Aram: Peter Najarian ve Son Ermeni: Olumsuz Uzamın Söylemi
-
Aram: Peter Najarian ve Son Ermeni: Olumsuz Uzamın Söylemi
Peter Najarian ve Son Ermeni: Olumsuz Uzamın Söylemi*
Makale Yazarı: Lorne Shirinian
*Bu makale Roman Kahramanları dergisi 20. sayıda (Ekim / Aralık 2014) yayımlanmıştır.
On altı yıl önce, Peter Narjarian’ın Son Ermeni adlı romanını okuduğumda, yabancısı olmadığım bir deneyimin, yoğun ve ince bir dille, o güne dek yazılanlardan çok daha çağdaş bir biçimde anlatılması karşısında adeta çarpıldığımı anımsıyorum. Son birkaç yıl içinde bu güçlü romanı tekrar okuma olanağı buldum; onun Kuzey Amerika-Ermeni edebiyatının en önemli metinlerinden biri olduğuna inanıyorum. Akademisyenler üzerinde kapsamlı çalışmalar yaptıkça önemi de kuşkusuz daha iyi anlaşılacaktır.
Romanı okuyan herkes, metinde belli karakterler ve farklı zaman dilimleriyle ilişkili bir söylem çeşitliliği olduğunu fark edecektir. Bu çeşitlilik, büyüleyici ve karmaşık bir ağ oluşturur. Metin, ayrıca, yalnızca anlamın nasıl yaratıldığı değil onun nasıl anlaşılacağı konusunda da belli sorular ortaya çıkarır. Metni yorumlamanın en verimli yolunun bir söylem analizi yapmak olduğunu düşünüyorum. Böylece karakterleri ve eylemlerini, onları tam anlamıyla yorumlamaya izin veren bir bağlama yerleştirmek mümkün olacaktır.
Metni bir söylem olarak görmek onu kültürel fonksiyonları düzleminde yorumlama kapısını açar; çünkü edebi söylem, sosyal yapı içindeki bir dil etkinliğidir. Metindeki çeşitli söylemler dünyanın farklı versiyonlarını temsil eder ve bu yüzden de gerçekliğin yorumlarıdır. Dahası, edebiyata bir söylem olarak bakmak, metni, bilinç, ideoloji, roller ve sınıflar arasındaki bir aracı olarak görmek anlamına gelir. Bu gözle bakıldığında metin bir nesneden çok dinamik bir süreç haline gelir.[1]
Öykünün merkezindeki karakter, Aram, geçmişi, ailesi ve doğduğu ülke ile uzlaşamayan ikinci nesil bir Amerikalı Ermenidir. Roman bu öğeleri uzlaştırma olanağını irdelemektedir. Metin geçmiş ve şimdiki zaman arasında gidip gelirken, farklı karakterler de tutumları ve değer yargılarıyla kendi aralarında bir kontrast oluştururlar. Böylece roman bir söylemler karşılaşmasına dönüşür. Bu karşılaşmalar ve zamanda yapılan geri dönüşler, hem ailesinin geçmişine hem de kendisinin şimdiki zamanına yaptığı maceralı yolculuklar sayesinde Aram kendisiyle yüzleşme olanağı bulur. Bu ona, yabancılaşma hissinden kurtulabilmek için bir yol sunacaktır.
Roman, metnin çeşitli anlarında ortaya çıkan ve üç ana grupta toplanabilecek dört farklı söylem türü içerir. Öykünün merkezinde anlatıcı #Aram vardır, diğer söylemler onu çevrelemektedir. İkinci grubu Aram’ın ailesi ve geçmişi oluşturur: annesi #Melina, babası #Petrus ve Ermeni arkadaşları. Üçüncü grup Aram’ın şimdiki zamanıdır. Buradaki kişilerse Aram’ın abisi #Yero ve Londra’da tanıştığı bir kız olan Anita’dır. Öykü boyunca bu söylemler kimi zaman gerçek bir karakterin ağzından, kimi zaman da Aram’ın kafasında art arda sıralanır. Romanda birinci nesil Ermenilerin söylemi kayıplarla, şaşkınlık ve bozgun duygularıyla tanımlanır ve karakterlerin o dolaysız mutsuzluk durumundan çıkışının olanaksızlığına işaret eder. Bu bağlamda onlar, Ermeni ve göçmen geçmişleri yüzünden oldukları ya da sığındıkları yerde olumsuz bir uzamı kaplarlar. Öykü, Aram’ın bu olumsuz uzamın mirasını parçalayıp yeni bir söylem bulma girişimidir.
