Araba Sevdası’nın Mösyö Piyer’i ya da Öteki Baba
-
Araba Sevdası’nın Mösyö Piyer’i ya da Öteki Baba
Tanzimat Romanına İlişkin Bir Tip Arkeolojisi: Araba Sevdası’nın Mösyö Piyer’i ya da “Öteki Baba”*
Makale Yazarı: Selin Dilmaç
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin Temmuz/Eylül 2014 tarihli 19. sayısında yayımlanmıştır.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Medeniyet Değiştirmesi ve İç İnsan makalesinde “Cesaret edebilseydim, Tanzimat’tan beri bir nevi Oedipus kompleksi, yani bilmeyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi içinde yaşıyoruz, derdim” deyişi, Türk modernleşmesini ve onun bir uzantısı olan Türk romanını “babalar ve oğullar” eğretilemesi çerçevesinde okumamıza imkân verir. Çünkü Orhan Okay’ın söylediği gibi söylersek Tanzimat devri, Doğu ve Batı kültürlerinin sentezinden çok, birbiriyle karışır hale gelmesi; bir kültür unsurunun benimsenmesinden çok beğenilmesi, eskinin tasfiyesinin yapılamaması ve nihayetinde bir terkibe ulaşamamanın verdiği bir “mülemma” durumudur.
Tanzimat’ın mülemması, her yenilikçi düzenlemeye gösterilen dikkatin, bu düzenlemenin sınırlarını belirlemek için gösterilen çabaya oranla çok az olmasıyla ilişkilidir. Tanzimat dönemi, egemen bir İslam kültürünün kuşatıcılığı altındayken, sınırları son derece kesin ve kısıtlı bir Batı’ya yönelişle başladı. Bu yüzden yeni sınırlar, yenilikçilerin söylemlerinde, yapıtlarında tekrar tekrar çizildi. Batılılaşmanın tüm hususları, bu söylemlerde Osmanlı normları çerçevesinde, hatta bu normlara tercüme edilerek tanımlanıyordu; yaşam biçimlerinin tümünü kuşatan bir ‘mutlak metin’ söz konusuydu.(1) Osmanlının modernleşme sürecinde, bu normların mutlaklığını destekleyen kurumsal otorite zaafa düşmüştü. Padişahın ve siyasi kurumların bu epistemolojik temeli eskisi gibi koruyacak yerde, Batı kural ve kurumlarına yenik düşebilme olasılıkları, ilk romancıları ve metinlerini ‘baba otoritesi’nin koruyuculuğundan yoksun bırakmış oluyordu. Artık mutlakçı ve ataerkil bir sultanın otoritesine eskisi gibi yaslanamayan mutlakçı bir kültür, simgesel babasını arıyordu.(2)
Tanzimat döneminin romancıları modernleşme söyleminin üreticileri olarak, bir yenilikçi ve reforumcu olarak tavır aldı, fakat vesayetçiliği her zaman yenilikçiliğinin önüne geçti. Çünkü roman yazarına göre ortada eğitilecek bir halkla siyasi vasisini kaybetmiş bir kültürün acil bir vasi gereksinimi vardı. Jale Parla gibi söylersek “Tanzimat gibi mutlak otoritelerin zaafa düştüğü süreçlerde, dünya görüşü hâlâ mutlakçı olmakta devam ediyorsa, yazara babalık görevi düşer.”(3) Tanzimat döneminde baba-oğul ilişkisi, bir çatışma değil devamlılık ilişkisidir. Bu muhafazakâr ilişkinin oğulları ilk romancılarımızdır. Hepsi, kaybedilmiş bir babanın arayışı içinde, kendileri vesayet üstlenmek zorunda kalmış otoriter çocuklardır. Bağlı oldukları otorite ise mutlak bir İslam kültürü ve epistemolojisidir. Tanpınar’ın sözünü ettiği Oedipus kompleksi, bir adamın babasını ‘bilmeden’ öldürmüş olması da bu noktada netleşir: “Baba” figürü değişimin süreçlerinde yeniden yaratılması gereken bir figürdür. Aksi takdirde işlevsiz bir figür olarak kalacak, modernleşmenin kültürel boyutuna ilişkin yerinde bir kimlik teşkil etmeyecektir. Jale Parla’nın Tanzimat romanının epistemolojik temellerini kurduğu “Babalar ve Oğullar”da “Her Tanzimat yazarının içinde bir ‘mürebbi-i efkâr’ gizlidir; her satır ‘nazende tıfl’ın terakkisi içindir” deyişi de tam da bu manada, toplumu, aileyi ve metni koruyan Baba’nın varlığı bağlamında okunmalıdır.
Diğer yandan, romanları yönlendiren mantığın nedensel değil de alegorik mantık olması; Tanzimat romanındaki kişilerin değerleri, kurgunun da değerler çatışmasını temsil etmesi, bir ‘Tanzimat romanı tipolojisi’nin oluşumuna işarettir. Bu tipoloji, bizim tiplemeler üzerinden bir edebiyat tarihi inşa etmemizi, aynı zamanda bir medeniyet değiştirme sürecinin dinamiklerine tanık olmamızı sağlar.
