözün inanmayacağı, aklın almayacağı bu azamet, yurdumun bu eşsiz hazinesi karşısında heyecanımdan gözlerim yaşardı. Bu toprağı seven her Türk’ün gönlünde orman sevgisini yaşatmanın hem ulusal, hem kutsal bir görev olduğuna artık iman ediyorum.” (10)

    #İstanbulBoğazı’nın hülyalı manzarası eşliğinde yazılan aşk romanları yazarı, Ormandan Yapraklar’da bunları yazacaktır.

    #Farklıdünyalardan iki gencin aşkı. #Mennan ve #Peri. Gelirlerin kültürü etkilediği, birbirinden ayrı yaşamların kavuşamamasını anlatır roman. Mennan’ın dediği gibi, farklı iklimin kadını olan Peri, mevsimini Mennan’a çevirememiştir. Kerime Nadir’in tüm kadın kahramanları gibi çok güzel bir kadındır Peri. Mennan da, diğer erkek kahramanları gibi oldukça yakışıklı bir erkek. Lise yıllarında okula gidip gelirkenki vapurla karşıya geçişlerde, gözlerle başlayan aşkları, yaz tatilinde dillere destan olur. Ancak okul bitince hayatın gerçek yüzü kendini gösterecektir. Rüyadan uyanıştır bu. Peri başarıyla okulunu bitirirken, Mennan aşkını düşünmekten derslerini ihmal eder ve aynı yıl mezun olamaz. Ailesini geçindirmekle yükümlüdür genç adam. Babasız bir evin terk erkeğidir. Ailesi de Peri’yi oğullarına uygun görmemektedir. Fakir bir aileye gelin olamayacak denli varlıklı bir ailenin kızıdır Peri. Zengin kız, fakir oğlan hikâyesidir yaşanan.

    Kerime Nadir romanlarında kadınlar, Batı ağırlıklı kültürel tabanlarıyla oldukça donanımlıdır. Aileleri tarafından özgür düşünen, düşüncelerini de özgürce ifade etmekten sakınmayan kadınlardır. Yazar romanlarını kadınlar üzerinden yazdığından olsa gerek, erkekler daha edilgen ve silik konumdadırlar. Sevgisini tutkuyla yaşar. Aynı Mennan ve Peri de olduğu gibi.

    Mennan’ın evlilik teklifi Peri’yi ürkütür. Karşısında aşkından okulunu bitirememiş bir erkek vardır. Üstelik Mennan’ın annesi genç kıza oğluna uygun olmadığını fazlasıyla hissettirir. Mennan’ın geçirdiği ağır bir hastalık sonucunda evine ziyarete gittiğinde gördüğü yaşam, ona gerçeği göstermiştir. Bu arada Peri’yle evlenmek isteyen, kendinden yaşça oldukça büyük olmasına karşın, yurt dışında iyi bir görevde, varlıklı bir adam girer romana. Romanın kesişme noktasıdır bu. Peri kimi seçecek? Büyülü bir hayat vadeden #KamilBey mi? Tutkulu aşkı, yakışıklılığı ve henüz mesleğini belirleyememiş, geleceği belirsiz Mennan mı?

    “Kamil Bey, sözlerimi o yarı alaylı gülümseyişiyle dinliyor ve cevaplıyordu. İşin garibi şu ki, bu adamdaki o mağrur edayı çok beğeniyordum. Esasen erkekte gururu her şeyden üstün tutarım. Mennan’ın vakit vakit takındığı o zayıf ve yenik hali olmasa onu herhalde daha çok sevecektim…” Peri’nin yaşadığı ikilemi anlatırken, “…Kendimi bu karanlıklara atmaktansa, bu gönül kitabını artık kapamak, ona gençliğimin tatlı rüyası diye bakmak ve aydınlık bir yolda hayatımı sağlam bir şekilde kurmak mantığa elbette daha uygun geliyordu. Fakat bunun için irademin hislerimden kuvvetli olması şarttı…”(11)

    Bu satırlar da, ekonomik ve kültürel düzeyleri farklı olan iki ailenin çocuklarının birleşmesindeki olanaksızlığı anlatıyor. Bu iklimi farklı yaşamlar, mantıklı düşünüldüğünde, büyük acılar çektirse de, ayrılık bu uyumsuzluğun kaçınılmaz gerçeği oluyor. Ya da gerçeği sözcüğüne (mi?) eklenebilir. Peri seçimini yaparken, ferah ve refah içinde bir yaşam seçimiyle, yalnızca kendisini değil, Mennan’ı da kurtardığını düşünmektedir aslında. Neden? Çünkü Mennan ona olan aşkıyla geleceğini kurmaktan aciz görünümdedir. Üstelik ailesinin tüm sorumluluğu da onun üzerindeyken. Nitekim de, Peri’nin seçimiyle yıkılan Mennan, ayağa kalkar, okur ve ormancı olur. İyi bir mesleği ve işi olur.