Karakterler, tarihsel geçmişin insan ruhunda ağır izler bıraktığı durumlarda, şimdiki zamanı yaşamanın zorluklarını açıkça gösterir. Buradaki özel durum; Ermeni halkının 1915’te kırıma uğraması ve bunun sonucunda tarihsel Ermeni topraklarından ayrılmasıdır. Yeni dünyada ayakta kalmak ve yeni bir hayat kurmak zorlu bir nimettir bu insanlar için. Ne tam Ermeni ne tam Amerikalı olabilirler. Toplumdaki gerek açık gerek kapalı sansürler, göçmenlerin ve Kuzey Amerika’da doğan ilk neslin hayatındaki zorlukları oluşturur.
Metnin merkezindeki Aram Tomasyan, 41 yaşında, Amerikalı bir Ermeni’dir. Öyküdeki diğer karakterler, onun canavar diye tanımladığı varlıktan kurtulma mücadelesinde ona etki eden ya da onun tepkisini çeken aracılardır. Aram bir mühendis ya da avukat olabilecek yeteneğe sahipken Amerikan toplumunun konforlu sınıfsal yapısında yaşamayı beceremez. Çoğu kez “aşağılık” işlerde çalışır, onun dışında yiyecek ve özellikle de kitap çalar. Geçmişinde bir şey tarafından aciz bırakılmıştır. “Peşimden sürünerek gelen canavar kim, dolaptaki canavardan beni ne koruyacak!” (77) Toplumla bütünleşebilme konusunda hiç umudu yoktur. “Ne kadar disipline girmeye çalışırsam çalışayım, kendimi değersiz, sıkıcı ve çirkin olmaya mahkûm hissediyorum.” (28) Sonuç olarak bir serseri gibi yaşamaktadır.
Metin, Aram’ın yaşamı ve ailesinin geçmişi arasında birçok benzerlik sunar. Ana babasının Ermenistan’dan başladıkları yolculuklarla, Aram’ın huzur bulmak için yaptığı yolculuklar paraleldir. Bu maceraların hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Aram, aynı döngüyü tekrarlamakla lanetlenmiş gibidir. Oysa şimdi, onunla birlikte ailenin soyunun sonu gelmiş gibi görünmektedir. Metin boyunca mastürbasyona sürekli olarak gönderme yapılmış ve buna suçluluk duygusu da eşlik etmiştir. Böylesi bir eylemin üremeyle ilgisi yoktur:” Amerika’da(…) on binlerce çükün sonuçsuz mücadelesi şimdi aynada mastürbasyon yapan kısır kel yaratıkla sona eriyor.” (57)
Amerika’da mutlu yaşamanın olanaksızlığı içinde, ülke iki imajla anılır; ilkinde bir orospudur, “O, başkalarının hak iddialarına kayıtsız kalan, uçsuz bucaksız, kurumuş topraktı, o kadar. Parayı bastıran düzebilir onu.” (34) İkincisinde ise bir yetimhanedir, “Amerika uçsuz bucaksız bir yetimhaneydi.” (39) “Amerika benden çok fazla şey bekliyordu ve ben tıpkı yetimhaneden kaçan bir çocuk gibi kaçıp kurtulmak istiyordum ondan.” (40) Aram kendini sevmez ve ülkesini küçümser. Bu, onu kendi yolculuğunu yapmak üzere harekete geçirir. Bu bir kaçış yolculuğudur. Kendisiyle yüzleşmemek için elinden gelen her şeyi yapar.
Yine böyle bir yolculuk sırasında, otostop çekerken, sınavlarını verip Memphis’teki evine dönen Yaleli biri onu arabasına alır. “Uzun boylu, aptal, yakışıklı genç bir adamdı. Çok düzgün, çok nazik ve yumuşak başlı biri olduğu için öyle yapmak istemediğinden eminim, ama yine de her yemek molasında bana kendimi göçmen bir çocuk gibi hissettirmeden de duramıyordu.” (34) Memphisli, onu Ermeni asıllı bir Amerikalı, bir göçmen olarak görmeden edemez. Bunu isteyerek yapmıyordur, egemen olan grubun değerleri ve tutumları yerleşmiştir bir kere ve o grup da göçmenleri, “garip” yemekler yiyen bu kişileri, dışlamıştır:” Burası onun olduğu kadar benim de ülkemdi,” (34) der Aram. Ülkenin bu ironik onaylanması, hissettiği yabancılaşmayla taban tabana zıttır.
