André Gide: ROMANCILAR DA KAHRAMANDIR!
-
André Gide: ROMANCILAR DA KAHRAMANDIR!
ROMANCILAR DA KAHRAMANDIR!*
Makale Yazarı: Enver Aysever
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/ Mart 2010, 1. sayıda yayımlanmıştır.
“Dostoyevski, ruhbilim konusunda bana bir şeyler öğreten tek kişidir…” diyen Nietzche, sanırım André Gide’nin duygularını da açıklamış olmuş ki, günün birinde uzunca bir #Dostoyevski konuşması/ kitabı yaratan Fransız yazar girişe bu alıntıyı koymuş. #Fransızyazar diye altını çizmem boşuna değil. Edebiyat dille gerçekleşen bir iş… Bir yazarı kendi dilinde okumanın ne denli büyük bir olanak olduğunu, haz verdiğini biliriz hepimiz.
Bir yazarı, özellikle romancıyı kavramak için aynı soydan gelmek talihtir. Dili bilmekten ne anlamalıyız? Rusça bilen kaç kişi Dostoyevski’yi kavramıştır? Ya da André Gide’nin büyük Rus romancısının dilini bilmediğini kim ileri sürebilir? Diyeceğim; #AndréGide’in Dostoyevski kitabını okurken, bir romancının başka bir dilde yazsa bile diğer bir romancının izini nasıl sürdüğünü, ruhunu nasıl sezdiğini, kaygılarını, sevinçlerini, şaşkınlığını gördüm.
TUHAF BİR KARŞILAŞMA
Bol yağışlı bir öğle sonrası #İstiklalCaddesi’nde telaşla ilerlemekteydim. Doyasıya kitapçılara bakmak için yola çıktığım o gün sağanak beni tutsak etmişti. Yine de sığınmak için bir #kitapçı arıyordum işte. Kalabalığın yağışa inat ağır ilerleyişi içimi ısıtmıştı. Hafta sonu tanıdık, tanımadık birileriyle buluşmak için doluşmuştuk caddeye. Yeni moda ısıtıcılar sokaklara yığılmış, her birinin altında üç beş keyif delisi derin nefes sigaralarını içer, söyleşir durumdaydılar. Bir kahvenin kapısı aralandığında içeriden insan soluğu ve sıcak taşar olmuştu. Uzaktan gelen gülüşler, #kahvekokusu birbirine karışmıştı.
Dar Beyoğlu sokaklarından birine girip, hemen ilk dükkâna sığınıvermiştim. Camekânı dar, üst üste yığılmış üç beş İstanbul kitabından oluşan, eskinin sahafı, şimdinin yeni basım kitaplarını satan bu yeri ayaklarım kendiliğinden bulmuştu. Girer girmez kaç zamandır uyudukları belirsiz şişman iki tekiri gördüm. Tanıdık iki kediden söz ediyorum size. Hani onlar orada olmasalar, bunca uykucu, yaşlı, huysuz ve şişman olmasalar eminim, kimse bu küçük dükkâna gelmezdi. Resim eksik kalır, kitaplar gülümsemezdi.
Üzerimden süzülen damlaları şöyle bir silkeleyip sağa sola bakayım dedim. Yüzler bana dönmüştü. Derin bir söyleşiyi kestiğimi fark ettim. Nereden geldiği belli olmayan demli, buruk ve yaşam sevinci taşıyan bir çayı yudumlamaya başladım. Bakışların üzerimden çabucak ayrılması, olağan akışın yeniden oluşması, anlayacağınız unutulmak hoşuma gitti. Bir kitapçının içinde, öylece ve kendiliğinden bulunmaktaydım artık.
İstanbul şiirlerinden söz açılmıştı önce, sonra konu romana geldi. Arada bir söze giriyor, ben de fikrimi söylüyordum. Kaç zamandır bu kitapçıya geliyordum, herkes beni iyice tanıyordu aslında. Yine de içimdeki yabanilik baskın çıkmış, kimselere doğru dürüst selam verememiştim. Laf lafı açtı… Eğlenceli bir oyuna koyulmak üzereydik. “Hangi #romankahramanı olmak isterdiniz?” sorusu üstüne tartışır olduk…
“Kapı açıldı. Bir sokak serserisinin ısınmak için kiliseye girmesi gibi, bir adam yayınevine giriverdi. Kabarık şapkasının kenarı gözlerini örtmüş, bol pelerini ise omuzlarından taşmıştı. İşsiz, açlıktan kıvranan eski bir oyuncuyu, sefil bir akşamın ardından gecenin karanlığına sığınan sefil bohemleri, şu ulusal kütüphane müdavimlerini ya da bir ayçöreğiyle kahvaltı ettikten sonra, öğle saatlerinde, katlanmayı bekleyen dört sayfalık formalarının başında uyuklayan kirli elbiseli, işinin ehli matbaacıları andırıyor. Bir papaz eskisi mi yoksa?