    Aradan yıllar geçer ve Peri ağabeyinin bir orman gezisinde ona eşlik ederken Mennan ile karşılaşır ve birbirlerine olan aşklarının hiç solmadığını görürler. Ancak yaşam tüm gerçekliğiyle önlerindedir. Gezi sonunda Peri’nin kocası Kamil Bey karısını yurt dışındaki evlerine götürmek için gelir, Mennan’ın da karısı ona ikiz çocuklar doğurur. Yaşamları birbirinden farklı iklimlere yol almaya devam eder.

    Romanın Peri ve Mennan hikâyesindeki gerçekçiliği, o dönem ormancılarının ve ormancılığın gerçek sorunlarıyla birlikte anlatılır. Aşk romanı yazarından gerçekçi ve hüzünlü bir konu. Gerçekler bir yanıyla hep acıtıyor mu, demeden edemiyor insan…

    “Nitekim roman türleri içinde en çok okunanı, genellikle, yazarın muhayyilesinden süzülüp ‘#romanlaşangerçekler’ zincirini içerenlerdir.” der Kerime Nadir anılarında. “İnkılâp Türkiye’sinin yetiştirdiği bir kadın romancının yaşam öyküsü” diye tanımladığı Ruh Gurbetinde, Kerime Nadir’in anılarından çok faydalandığı romanıdır da. Romanın kahramanı Neslihan’ın ilk kitabında başına gelenler, yazarın, Hıçkırık’ta yaşadıklarının aynısıdır. Adının yanlış tanıtımından, uzun romanın insafsızca, neredeyse yarısına yakının çıkarılışına dek ve sonrasında gelen başarı ve ün. Behçet Kemal Çağlar, 20. Asır dergisinde Ruh Gurbetinde için şunları yazar:

    “Kerime Nadir’in eski duygusal eserlerini okuyarak onu da eski Güzide Sabri’ler ve yani bilmem kimler cinsinden bir kadın romancı sayıp, her yeni eserine dudak büküp geçmek isteyenler olacaksa, onlara hulûsla (içtenlikle) haber vermek istiyorum ki, bu yeni eseriyle Kerime Nadir, Suat Derviş’lerden, Halide Edip’lere tırmanan bir sanat yoluna girmiştir…” (12)

    #Neslihan başarıyla okuyan bir öğrenciyken, babasının kendisine miras kalan bir çiftliğin elden gitmemesi için, taşralı zengin bir ailenin kaba saba oğluyla evlenmesini ister. Okulunu bırakmasının yanı sıra, kültürlerinin hiçbir zaman uyuşmayacağı bu genç adam, evliliklerinin ilk gecesinde kendisini gösterir. On beş yaşındaki genç kıza(!) tecavüz edercesine sahip olur. Ve sonrasında kâbus dolu günler, ardından bir erkek çocuk, serseri kocanın bıçaklanarak öldürülmesiyle Neslihan ailesinin yanına döner. Okumayı çok seven Neslihan’ın elinden, dayısı #TalipBey tutar. Her akşam ona ders verir. Yabancı dil öğretir. Dayısının vefatından sonra da maddi durumu iyice kötüleşen ailesine bakabilmek için ders vermeye başlar. #Gazanfer adında bir şairin kızına ders vermek için evine gittiğinde hayatının dönüm noktasını yaşayacağından habersizdir Neslihan. Gazanfer Bey onun farklı yanını görür ve yazması konusunda onu yüreklendirir. Onu büyük üne kavuşturacak “#YalnızRuhlar” romanını yazar. Bundan sonrasında Kerime Nadir’in hayat izleri görülmeye başlanır. Gelen okuyucu mektupları da yazarın yaşadıklarının benzeridir. “Eseriyle baş başa iken, kendisini o kadar mutlu hissediyordu ki, kaynağı kendi özünde olduğu halde, bu saadeti kaybetmekten korkuyordu.” Neslihan’ın bu hissedişi, Kerime Nadir’in de hissettiğidir. “O, kendi özgürlüğünü temsil ediyordu. Orada dilediği hüviyete girebiliyor, istediğini çekinemeden yapabiliyordu. Orada davranışlarına karışan kimse yoktu. Gerçek hayattaki bir yığın kayıt ve şarta karşılık, kâğıt üzerinde tam bir hürriyete sahipti. Ve onu gayet kolay, gayet çabuk yazıyordu. Üslubu da sade, akıcı ve tatlı idi.” Bu satırlar Kerime Nadir’in ta kendisi değil midir?