Aram’la abisi Yero’nun babaları farklıdır; bu belki de karakterlerinin de tamamen farklı olmasının nedenlerinden biridir. Yero, Aram’ın uyum sağlamasını istemektedir: “Okula geri dön, mezun ol, bir iş bul ve kalabalığa karış. Bu ‘farklı olma’ hikâyesinin bokunu çıkardın artık.” (36) Ve Aram yine neyin söz konusu olduğunun farkındadır.
Mezun olmak, memuriyet sınavından geçmek gibi bir şeydi; üzerime onaylanmıştır damgası vuruldu. Ve başka kimsenin yapmak istemediği bir işe girdim; gitmeye değecek tek işe, yalan söylemeye, sahtekârlık yapmaya, ülkemden çalmaya ve bunu bir ölçüde dürüstçe geri ödemeye fırsat veren tek işe. Çünkü Amerika’da gizli kapaklı bir iş çevirmeden yaşayacak bir yol bulamamıştım. (36)
Aram’ın “onaylanmıştır” damgasını ve kendisini başkalarının gözünden görmeyi reddedişi, onu tanımlayan ve kayıtsızca kategorize eden kişilere karşı mücadelesidir aynı zamanda. Bu anlamda söylemi bozguncudur; kurulu düzeni temsil eden ve Aram’ı değiştirmeye çalışan Yero’yu sürekli olarak provoke eder.
Romanın yapısı, giriş bölümünde okuyucuya Tomasyan Ailesini ve Aram’ın düzensiz yaşamını tanıtacak şekilde kurulmuştur. Bunu, ailenin geçmişinin bütünüyle harmanlanarak anlatıldığı ikinci bölüm izler. Çeşitli durumlarda Aram’ın annesi Melina, oğlunu babası Petrus’a benzetir, “Aynı onun gibisin…” (27); ama Aram bunu kabul etmez, “Ben babam değilim anne.” (41) Bu Aram’ın mücadelesidir. O kendi sesini bulmaya çalışmaktadır: Geçmişi kapsayan, şimdiki zamanla bütünleştirebileceği ve yüzünü umutlu olasılıklarla dolu geleceğe dönen bir ses. Oysa herkes onu, kişiliğini yok sayan bir kalıba sokmaya çalışmaktadır.
Bu ikinci bölümün çeşitli yerlerinde Melina ve Aram’ın söylemlerinin çakıştığı görülmektedir. Melina’nın buradaki söylemini, Aram’ın kâğıda döktüğünü varsaydığımız uzun, içsel bir monolog oluşturur. Birinci kişili bu anlatım hem otobiyografik, hem itiraflarla dolu hem de tarihseldir. Aram’ın söylemini aktaran bölümler, kitapta düz, Melina’nınki ise içerlek basılmıştır. Bu, Aram’ın söyleminin genellikle Melina’nın söylediklerine tepki olarak verildiği etkisini yaratır.
Buz üstüne yaz kâtip; bildiğimden fazlasını hatırlıyorum, hayal gücüm hafızamdan daha geniş. Babam kırık bir sesti. Annem de hep başörtüsü takar ve hiç oturmazdı. Abim ise Her İnsan’dı, ne bu ne öteki. Kafam karmakarışık kalıntılarla dolu, bakışlarım donmuş, bir türlü odaklayamıyorum; bir bakışta her şeyi görüyorum, ama hiçbir şeyi seçemiyorum. (68)
Geçmişin görüntüleri ve hatıralar Melina’nın yakasını bir türlü bırakmaz. Gözleri geçmişte belli bir zaman ve yerde donup kalmıştır. Dahası, kendi ailesinin geçmişi de yaşamına ek bir yük getirmektedir. Perus’un yeğeni Hagop’la evlenmiştir. Bir çocukları olmuştur: Yero. Daha sonra boşanıp Aram’ın babası Petrus’la evlenmiştir. Melina’nın kendi bildiğini okuyarak boşanması, geleneksel değerlere sahip Amerikalı Ermeni cemaatince aykırı bir hareket olarak görülmüştür. Şöyle der Melina: “Dört yanımı öyle yüksek öyle kalın suçlama duvarlarıyla çevrili hissettim ki, hiçbir kefaret, hiçbir tazminat beni özgürlüğüme kavuşturamazdır.” (91)
Orada en küçük mutluluklar bile çok görülmektedir. Petrus bir felç geçirir ve ağır ağır ölür; “Bütün bunların Yero ve babasına yaptıklarım yüzünden bana verilen bir ceza olduğunu düşündüm.” (97-98) Geriye dönüp baktığında, çocukluğundan gelen bir suçluluk duygusundan başka bir şey hissetmemektedir. “Trende bazılarımız hastalandık; bir köyde beni ve diğer altı kızı aynı odaya koydular. Alnımın yazısına bak ki, altısı da öldü.” (69) Aram’ın annesinin itiraflarına verdiği yanıtta ise suçunu teşhis etme vardır.