18. yüzyılda Nâbî’nin oğlu üzerinden bir medeniyetin aşınan değerlerini yeniden kurmaya çalıştığı Hayriyye isimli nasihatnameyle, 19. yüzyılda Tevfik Fikret’in yine oğlu üzerinden aklın kılavuzluğundaki bir millet tahayyül ettiği Haluk’un Defteri bu tiplemelerin en belirgin iki örneğidir. Buradaki önemli nokta, Nâbî’nin Evsâtü’n Nas(4) dediği, 18. yüzyıl Osmanlısında toplumsal düzeni koruyacak muhafazakâr “orta insan” tipinin, 19. yüzyılda Tevfik Fikret’in tahayyül ettiği Promete tipine dönüşmesidir. Var olan sistemi devam ettirmeyi değil, onu “devam ederek değişen; değişerek devam eden” bir yapı haline getirmeyi hedefleyen Aydınlanma’nın simgesi Promete, modernleşmeyi doğru idrak eden “Oğul”dur. Çünkü modernleşmenin simgesel düzeyde idraki ve derin yapıda bir göndergesi olmaması durumu bir “mürebbi-i efkâr” olan yazarın alanına girer. Fakat bazen bu tipler Evsâtü’n Nas ve Promete tipinde olduğu gibi direkt değil dolaylı ya da karşılıklı olarak verilir; Ahmet Mithat Efendi’nin “Felatun Bey ile Rakım Efendi” isimli romanından bildiğimiz karşılıklı tipler, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Şıpsevdi”sinde ve Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası”nda bir “öteki” aracılığıyla verilmiştir.
“Alafranga züppe” tipinin modernleşmeyi doğru telakki eden kişinin bir öteki’si, yansısı olarak teşekkül ettiğini biliyoruz. Burada ilginç nokta, çoğu mirasyedi ve yetim kahramanın, yani “nazende tıfıl”ın bir yansısının olmasından ziyade, Varolmayan Baba’nın, yani “mürebbi-i efkâr”ın da bir yansısının olmasıdır. Bu yansı, Paternalist yapıdan sıyrılmış; bir Osmanlı ailesinden çok, Avrupa’ya mensup görünen; Batılılaşmanın parasal ve simgesel aktarımcısı “Fransızca öğretmeni” tipidir. “Alafranga züppe” tipinin “Felatun Bey ile Rakım Efendi”den sonra daha temelli bir biçimde kurulduğu, davranışlarının artık adıyla anılmaya başlandığı Araba Sevdası’nın kişisi Bihruz, babası öldükten sonra Fransızca öğretmeni Mösyö Piyer dışında tüm öğretmenlerini işten çıkartır. Mösyö Piyer onun önemsediği tek öğretmenidir; fakat Mösyö Piyer’in önemsediği tek şey paradır. Kurnaz ve ikiyüzlü bir ihtiyardır, durmadan hesap yapar. Romanda olay bakımından büyük bir yere sahip değilse de, simgesel olarak önemli bir tiptir. Çünkü modernleşmeyi birkaç simge olarak telakki etmişizdir: Piyano çalmak; alafrangalığa özenir biçimde davranmak, giyinmek; Fransızca konuşmak, daha doğrusu Türkçe konuşmaya Fransızca sözcükler serpiştirmek…
Bilhassa dilin böyle büyük bir gönderge alanına sahip olması, o dili öğreten kimsenin bir öğretmen olarak, yalnızca dili öğretmekle kalmayıp onun “modern olma”yı da öğreten bir kimse olarak görülmesine sebebiyet vermiştir. Bundan ötürü de Tanzimat romanında Fransızca öğretmenleri ve “Araba Sevdası”ndaki Mösyö Piyer, içinden medeniyet değiştirme sürecinin dinamikleri okunabilen bir tipolojinin parçası halindedirler.
Şimdi şunu kesinleyebiliriz: Stendhal’in roman sanatı için söylediği “yol boyunca gezdirilen ayna”, Tanzimat romanında, yalnızca anlatılmak isteneni yansılayan ve romanı simgesel boyuta indirgeyen tiplemelerin inşasında kullanılır. Bu bağlamda “Araba Sevdası”ndaki ve diğer Tanzimat romanlarındaki “alafranga züppe” tipi bir “öteki oğul”; “Fransızca öğretmeni” tipi de bir “öteki baba” olarak telakki edilmelidir.
Notlar
1 Parla, Jale, “Babalar ve Oğullar”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s. 13.
2 Parla, Jale, a. g. y., s. 15.
3 Parla, Jale, a. g. y., s. 17.
4 Kaplan, Mahmut, “Hayriyye-i Nâbî”, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1995, s. 29.Kaynakça
Parla, Jale, “Babalar ve Oğullar”, İletişim Yay., İstanbul, 2012
Tanpınar, A. Hamdi, “Yaşadığım Gibi”, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2013
Ekrem, R. Mahmut, “Araba Sevdası”, Sis Yayıncılık, İstanbul, 2009
Kaplan, Mahmut, “Hayriyye-i Nâbî”, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1995
Kaplan, Mehmet, “Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 1”, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2012#arabasevdası #recaizademahmutekrem #alafrangazüppe #oedipuskompleksi #bihruz #mösyöpiyer #felatunbey #rakımefendi #tanzimatromanı

Sorry, there were no replies found.