ANADOLU’DA ROMA’NIN CAN DÜŞMANI : MİTHRADATES VI EUPATOR

  • ANADOLU’DA ROMA’NIN CAN DÜŞMANI : MİTHRADATES VI EUPATOR

    Posted by Dizman on 12 Temmuz 2024 at 09:47

    ANADOLU’DA ROMA’NIN CAN DÜŞMANI : MİTHRADATES VI EUPATOR

    Antik dönem, “kahramanlar çağı”dır ve dikkatle bakılırsa nice yazılmamış roman kahramanı vardır o yüzyılların içinde…

    Karadeniz, eskiçağdaki adıyla Pontus, Helenlerin dilinde “Aksenos Pontos”tur; yani “yabancı sevmeyen deniz”. Anadolu’nun kuzeyindeki yaşamı ve tarihsel kültürü belirleyen bu deniz ve buluştuğu coğrafya, tarihin her döneminde egemenlik çekişmelerine ve savaşlara ev sahipliği yapmıştı. Zor ulaşılan ama verimli bir coğrafya olan Karadeniz bölgesi, her açıdan iştah kabartan bir yerdi; bu yüzden, yerli halklar yağmacılara saldırıyor, onları buralarda istemiyorlardı, yabancıları sevmiyorlardı! Onlara Khalybler, Tibarenler, Mossynoikialılar, Makronlar deniyordu. Türlü yerli halkların barındığı bugünkü Karadeniz bölgesi, tarihsel akış içinde Anadolu’nun önemli bir bölümü gibi Perslerin egemenlik alanına girdi. Bu egemenlik kültürel yayılmayla da pekişmişti. Öte yandan, Helenlerin kolonyalist bir anlayışla yöreye taşıdıkları kültürleri de yaygındı; Büyük İskender’in Anadolu’da yarattığı dalgalanmayla hem demografik hem de kültür açısından yaşanan sarsılmaları da buna ekleyince, birbiriyle kaynaşmış ve olağanüstü renkli bir yaşam mozaiği ortaya çıkmıştı.

    Gerçekte kendilerini nasıl adlandırdıklarını bilmediğimiz ama bizim genel bir tanımlamayla “Pontus Krallığı” dediğimiz devletin son kralı Mithridates VI Eupator, gücünü, kaynağını bu coğrafyadan, kültür bireşiminden alan ve Anadolu’yu istilacıları karşı savunan, üzerinden yüzyıllar geçse de unutulmamış büyük komutanıdır.
    Pontus Krallığı, İskender sonrası doğan boşlukta gelişmiş, yöreye egemen olmuştu ama son büyük krala kadar tarihte özel bir yer tutacak özellik taşımıyordu. Ne ilginçtir ki bir devletin doğuşunu değil yıkılışını hazırlayan kral, unutulmazlar arasında yer alacaktı. Zaten onun bütün yaşamı böyle tuhaflıklar ve olağanüstülüklerle doluydu.
    Pontus Kralı Mithridates VI Eupator, M.Ö. 120 -63 arasında, Anadolu’yu Roma İmparatorluğu’na dar eden, yaşadığımız coğrafyanın Roma’nın sömürgeciliğinden kurtulması için savaşan komutan olarak bilinir. Yaşamöyküsü olağanüstü bir serüvendir. M.Ö. 133’te, Sinop’ta doğduğunda, sonradan büyük bir güce dönüştüreceği Pontus Krallığı küçük bir devletti. Pers kökeninden olduğu düşünülen ama Helen kültürüne yüzünü dönmüş olan Mithridates hanedanının yönettiği bu krallığın sonuncu ama efsanevi hükümdarı olacak olan VI. Mithridates, yaşamının başlangıcında iktidar savaşlarının tam ortasında kalmıştı.