Anne!
Koca memebaşlarımız, uzamış bıyıklarımız, samısak kokan ağzımız-dişlerinin yarısı kemiklerimize süt verirken gitti; büyük acılar çekmiş bütün o nesillerin şişmiş karınlarının vebaline karşılık, sokaktan topladığımız portakal kabuklarını yesek. Temize çıkar mıyız? (69)
Yukarıdaki “biz” Ermeni halkını tanımlamak için kullanılmıştır ve ayrıca Tomasyan Ailesine de gönderme yapar. Burada Aram, Ermeni halkını “biz” diye tanımlayarak onların metinde sözü geçen trajediyi miras aldıklarını anlatır. Melina bu suçluluk duygusunu çok daha gerilere götürür. Merak içindedir:
Ben suçlu mu doğmuştum? Gitgide daha derine doğru gittim, yalnızca kum kalıncaya dek. “Git” diyor annem, onunla ellerimiz arasında askerin süngüsü var, ” sana yiyecek bir şey verecek.” Peki o benim kollarından koparılmamı görmeyi hak edecek ne yapmıştı? Annemde ilk anamızın günahı mı canlanıyordu? Ya ben? Sana bir bahçede çocukluğumdan hikayeler anlatıyorum, Melina eşeğin tepesinden annesine sesleniyor: Dudi! Dudi! Masumiyetimin kanıtlarıymışçasına, bu sözcükleri tespih taneleri gibi defalarca tekrar ederim kendime. (98)
Melina annesini bırakmış olmanın suçluluğunu yaşar; herhalde annesi de bir daha görmemek üzere götürülürken onu bir Türk askerine vermiş olmanın suçluluğunu hissetmiştir. Aram Melina’nın tek tesellisidir. “Sen tadını çıkaramadığım bir dünyada benim uzantım oldun. Bir gün bunu da bedelini ödeyeceğimin, senin de kopup gideceğinin farkında değildim.” (98-99)
Söylem, eski vatandan gelenlerden Amerika’da ilk doğanlara kadar üç nesli kapsamaktadır ve kültürel miras denen şeyin, tüm geçmişin yok edildiği, hayatta kalanlarınsa yaşamlarını yabancı ve çoğu zaman düşmanca bir ortamda kurmak zorunda kaldıkları zaman, ne kadar acılı ve zor bir şey olduğunu gösterir. Melina şu sözleri söylerken acının çığlığı nesiller öncesine uzanmaktadır: “Ben de ömrümün yarısına gelmiş biri olarak annem için ağladım.” (99)
Melina bir başınadır ve Aram’a yardım edebilecek durumda değildir: “Kemiklerim soğudu benim, oğlum. Lütfen düşme, çünkü seni kaldıramam.” (104) Açıkçası, önceki nesillerin artlarından gelenleri özgürleştirme konusunda yapabileceği bir şey yoktur. Eski vatandaki yuvayı bırakmış olmasının geçmişten gelen suçluluğuna “Bu benim hatam değil, beni suçlamayın” (62) ve Amerika’da ikinci kez evlenmiş olmanın suçluluğuna karşı Aram kendi hayatını kurmak zorundadır. “Bir gün, bir yerde sıla hasretinden muhakkak kurtulacağım.” (92) Hissettiği bu yersizleşme ve yabancılaşma, yuvasız olmasıyla ilişkilidir. İnsanın “benim” diye adlandırabileceği bir yerde yaşaması artık can alıcı bir öneme sahip olmaya başlar. O Amerika’da bir Ermeni göçmenin oğludur ama özünde tüm kültürel sembolleri Amerikandır. Bu iki memleket Aram’da bir türlü uzlaşmaz.