    Ancak Kerime Nadir, bu anısal romanın içinde yaptığı açıklaması, eserleriyle, yaşamı arasında benzerlik, bağlantı arayanlara mesaj niteliğinde: “Özellikle Neslihan’ın hayatı ile eserleri arasında ilişki arayarak, hatta onun doğrudan doğruya kendi hayatını yazdığını iddia ederek bilgiçlik taslamaktan zevk duyanlar… Şüphesiz bunlar, bir romancının hayattan alıp kitaba katabileceği gerçeklerin neler olabileceğini tayinden uzak kimselerdi.”

    Ve Neslihan büyük aşkını bulur. #Ünlübirromancı olan #İsfendiyarEnis. Ne var ki, birleşmeleri olanaksızdır. İsfendiyar Enis evlidir. Ancak eşi amansız hastalığıyla savaşmaktadır.

    “Demek ki bir #büyükaşk, hayatın ta kendisiydi!…” Romanda geçen bu cümle, aşk romanlarının kraliçesinin aşka olan aşkını anlatıyor. Ve insan düşünmeden edemiyor, Kerime Nadir, böylesi bir büyük aşkı yaşadı mı? Bilemiyoruz. Kim bilir, belki de… Böyle düşünmek ise, Kerime Nadir’in dediği gibi, bilgiçlik taslamaktan zevk duymak olsa gerek. Roman mutlu sonla biter. Neslihan’ın ruh gurbeti biter.

    Kısacası Ruh Gurbetinde, yazarın diğer kahramanlarından farklı kadın ve erkekle tanıştırır okurunu. Bir hastalık yoktur örneğin. Fakirlik, zenginlik ayırıcı olmamıştır. Ruhunun gurbetinde yaşayan, mücadeleci bir kadın vardır orada. O kadın Kerime Nadir’in ta kendisidir bir bakıma. Yalnızca, birçok aşk hikâyesi anlatan, tükenmeyen kaleminin emekçisi olan yazar, o büyük aşkı, yani hayatın ta kendisini yakalayamamış mıydı, işte onu bilemiyoruz… Belki de, tadılmamış büyük aşklar ona bu kadar çok yazdırmış da olabilir. Ruhu gurbette bir kadındı ya da bir ruh gurbetçisi.

    Ve belki bir gün; Kerime Nadir romanları, ilk basıldığı yıllardaki gibi olmasa da yine/yeniden basılır, kahramanları bizimle olur. Kim bilir…

    NOTLAR:
    (1) Kerime Nadir, Romancının Dünyası, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul,1981 (S.382)
    (2) Kerime Nadir, Romancının Dünyası, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul,1981(S.104)
    (3) Kerime Nadir, Romancının Dünyası, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul,1981(S.6)
    (4) Kerime Nadir, Romancının Dünyası, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul,1981(S.68)
    (5) Kerime Nadir, Romancının Dünyası, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul,1981(S.69)
    (6) Kerime Nadir, Romancının Dünyası, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul,1981(S.122)
    (7) Kerime Nadir, Romancının Dünyası, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul,1981(S.104)
    (8) Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923-1950, Ankara 1993, (S.125-126)
    (9) Selim İleri, Kar Yağıyor Hayatıma, Altan Matbaacılık,2005 (S.305)
    (10) Kerime Nadir, Ormandan Yapraklar, İnkılâp ve Aka Basımevi, 1978 (6.Baskı), S.186
    (11) Kerime Nadir, Ormandan Yapraklar, İnkılâp ve Aka Basımevi, 1978 (6.Baskı), S.64
    (12) Kerime Nadir, Romancının Dünyası, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul,1981(S.159)

    #artıkvakitgeldi #aşkromanlarıyazarı #RomancınınDünyası #KerimeNadirinanıları #gönlükırıkyazar #geçmişebakarken #değişendünya #Türkfilmleri #TürkSineması #romanınıokumuştum #SaintJoseph #SörlerOkulu #yazmabüyüsü #masalcıküçükkız #popüleredebiyat #popülerroman #kadınyazar #unutulmak #ormangezisi #romanokumak #üretkenyazar #sözcüklerdökülür #kalemkendikendineyazar #yüreğedokunan #aşkromanı #yazıserüveni #içtengelen #hiçaşıkolmamış #koyuserviler #oryantaldansözler #yoksayılmış #birkışgününde #OkuyucularımaMektuplar #CumhuriyetDönemi #TürkEdebiyatı #Batıuygarlığı #Avrupakültürü #Tanzimattansonra #Kemalistmodernleşme #birdemetleylakla #romanaşıkolma #Hıçkırık #hüzünlübiryolculuk #Nalanınağlattığını #Handangüldürecek

     

    romankahramanlari

    admin replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: admin
ARTIK VAKİT GELDİ* Makale Yazarı: Neslihan Karaal…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now