    İktidarı eline aldığında gökte bir kuyrukluyıldızın belirdiği ve yetmiş gün boyunca gökyüzünün parıldadığı efsanesi, yüzyıllarca onun yaşamöyküsüne eşlik etmiştir. İskender için de aynı durum söz konusudur. Bu bir kültürün sembolize edilmesi kuşkusuz. Olağanüstü kişilere eşlik eden bir figür, kuyrukluyıldız. Mithridates için fazlası da var: Henüz kundaktayken yanına bir yıldırım düştüğü, alnında bir yanık izi oluştuğu kayıt edilir. Bu söylence, onu Dionysos ile özdeşleştiren bir olgudur. Yaşamının başındaki zorluklar da çevresinde söylenceler örmeye, onu olağanüstü bir varlık olarak tanıtmaya uygundu elbette. Babası zehirlenerek öldürüldüğünde, iktidarı elinde tutmak için onu da yok edebileceğini düşündüğü annesi Laodike’den kurtulmanın yolunu ormanlarda, dağlarda bulduğu söylenir. Zehirlenme korkusuyla yaban bitkilerden çeşitli panzehirler ürettiği, şehirlerden uzak durup avlanma gerekçesiyle dağlarda ve ormanlarda yaşadığı, böylece iktidar savaşında sağ kalabildiği belirtilir. Çocukluğundaki bu yaşam tarzının onun gelecekteki mücadelesini de belirlediği düşünülebilir. Kaynaklar, zehirlenme korkusunu sürekli yaşayan ve düzenli olarak panzehir araştırmaları yapıp üreten ve kullanan Mithridates VI’nın, bedence de zor doğa koşullarına dirençli bir yapıya kavuştuğunu belirtir. Bu yaşamının etkisiyle sert mizaçlı, hatta zalim bir kişiliği olduğu tarihsel bir gerçekliktir. Bir kraldan çok, karşısındaki düşmana ürküntü verebilecek cesarette ve cüssede bir asker olarak da ünlendiğini belirtmek gerekir. Çeşitli defalar yaralanmasına rağmen hızla iyileşmesi, askeri müsabakalarda büyük başarılar elde etmesi, savaş koşullarına direnç gösterip açlığa, uykusuzluğa, yorgunluğa, uzun yürüyüşlere tahammül edebilmesi, başarılı bir stratejist olması, savaşta karşılaşılan sorunlara akılcı çözümler bulabilmesi, onu zaten ordusunun gözünde insanüstü bir yere taşımaya yetiyordu. Öte yandan Mithridates VI Eupator, felsefeye, tarihe, hekimliğe ve sanata düşkünlüğüyle de tanınıyordu. Kendi adıyla anılan panzehirler üretmesinin yanında büyük bir kütüphaneye sahipti. Sanat eserlerini topluyor, heykeller, anıtlar yaptırıyor, ahşap eserler üretiyordu. Bu bakımdan birbirine karşıt iki karakterin insanı olarak belirir büyük kral: Bilime ve sanata düşkün bir insan ve amacına ulaşmak için her yolu deneyen zalim bir hükümdar!

    Gerçekte Pers kökenli olan ama Anadolu’da egemen Helen kültürüne bağlanma ihtiyacı duyan Mithridates, bu akıllıca yöntemle hem İskender’le hem de Pers Kralı I. Darius’la bağlantı kurmuş ve bu sentezi Anadolu’da başarıyla uygulamıştır. Bu taktiği, yerli halklar üzerindeki gücünü pekiştirmiş, onu Roma İmparatorluğu karşısında kurtarıcı bir konuma taşımıştır. Anadolulular, Mithridates’te kendilerinden bir şeyler bularak onu lider olarak algılamaya başlamışlardır. Kaynaklar, onun hem Helen hem de Pers inanışlarını bir arada yaşatarak da başarılı bir sentez uyguladığını belirtir. Anadolu’daki yenilmez gücü biraz da buradan gelmekte belki. Bu aslında gerçekten de İskender’in hayallerine benzeyen bir tutum ve başarıdır.
    Tarihçilerin sonradan “Pontus Krallığı” adını verdiği tahtını eline geçirdiğinde, önce kuzeyini ve Anadolu Karadenizi’ni berkiten, ardından gözünü bütün Anadolu’ya çeviren Mithridates, Anadolu’da var olan ve Roma’nın tahakkümü altında bulunan devletçiklerin sınırlarını, giderek dönemin büyük gücü Roma İmparatorluğu’nun egemenlik alanlarını zorlamaya başlar. Kimi kaynaklara göre, önce tebdil-i kıyafetle Anadolu’yu dolaşmış, kendine elverişli saldırı ve savunma alanlarını saptamış; bu büyük yarımadada yaşayan halkları ve olanaklarını tanıyıp hafızasına kazımıştır. Bu dönemde olağanüstü bir propaganda sistemi kurduğu da not edilir. Roma karşıtı propagandasının ana argümanı, denizin ötesindeki bu imparatorluğun bölgenin kanını emdiği, ondan ancak kendisi etrafında birleşilmesiyle kurtulunabileceği fikridir. Bunlardan sonra artık Roma İmparatorluğunun amansız düşmanı olarak tarih sahnesine çıkmaya hazırdır. Roma’nın Anadolu’daki ordularıyla ilk savaşı M.Ö. 89’da başlar ve yaklaşır dört yıl sürer. Bu savaş sırasında, Anadolu’nun önemli bir bölümü Mithridates’in egemenliğine girer. Propaganda çalışmalarının ve coğrafyayı stratejik açıdan iyice bellemesinin ödülünü almıştır: Anadolu halkı, Roma’nın acımasız vergi toplayıcılarının karşısında onu artık tanrısal bir kurtarıcı olarak görmektedir.
    Pontus Kralı, Roma ordularını sürüp atar Anadolu’dan ama bununla da yetinmez, bilmektedir ki Roma İmparatorluğu bir ahtapot gibi yayılmıştır Küçük Asya’ya; bu yayılış sadece ordularla değil büyük bir sömürü çarkının diğer ögeleriyle gerçekleşmiştir. Bu çarkı kırmadan, Roma’yı buralardan söküp atmanın olanaksız olduğunu elbette bilir Mithridates VI. Bu çarkı, şiddet yoluyla, handiyse soykırıma dönüşebilecek bir kıyımla kırma konusunda kararlıdır. Böylece tarihe “Ephesos Akşamı” olarak geçen büyük katliamın emrini de gözünü kırpmadan verir: Bir gecede 80.000’den fazla Romalı öldürülür. Bunlar, “ Genellikle vergi toplayıcılığı, devlet memurluğu, bankerlik, tüccarlık ve çiftçilik yapan bu zengin kitle, Küçük Asya’nın menkul kıymetlerinin önemli bir bölümünü elinde bulunduran” kişilerdir. Böylece dünyanın en büyük imparatorluğunun kolu kanadı kırılır. Başka bir açıdan “zenginlik” el değiştirmiş, Mithridates, Anadolu’daki varlığını ekonomik olarak da pekiştirmiştir. Ancak dönemin büyük gücü Roma, Komutan Sulla aracılığıyla yitirdiği kentleri, kısa sürede bazen savaşarak bazen anlaşmalar yoluyla geri alır. Mithridates bir fırtına gibi esmiş ama yeniden kendi sınırlarına çekilmek zorunda kalmıştır.