Melina’nın Ermeni arkadaşları, Ermeni göçmenlerin sosyal durumları hakkında daha fazla bilgi verir. Birkaç yaşlı Ermeni kadın, birbirlerinin evinde mümkün olduğunca sık bir araya gelmektedir. Katliam sırasında Şamir’in tecavüze uğradığını öğreniriz. Amerika’da yeniden evlenmiştir; kocası ölmüştür; şimdi tek göz bir odada bir başına yaşamaktadır. içlerinde kocası sağ kalan ve savaştan geri dönen bir tek Nıvart vardır. O da hiçbir zaman sevmediği bu adam için evi çekip çevirmektedir.(45) Melina’nın arkadaşları şöyle anlatılır: “Birlikte kalmak zorundaydılar, aynı dili konuşan kaç kişi kalmıştı ki?” (45-46) “Erkekler ölmüşlerdi. Ya da ölüyorlardı. Sakattılar. Ya da sessiz. Kadınlar dayanmışlardı.” (46) Kadınlar, “Bir felaketten kaçmış, sığındıkları ülkede erkek kardeşleriyle evlenmişlerdi ve sonunda onlara, küçük odalarında bir başlarına yaşayıp haftada ya da ayda bir görüşüp söyleşmeyi beklemek kalmıştı yalnızca. Konuşacak ne kalmıştı ki?” (46) Böyle bir ortamda para bile teselli değildir, içlerinden biri sorar, “Peki kim Amerikalı o zaman?” (48) Diğerleri yanıtlar, “Parası olan herkes.” (48) ilki devam eder, “Param var ama hâlâ yalnızım ben.” (48) İşte Aram böyle bir atmosferde yetişmiştir. Burada mutsuzluk, şaşkınlık vardır; kaçış umudu yoktur, içinde bulundukları uzam işte böylesine olumsuzdur. İkinci gruptaki karakterler ve onların söylemi tarafından temsil edilen aile mirası işte budur. Aram’ın içindeki bir şeylerle yüzleşebilmek için ailesinin geçmişine geri dönmesi gerekmektedir. Böylesi bir ortamda doğmuş birinin bir kurbana dönüşmesi ve bu olumsuz uzamda yaşayıp gitmesi çok kolaydır. Aram’ın mücadelesi bu durumu kırma girişimidir.
Romanın ikinci bölümü, babasının geçmişini anlatan tarihsel bir söylemle başlar: ” Petrus Tomasyan, ailenin en küçük çocuğu olarak, Bağdat’tan Konstantinopol’e uzanan antik kervan yolu üzerinde surlarla çevrili bir şehir olan Diyarbakır’da, Dicle kıyısında, 1893’te doğdu. “(60)
“ikinci yedi yılında…” (62) ve “Üçüncü yedi yılı…” (63) gibi ifadeler söylemin tarihsel niteliğini pekiştirir. Ailesinde anlam ve değer arayan Aram için, babasının tarihsel bir söylemle anlatılmış olması araya bir mesafe koyar ve Aram’ın onu arayışındaki gerilimi yükseltir. Petrus bir göçmen olarak, Amerika’da işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmiştir. “Amerika’nın tarihini parasını üstündeki taş yüzlerden öğrendi.”(64) Petrus için “Yeni Dünya sadece taş ve yeşil küftü, iliği emilip kurutulmuştu.”(64)
Acı bir ironi içeren bu bölümde sansürün Petrus’u kendine nasıl ihanet ettirdiğini görürüz. Amerika’da genç bir erkek olarak Petrus bir kadınla ilk ilişkisini bir genelevde yaşar.
Yattığı ilk fahişe altın dişliydi. Kadın ona Yahudi olup olmadığını sordu.
“#Yahudi‘ye benziyorsun.”
Buna nasıl yanıt vermeliydi; hayır dediğinde kendini birine ihanet etmiş gibi hissetti.
“Ben Yahudilerle yatmam,” dedi kadın.
Sonra onunla yattı, ilk Amerikan fahişesinin içine girdi, onun etini aldattı ve kendi kanına ihanet etti, çünkü o Yahudi’ydi, kadının halkından biri değildi. (65)
Burada Ermeni göçmen, kendini tarih boyunca zulüm görmüş başka bir azınlık grubuyla özdeşleştirmektedir. Petrus kendini Amerikalı olarak tanımlayamaz. Egemen grup tarafından -ölene dek orada kalacağı- azınlık statüsüne sürgün edilmiştir.