“Alnının kaşlarla kaplı olan kısmının çıkık olması sonucu meydana gelen Moğol maskesine birkaç siğil serpiştirilmiş. Belirgin ama narin yüz çizgileri, külrengi teni, kötü tıraş edilmiş çukur yanakları, sımsıkı kapalı ince dudaklarının oluşturduğu uzun, esnek ve yılankavi çizgi bir yana, kaçamak attığı, çaktırmadan göz kapakları da, biraz zorlama, çocuksu ve numaracı, aynı zamanda da çekingen ve yapmacık bir gülümseme eklenmişti.”
Neden sonra gelenin André Gide olduğunu fark ettim. Şaşkınlık ve heyecanla doğruldum yerimden. Kimsenin girene itibar etmeyişi, dahası bu olağanüstü olayın sıradan birinin aramıza sızması kadar bile ilgi çekmeyişi kızdırmıştı beni. Eliyle sus der gibi bir işaret yaptı, görünmek istemez gibi kitapların arasına daldı. Yirminci yüzyılın başında buralara yolu düştüğünü okumuştum Gide’in. Ama şimdi burada olması…
Tuhaf bir kurmacanın içinde, hadi söyleyeyim bir tür metafizik ortamın içindeymiş gibi hissettim kendimi. Konuşmaya başladık büyük romancıyla. #Fransızca bilmeyişim, belki de onun bana #Türkçe yanıt veriyor olması kimsenin (Ne benim, ne Gide’in ne de kitapçıdakilerin) dikkatini çekmedi. Ben şimdi bu satırları kaleme alırken fark ettim bu durumu.
Raflarda kendi kitaplarını aradığını anladım. “Sizi biliyorum” dedim. Gülümsedi. “Nerden ya da ne hakla?” diyeceğini sandım. Anı yazarlığından söz açtı…
“Hiçbir ayrıntıyı değiştirmek istemiyorum. Ne bir özel isim, ne de birinin saç rengini farklı göstereceğim. İtirafımın ancak baştan sona gerçekleri yansıttığında bir değeri –ona yüklemek istediğim değer– olacaktır. Okurların güvenini kazanmak için, şöyle diyebilmeliyim: Görüyorsunuz ya, size hiçbir konuda yalan söylemiyorum, somut ayrıntıların tümü gerçektir. Tabii ki, geri kalanlar da öyleler. Size ne kadar inanılmaz görünürse görünsün, bu böyle ve ben de böyleyim.”
Bir yazarı bilmek/ tanımak sahiden olanaklı mı diye düşündüm. Dahası kendini bunca çıplak ortaya koymak isteyişine hayret ettim. Kimi zaman ürkek, korkak, çekingen, rahatsızlık verecek kadar yabani olabilir bir yazar. Tersine, Gide gibi, bir tür yaşamsal hesaplaşmayı da yaşıyor olabilir her an. Belki bu yüzdendir katlanılmaz tuhaflıklarla örülü bir davranış dizgesi edinmiş olması. Bırakınız bir tutarlılık arayışını, çoğu zaman çekilmez bir kabalıktan, yorucu bir bencillikten söz edebiliriz söz konusu o olunca…
Gide’nin yakın dostlarından Martin Du Gard yazarın bu tür gelgitli, taşkın hallerinden büyük dert yanmaktaydı. İnsan içine onunla çıkmak istemiyor; şaşırtıcı, rahatsızlık verici, dahası öfke ve nefret uyandırıcı tavırlarından ötürü çevresine mahcup olmaktan çekiniyordu. Acaba bunu Gide’le paylaştı mı? Onca eser vermiş birinin, küçücük bir sorundan ötürü büyük öfkeye kapılması, histerik nöbetlere tutulması doğal mı? Bir keresinde eğlenceli bir söyleşinin ortasında, aniden olduğu yerden doğrulup aşırı bir tepkiyle sağa sola bakınır olmuş, neredeyse çılgına dönmüş… Hepi topu onu bunca kızdıran meselenin kaybolan eldiven teki olduğunu öğrenince kişi, anlamak ve ciddiye almakta güçlük çekiyor Gide’i!