    Kral, Roma’nın intikam almak için harekete geçeceğini bildiğinden, başkenti Sinop’tan başlayarak doğuya doğru 75 kale yaptırır. Sarp kayalıkların,ulaşılmaz tepelerin doruklarındaki bu kaleleri yerleşim yeri olarak da tasarlar. Strabon, Geographika’da, kralın bu kalelerine çok güvendiğini, hazinesinin çoğunu buralara gizlediğini yazar. Nerede bunlar, henüz tam bilinmiyor. Ancak birisi Ordu’nun yakınlarında yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Yüzyıllardır halkın “Kurul” adını verdiği yöreden, Minas Bijişkyan şöyle söz ediyor: “Ordu Dağı’nın üzerinde demir kapılı eski kalenin kalıntıları görülür. Buradan çok basamaklı bir merdivenle ırmağa inilir”
    Mithridates, tahmininde yanılmamıştır. Roma İmparatorluğu’nun Küçük Asya’daki temsilcilerinden Murena, Pontus Krallığı sınırlarını ihlal ederek defalarca yağmaya girişir; kralı savaşmaya zorlamaktadır. Kaçınılmaz savaşın sonunda Mithridates, Roma zulmünden bıkmış birçok kentin de desteğini alarak görece bir zafer kazanır.
    Mithridates’in Roma İmparatorluğu ile üçüncü savaşı çok daha çetin geçecektir. Kral, ordularıyla Trakya’yla kadar iner ancak Lucullus, onu yeniden Karadeniz’e doğru çekilmeye zorlar. Bu çekilme orduyu ve donanmayı yitire yitire gerçekleşecek, Mithridates, Roma’nın gözünde artık belini doğrultamayacak bir yenilgiye uğramış olacaktır. Zaman, M.Ö. 72’dir. Gerçekten de, ordusu dağılan, kendisi de Roma askerlerince ele geçirilme tehlikesi atlatan Mithridates, damadı da olan Armenia Kralı’nın yanına doğru ricat eder. Artık, ordusu ve ülkesi olmayan, yenilmiş, yapayalnız bir kraldır. Dahası, başkenti Sinope ele geçirilmiş, Kuzey Karadeniz kıyılarındaki Bosporos Krallığı’nı yöneten oğlu Makhares de Roma ile anlaşmıştır. Lucullus, Mithridates’i koruyan Armenia Kralını da bozguna uğrattığında Mithridates için artık her şeyin bittiği zamandı. Tarih M.Ö. 69 yılıydı. Ancak Roma yanılmıştır; Mithridates, yanına Armenia Kralı Tigranes’i de alarak bütün bölgeyi tarayıp yeni bir ordu kurar. Bir yıl sonra bugünkü Güney ve Doğu Anadolu diye tanımlayabileceğimiz bölgede ordular arasında köşe kapmaca başlar. Vur-kaç taktiği ile Roma ordularını alabildiğine yıpratır ve geri çekilmeye zorlar. Roma İmparatorluğu’nun “büyük belası” Mithridates, yitirdiği başkentine tam üç yıl sonra zaferle dönmüştür. Ancak bu zafer, yeni bir savaşın başlangıcı olacaktı; bu kez Roma’nın bir başka temsilcisi Pompeius vardır karşısında ve uzun süren savaşların ardından yine yenilir. Mithridates yenilse de, artık yaşlanmış olsa da, çok kereler yaralanmış ve ihanete uğramış olsa da asla vazgeçmeyecektir. Tek çıkış noktası Kuzey Karadeniz’dir. Yanındaki az sayıda süvari ile dağları, ormanları ırmakları aşar. Hedefi yeni bir ordu toplayıp, Romalılar Anadolu içlerindeyken Trakya, Makedonya ve Avrupa üzerinden, İtalya’ya saldırmak ve ezeli düşmanını kalbinden vurmaktır! Yaşlı kral bu planıyla heyecanlanırken, ordusu ve yöneticileri uzak ülkelerde savaşmayı istememektedir.