Aram’a alternatifler sunan üçüncü karakterler grubunu ise abi Yero ve Aram’ın Rosie diye adlandırdığı Anita oluşturur. Yero, Amerikan hayat tarzını tüm kalbiyle kabul etmiştir. Amerikalı bir karısı, iki çocuğu, şehir dışında konforlu bir evi ve iyi bir işi vardır. “Amerikalı abim benim, sen bu işi başardın.” (106) der Aram. Aralarında gittikçe büyüyen bir uçurum vardır. Aram, Yero’nun dürüst olmaktan korktuğu için kendi kendine konuşmayı asla öğrenemediğini söyler. Kendisi bir yandan geçmişiyle uzlaşmaya çalışırken bir yandan da özgülüğünü koruyabilmek için mücadele etmektedir. Yero’ysa kendi kimliğini, geçmişiyle bağlarını koparmak pahasına bulmuştur: “Abimin evi babasının insanlarının o dolambaçlın tasarımına uzaktı: tüm çizgiler düz ve sertti burada.”(120)
Bununla birlikte Yero, bir yanıyla her şeyi tamamen bırakmamıştır. Oturma odasına eski aile fotolarını asmıştır. “Onlardan kopamamıştı, benim gıpta ettiğim ve hiç bilemediğim şeylere o neredeyse umutsuzca tutunmuştu” (121) Yero, Aram’ın aileye önem vermediğini söyler ama Aram tersini ileri sürer, “Ama onlar benim de ölülerimdi.” (121) Abisi ve onun temsil ettiği şeylerle yüzleştiğinde şöyle der, “Daha fazla, diye fısıldadım. Daha fazla… bir şey istiyordum. Güzellik. Kendimi daha iyi hissettirecek bir şey. Çünkü mutlu değilim, abi. Senin sahip olduğundan daha fazla bir şey istiyorum. Yaşadığın yer çirkin. Yanlış.” (122) Aram neye ihtiyacı olduğunu ya da neyin peşinde olduğunu tanımlayamaz ama anlatamadığı bu şeye karşı duyduğu arzu ve gerginliği hissederiz.
Yine de Yero doğru olanın kendi yaşamı olduğunu bilir. “Onun için kesin olan bir şey vardı: Çoğunluğun yolu doğru yoldu.” (123) “Her şey iş içindir” dedi. “Ne olmuş yani? İş dünyası için iyi olan bizim için de iyidir.” (128)
Bir gün Yero’yla birlikte küçük bir kasabadan geçerken, yol üstündeki bir lokantada dururlar. Yero müşterilerden biriyle muhabbet etmeye başlar. Bu konuşmaya katılamayan Aram onu izler ve abisinin rahatlığına hayran olur: “Ve o, benim abim, sanki onlardan biriymiş gibi yanındaki adamla ve tezgâhın arkasındaki kadınla, sanki hepsi geçmişte bir şeyleri paylaşmışlar, onlar da onun Dünya Fuarı, Tommiks ve Betty Grable anılarını paylaşıyorlarmış gibi, beysbol hakkında çene çalmıştı. İşte o zaman onun yalnız olmadığı (…) herhangi bir adamla ve tezgâhın arkasındaki herhangi bir kadınla çene çalabileceğini bildiği için gerçekten mutlu olduğunu gördüm.” (129) Aram duygularını dışa vuramaz. Çevresine yabancılaşmıştır, Amerikan rüyasına inanan ve marjinallikten kaçınan abisinden çok farklıdır.
Bu romanda ilginç olan, birçok söylemin sabit olmamasıdır. Söylem diyaloglara dayanır ve Aram daha önce annesi ve şimdi de abisi tarafından temsil edilen söylemlerle hep ilişki içindedir. Yero’ya tepki olarak söyle der: “Terk et bunları Yero! demek istiyordum ona, bütün bunları bir kenara fırlatıp at, bunların hepsi, bütün bu indirimler, pazarlıklar, taksit planları birer düzmece, yalan ve aldatmaca.” (130) “Ne için? derdi bana herhalde. Senin gibi olmak için mi? Senin gibi mi olmamı istiyorsun Aram?” (131) Aram, Yero’nun ona neler söyleyebileceği konusunda tahminlerde bulunur. Yero’nun, Aram’ın zihninde duyulan sesi, Aram’ınkinden farklı bir sesi temsil eder. Okuyucu bir an için Yero’nun bakış açısını paylaşır ve Aram’ın yaşam tarzını sorgular. Ama okuyucu aynı zamanda, Aram, Yero’nun hayatını hiç de çekici olmayan bir biçimde sınıflandırdığı için Yero’nun bakış açısını da sorgulamaya yönlendirilir: “Vakit kaybetmeden kendine bir eş buldun ve hemen WASP diyarında iki katlı bir ev için hazırlıklara başladın.” (116) Bu yolla, seslerin oyunu ve söylemlerin savaşı farklı görüşlerdeki okuyucuya hep geri döner. Romandaki gerilimin kaynağı buradadır. Aram için en iyisini isteyen okur, hem onun hem Yero’nun zaaflarını görebilir.