Tüm romancıların, yazdıklarını epey önemsediğini bilirim. Bunun iki sonucu olmalı herhalde. Kimi yazdıklarının sarsıcı etkisiyle kendini bir başka diyarın Tanrısı sanmakta, kimi büyük bir düş kırıklığı yaşayarak, yapıtını kimsenin önüne koyamamakta. Gide bunlardan tam olarak hangisi emin değilim doğrusu. Yazdıklarını arkadaşına okuyup, fikirlerini duymak için ne denli sabırsızlandığını biliyoruz. Hele değerlendirme yapacak kişinin, işittiği öyküden, romandan pek de hoşnut olmadığı zamanlarda, bunu gizlemek istese bile, yüzüne yansıyan ifadeyle karşısındakini ne duruma düşürdüğünü tahmin etmek de güç değil…
Kaç zamandır gözlerini bana dikmiş bakıyordu…
“Çelişkiler ve tutarsızlıklar yönünden Dostoyevski’den daha zengin bir yazar tanımıyorum; #Nietzsche olsa: ‘karşıtlıklar yönünden’ derdi. Dostoyevski, romancı olacağı yerde düşünür olsaydı, düşünlerini bir düzene sokmayı deneyecekti hiç kuşkusuz ve biz de bunun için çok şey yitirecektik.”
#PaulValery “Eseri yaratan adamla, eserin düşündürdüğü adamı asla karıştırmamalı” der. Gide hakkında yazılan, söylenenleri düşündükçe, şu an karşımda duran adamla ne denli ilintisi olduğundan emin olamıyorum açıkçası. Dahası yaratısı ile yazar arasında koşutluk kurmak ayrı bir densizlik. Etik sorunlar üzerine yazan/düşünen bir romancının, peygamberimsi bir yaşam sürmesini beklememiz gülünç olacaktır. Kaldı ki yaratılan kahramanların izi sürülürken çoğu zaman sezgisel/güdüsel olan bu yolculukta açığa çıkan kişinin tam olarak yazar tarafından da açıklanamadığını, hatta açıklanması için gayretin de boşuna olacağını bilmemiz gerekir. Yazar, yazan kişidir. Kurgulayan, yaratan… Eserinin tüm sorumluluğunu taşıması gerekir mi? Kuşkuluyum…
Düşüncelerini bir filozof gibi belirli bir dizgeye, bütünlüğe taşımamış olmasını talih saymalıyız Dostoyevski’nin. Bu doğru, üstelik romancının ruhuna uygun bir değerlendirme. İnsana dair tüm ayrıntılara bulmaya çalışırken, doğal olmayan bir çaba göstermek yersiz. İnsan karmaşıktır. Kimi/ çoğu zaman neden bir eylemi yaptığını ya da bir olay karşısında niçin öyle değil de böyle davrandığını bilemeyiz. Dahası benzer olaylar karşısında onlarca kez aynı tepkiyi veren birini, birden bire bambaşka biri olarak bulduğumuzda şaşırmaya hakkımız yoktur. İnsan böyledir.
ORTAK TUTKUMUZ DOSTOYEVSKİ
“Onu unutkan, çabuk fikir değiştiren ve nankör biri olmakla; bir ara görüşmekten hoşlandığı veya yararlandığı insanlarla birden ilişkisini kesmekle suçluyorlar. Adil olalım: Ne değişken olması yaptığı bir kapris, ne de eski ilişkilerinden birkaçını iptal etmesinin nedeni o insanlardan bıkmış veya onları ihmal etmiş olması. Dünyada onun kadar dikkatli, sabırlı, özverili ve sadık olan bir arkadaş daha bulamazsınız. O halde? Söyleyeyim; o, hepimizin zaman zaman yapması gereken şeyi yapıyor; kurduğu ittifakları gözden geçiriyor…”
Hakkında böyle düşünüldüğünü/ yazıldığını bilmiyordu sanırım Gide. Ancak değerlendirmenin hoşuma gittiğini söylemeliydim ona. Kimi zaman tarihsel zorunluluklardan, etik değerlerden ya da ayıp olmasın diye, hiç gereksinim duymadığımız kimilerinin yaşamımızı tutsak etmesine izin veriyoruz. Bir romancı için zamanın ne denli değerli olduğunu anımsatmaya gerek yok sanırım.