    Her yenilgisinden daha güçlü bir kral olarak ortaya çıkan Mithridates’in son savaşının adı “ihanet”tir. Oğlu Pharnakes, kralın İtalya planından rahatsız olan orduyu yanına çeker, ardından Romalılarla anlaşıp isyan eder ve yaşlı kralı sarayında kuşatır. Her şeyin bittiğini anlayan Mithridates, kızları ve sadık koruması ile odasına çekilir; kılıcının kınında taşıdığı zehri önce kızlarına içirir. Sevgili kızları gözü önünde ölürler. Sonra kendi içer zehri; ancak hiçbir etkisi olmaz. Çünkü çocukluğundan beri zehirlenme korkusu ile panzehir uzmanı olmuş ve bedenini sürekli kendi ürünü panzehirlerle beslemiştir. Sadık korumasına döner ve kılıcını uzatıp son buyruğunu verir: “Beni Romalılara verme, öldür!”

    40 yıldan fazla hüküm süren, dünyanın en büyük imparatorluğuna ve sömürgecilerine Anadolu topraklarında huzur vermeyen bu büyük kral, sonraki yüzyıllarda bütün Avrupa’da olağanüstü bir ilgiyle anlatılır olmuştur. Yaşamöyküsünü saran söylenceler, öldükten sonra daha da artarak sürmüştür. Doğru mu bilmek zor ama kaynaklar, buyruğundaki bütün etnik gruplara kendi dillerinde seslenebildiğini, başka bir deyişle yirmiden fazla dili bildiğini yazıyor.

    Mithridates VI üzerine kapsamlı bir araştırma yapan Murat Arslan, onun bilime, güzel sanatlara, felsefeye, tıbba eğilimli yanını da vurguluyor. Hatta kendisinin de zehirler/panzehirler üzerine uzmanlık ölçüsünde çalışmalar yaptığını, tarihsel kaynaklara dayanarak belirtiyor. İktidarı ele geçirdikten sonra sarayını bilginlere açtığını, kütüphanelerinin zenginliğinin bilindiğine işaret ediyor. Roma’nın Anadolu’daki komutanı Lucullus’un kütüphaneyi İtalya’ya götürdüğü de biliniyor.
    Anadolu’nun bu büyük kralı, ne yazık ki henüz tarihin sisli bölgelerinden gün yüzüne bütünüyle çıkarılabilmiş değil. Anadolu’da istilacılara karşı savaşan üç simge şahsiyetten ( diğerleri: Troya’nın Hektor’u ve Mustafa Kemal) biri olan Mithridates VI Eupator, geçmişin görkemli izlerinin ardında bekliyor hâlâ ve o henüz yazılmamış bir roman kahramanı.

    ———–
    1. Öztürk Özhan, Pontus, Genesis kitap, Ankara, 2011, s.352
    2.Arslan Murat, Mithradates VI Eupator, Odin Yayıncılık, İstanbul, 2007, s. 161
    3.Bijişkyan Minas, Pontos Tarihi (çev: Hrand D. Andreasyan), Çiviyazıları, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 77
    4.Arslan, agy, s.513

    Dizman replied 1 year, 9 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: Dizman
ANADOLU’DA ROMA’NIN CAN DÜŞMANI : MİTHRADATES VI …
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now