Aram sonunda kendisini orada bir “sürgün” “göçmen” ve hatta ironik bir biçimde “hacı” olarak tanımladığı İngiltere’ye kaçar. Spitalfields’ta köhne bir binada bir oda kiralar. “Babamın Amerika’ya ilk geldiği zamanları düşünüyordum ve bazen bana o günlerin başkalarından dinlediğim tadını yeniden yakalıyormuşum gibi geliyordu.” (142) Ailesinin geçmişi ve kendi hayatı arasındaki benzerlik korunmakta ve gelişmektedir. Bu Aram’ın hayatında gerekli bir adımdır. Şöyle der, “işim de çok zor değildi (…) ders veriyordum; öğrenerek, hatalar yaparak, kendimin dışına çıkarak.” (145)
Ama yine de abisinin gücünden kendini kurtaramaz. Yero’nun sesi, gerçek diyaloga dayalı bir biçimde ona geri döner. Rüyasında kendi kendine şöyle der: “Bir ev istiyorum, bir tür istikrar istiyorum, bir eş, bir bebek, başka türlü bir yaşam istiyorum…” (145) Sonra sorar kendine, “Abiminki gibi mi? (145) Burada Yero’nun söylemi devreye girer, “Yaşlanıyorsun artık, aylak aylak dolanmayı bırak da bir yere yerleş, diyordu abimin sesi kulağımın dibinde.” (145) Yero’nun bakış açısı rüyalarda bile öyle güçlü ve tutarlıdır ki Aram sürekli abisinin temsil ettiği yaşam tarzına karşı mücadele etmek zorundadır.
Sonra, kendisine kurtuluş ya da en azından hayatında bir değişiklik imkânı sunan Anita ile tanışır. Aram metin boyunca kendisini yırtık pırtık, kirli kot pantolon giyen bir aylak olarak anlatır. İyi giyinen biri olmaktan hep korkmuştur: “O bunu değiştirmeye çalıştı, aslında bunu yapmasını ben de içten içe istiyordum. ” (148) “Ve beni kurtarması için onu kullanabileceğimi sandım(…)Onun kollarına kaçabilirdim.” (149) Kendisini tutan şeyle yüzleşmekten hâlâ acizdir. Kaçmak onun için daha kolay ve güvenli yoldur. Kompleksleri ile ilgili şöyle der. “Kendimi, çevremi saran tüm bunlar arasında beceriksiz hissettim.” (154) Oysa Anita güçlüdür ve Aram’In güçsüzlüğüne teslim olmaz. Onun gücü ve istekleri Aram’ın yararına olabilir: “Kimse bana kendimi değersiz hissettiremez,” dedi. “Ben önemliyim ve eğer ben önemliysem sen de öyle olmalısın, yoksa neden seninle birlikte olayım ki?” (154) Aram’a güçlü biri olmasına ihtiyaç duyduğunu söyler: “Senin güçlü olmana ihtiyacım var,” dedi. “Eğer olmazsan seninle yapamam.” (157) Ve sonunda, hâlâ değişemeyen Aram’ı terk eder. Amerika’ya yolculuk yapar ve Aram için bir olanak daha yok olur.
Üçüncü gruptaki bu iki ses, Aram’a yaşam adına seçenekler sunar. Yero’nun temsil ettiği. Amerikan toplumunda düzene uygun bir hayat, bir iş, banliyöde ipotekli bir ev, çocuklar ve tüketimcilik Aram’ın bütünüyle reddettiği şeylerdir. Onun istediği başka bir şeydir; ne olduğunu bir türlü tanımlayamaz ama Yero’nun temsil ettiği şeylerle uzaktan yakından ilgisi olmadığına emindir. Anita ise özgür ruhlu, güçlü istekleri olan ve Aram’la kalırsa gelişemeyeceğini hisseden bir bireydir. Aram olumsuz uzamını bir kırsa, onu tutan şeyden bir kurtulsa belki de birbirlerine yardım edebileceklerdir. Anita, romanda ayrıntılı bir şekilde işlenen Ermeni olmayan tek karakterdir. O kendi ülkesinde yaşayan bir İngiliz’dir. Kendi kişisel gelişimine duyduğu istek kesinlikle olumsuz bir uzamda değildir. Onun söylemi güç ve kararlılıkla gösterilmiştir. “Kimse bana kendimi değersiz hissettiremez (…) Ve başaracağım Aram.”(154-155)