Muhtemelen bütün yazarlar içlerinden gelen o ürkütücü sesin peşinden gittikleri için bize garip görünmekteydiler. Bu ses, daima eksikli olduklarını, o büyük yapıtı yazmak için daha zamana gereksinimleri bulunduğunu, etrafta görünen herkesin; eşyanın, doğanın olağanüstü ilgi çekici olmasına karşın, bir yazarın yine de bu görünenle yetinmesi olanağının bulunmadığını fısıldayıp duruyor. Gide, çoğu zaman kılıktan kılığa girerek ya da umulmadık anlarda, beklenmedik tepkiler vererek bu sesi dışa vuruyordu. Şimdi İstiklal Caddesi’nin yan sokaklarından birinde karşılaşmamız da bu türden bir olağanüstülüğün göstergesi. Bir yazarın, bir başka yazara ilgisi üstüne yazmayı düşünürken, benden önce bunu derinlemesine yapmış bir adamla karşılaşmak, salt rastlantı olarak açıklanamaz. Gide bunu istedi ve burada oldu…
Esasen ikimiz de Dostoyevski’den söz açmak istiyorduk, bu yüzden karşılaştık demek hoşuma gider. Yazarlığının son döneminde, ölmek üzereyken bile, yeteneği, yazmak istedikleri üstüne hâlâ kuşkuları, öfkesi ve beklentileri vardı Rus yazarın. Gide bunu anlamıştı. Şöyle dedi bana dönüp:
“Ve öldüğü yıl bile, ilk kez mektup yazdığı Mlle N…’ye şöyle diyordu ‘Yazar olarak pek çok kusurum bulunduğunu biliyorum, çünkü ilkin ben kendim hiç hoşnut değilim kendimden. Kendi kendimi tarttığım kimi anlarda, çoğu kez, sözcüğün tam anlamıyla, anlatmak istediğimin ancak yirmide birini anlattığımı ve belki de hiç anlatamadığımı saptadığıma inanabilirsiniz. Beni kurtaran şey, Tanrı’nın bir gün bana o kadar güç ve esin göndereceği, benim de kendimi daha eksiksiz anlatabileceğim, kısacası, yüreğimdeki ve imgelemimdeki her şeyi ortaya koyacağım konusunda beslediğim her zaman ki umuttur.’”
Sara nöbetleriyle günlerce boğuşan, borç bataklığı içinde kıvranıp, çoğu zaman büyük bir telaşla yazmak zorunda olan bir adamdan söz ediyoruz. “Biraz daha zamanım olsa daha derli toplu romanlar yazabileceğim” diyen birinden. Kendi demesiyle yakınlarıyla söyleşilerinde, dostlarına yazdığı mektuplarda neredeyse “sığ” denecek bir dile tutsak olmuş, ruhu açıklamakta büyük güçlük çeken bir büyük romancıdan söz ediyoruz…
Romanlarında yarattığı karakterlerle hem kendini, hem insanlığı olduğu gibi açığa çıkaran bir büyük romancıdan…
Evet; onun hiç zamanı, parası, dilediği gibi yaşayacak koşulları, sağlığı yoktu. Bunu en iyi bilenlerden biriydi Gide. Dostoyevski üzerine düşünmüş, yazmış, anlamaya çalışmış ve bir #romancı olmak için ilkin bu büyük dehayı kavramak gerektiğini fark etmişti. Aynı soy demek, aynı dil demek buydu işte…
Bir romancı, diğer bir romancının varlığını ilkin sezer ve arasındaki bağ için bir şeyler söylemek, yazmak ister. Belki Dostoyevski gibi, her yazdığında kendini yazmak, her karakterine kendinden bir parça vermek ve Montaigne gibi söylersek “Bir insanda tüm insanlar vardır” tümcesine inanmak gerek. Dostoyevski romanın sıfır noktasıdır, desek yeridir.
DELİRDİĞİMİ DÜŞÜNEN BAKIŞLAR
Gide hangi ara sıvıştı ve ben kendi kendine mırıldanır bir vaziyette bu tuhaf bakışlara kaç zaman muhatap oldum, bilmiyorum. İçerisi iyice dolmuş, ancak keskin bir sessizlik benim çıkmakta direnen sesimin yankılanmasını sağlamıştı.
Kitapçı dert etme der gibi gülümsedi önce, sonra tarih profesörü olan hayli toplu adam gülmeye başladı… Öğrenci bir kız vardı kenarda duran; ürkek bir gülümsemeyle eşlik etti onlara, ardından kediler, çocuklar, türlü kadınlar, erkekler ve işçilerle, işsizler güldüler bana… Göğü delercesine yağan yağmur, bir alkış gibi ses vermeye başladı ardından ve ben de katıla katıla gülmeye koyuldum birden! Tir tir titreyen bedenimde garip bir heyecan hissettim. Bir romancı, başka bir romancıyla arasında kıskançlıkla karışık bir ortaklık kurar, bunu iyiden kavramıştım. Bir romancının yazma itkisini kavramak, tüm romancıların kapısını aralamak anlamına geliyordu.
“Kolay yazılan hiçbir şey olgu değildir” derken ne söylemişti Dostoyevski; artık iyice kavramıştım. Birden üstümden büyük bir yük kalktı. Tanıdıkça romancıları, dilsizleşen dünyaya nasıl bir dil doğurduklarını gördüm. İstiklal Caddesi’nde birlikte yürüdük. Bu öyküdeki herkes…
Sorry, there were no replies found.