İngiltere’de bir başına kalan Aram, odasında inzivaya çekilir: “Yıllar boyunca geliştirdiğim uzun maske repertuarımdan seçtiğim maskeleri takınarak kendimi eğlendirmeye başladım.” (164) Ayna karşısında rahatlar ve birdenbire silahlarından arınır: “Bu nazik, iyi, masum, hüzünlü ama güzel yüzdü ve birdenbire Anita’dan ya da başka birinden hep istediğim sevgi içimden kendim için yayıldı.” (164) Maskelerinden sıyrıldığında ilk kez kendisini gerçekten görür. Bu noktada hayatında önemli değişiklikler olmaz. İçindeki canavarın onunla sonsuza dek yaşayacağını bilir ama en azından artık onunla yüzleşmeye isteklidir: “Ben kötürüm olmayacağım baba!” (169) ilk kez bağımsızlığını ilan eder. Geçmişi, ailesi ve kendisiyle yüzleşmekte özgürdür. Geçmişini kendisiyle birlikte taşır ama hâlâ bir birey olarak da kalabilmektedir. Petrus’un buna yanıtı romanın son sözlerini oluşturur: “Oğlum, dedi, ben öyle olmanı hiç istemedim. Neden böyle olduğunu düşündün?”(169)
Aram’a bunca acı veren şeylerin bir kısmı, kendi zayıflığının eseridir. Babası ona bakış açısını değiştirmekte özgür olduğunu gösterir. Böylece Aram olumsuz uzamını kırma yolunda, önceden hiçbir şekilde var olmayan bir olasılık olduğunu görür. Kitabın tümü paralel yolculuklardan oluşmuştur. Aram’ın anne ve babası geçmişte bir Ermeni olarak çektikleri acılar yüzünden olumsuz uzamı kıramazlar. Petrus yuvasını Amerika’dan, acı verici bir uzaklıktan sevgiyle anımsar; oysa Melina soyuna karşı açıkça eleştireldir: “Petrus baba evini hatırlıyordu ve bu onun için her şeyden daha önemliydi, ama Ermeni olmak benim için öksüzlükten başka ne anlama geliyordu?” (76) Roman, ikinci neslin geçmişin ağırlığı ve suçluluğundan kendini bütünüyle kurtaramadığını ama yine de bir uzlaşmanın mümkün olduğunu işaret eder. Aram annesiyle diyaloğu sayesinde geçmişini yeniden kazanır. Annesi onun ne yaptığını anlamaktadır. Aram, kitabın sonundaki babasıyla diyaloğunda ise kendisi ve geçmişiyle yüzleşir ve özgürleşir. İçinde bulunduğu olumsuz uzamdan böylece kaçabilecektir.
Romanda karakterler, Amerika’nın yabancı koşullarında, eski kültürün alt kültür durumuna düştüğü bir toplumsal sınıflandırma içinde yer alırlar. Alt kültür olarak Ermeni mirası büyük baskı altındadır ve zayıflamaya başlamıştır. Yaşam değiştikçe, marjinal olan, hem eski hem de yeni kültürle çatışmaya başlar. Aram eski ülkenin anılarını taşıyan ana babasıyla ilişki içindedir. O aile geçmişini sorguladıkça, metindeki söylemler de şimdiki zamandan geçmişe doğru kaymaktadır. Geçmiş onun içinde yaşasa da Aram geçmişte yaşamamaktadır. Bir anlamda bu onun aile temellerinin söylemidir. Her karakterin söylemi bir diğerine karşı çıkacak biçimde sıralanmıştır. Karakterler, her koşulda birbirleriyle ve çevrelerindeki toplumla tekrar tekrar karşılaşmaya zorlanmaktadır. Her biri, kendi tarzıyla kendi kararlarını almaya ve doğrularını ispatlamaya uğraşmaktadır. Bu yolda Petrus ve Melina bozguna uğramıştır ama Aram için hâlâ bir şans vardır.
Söylemlerarasılık metnin ana özelliğidir; bu özellik bir yanıyla Amerikalı Ermenilerin kültürel gerçekliğini gösterir, diğer yanıyla ise metnin çeşitli alanlarında sabit, belirlenmiş bir bakış açısını yerinden ederek özneden çok ilişkileri merkeze alan bir etki yaratılır ve metni anlamada yeni bir yol önerilmiş olur.■
————
* Armenian Review, Güz 1987, cilt 40, sayı 3-159, s. 17-26
[1] Roger #Fowler, Literature as Social Discource, The Practise of Linguistic Critisizm, Londra, 1981, s.80#Sayı20 #ermeni #BatıErmeniEdebiyatı #ermeniEdebiyatı #LorneShirinian #PeterNajarian #sonErmeni #aram

Sorry, there were no replies found.