ALEKSİ ZORBA İLE SELANİK’TE
-
ALEKSİ ZORBA İLE SELANİK’TE
ALEKSİ ZORBA İLE SELANİK’TE*
Makale Yazarı: İbrahim Dizman
*Bu makale Roman Kahramanları 11. sayıda (Temmuz/Eylül 2012) yayımlanmıştır.
#Selanik’e sessiz bir yağmur yağıyordu. #FulldeMeze’nin eski meyhaneleri çağrıştıran masalarından birine oturmuş, camdan süzülen yağmur damlacıklarını, bu damlacıkların ardındaki küçük havuzun mermer fıskiyesinin altına sığınmış güvercinleri izliyordum.
Oysa sabah pırıl pırıl bir güne uyanmıştım. Dokunulsa parçalanıverecek denli saydam ve inceydi gökyüzü. Heyecanla kalkmış, kendimi balkonlarından hanımelleri, akşamsefaları sarkan sokaklara vurmuştum. Yedikule Zindanları’nın çevresine tırmanmıştım. Babaannemler hangi sokakta yaşamıştı acaba? Ah, bilebilsem! Her şeyi sormuş ama bir gün buralara gelebileceğimi düşünüp yaşadıkları sokağı sormamıştım. Olsun; yine de çocukluğumun uzun, karlı gecelerinde onun anlattığı öykülerin yaşandığı yerdeydim işte. Başımı göğe kaldırmış, belli belirsiz gülümseyerek göz kırpmıştım; işte buradayım babaanne!
Öğleden sonra “#HacınınYeri”ne oturmuş, çocukluğumda en lezzetlisini “#BalkanPastanesi”nin yaptığı tulumba tatlısının aynısından yemiş, #gülreçeli ile verilen #sadekahvemiyudumlarken, elimdeki romanı okumayı sürdürmüştüm. Dilime bir türkü takılmıştı: “İki keklik bir tepede ötüyor / Ötme de bülbül benim derdim yetiyor.” Akşamüzeri tanışıp söyleşi yapacağım roman kahramanının da bu türküyü biliyor olması ne hoştu. Türkünün dilime takılan dizeleriyle gelmiştim Full de Meze’ye. Garson kıza #reçineşarabı, #lakerda ve #florinis, yani bizim közde biberden sipariş vermiştim.
#Yağmur, işte o zaman başlamıştı. Romanın son bölümünü de o gelmeden, ivecenlikle okudum: “Bir gün Eğin’de, deniz kıyısındaki evimin taraçasında oturuyordum. Öğle üzereydi. Çok güneş vardı. Karşımdaki güzel, çıplak Salamis yamaçlarına bakıyordum. Birden, hiç düşünmediğim halde, kâğıt aldım, taraçanın kızgın taşları üzerine uzandım ve #Zorba’ya ait olan bu masalı yazmaya başladım.”
Bu tümcelerden birkaç paragraf sonra, romanın sonunu oluşturan mektubu okuyup kitabı çantama koydum; bardağımdaki reçine şarabından büyükçe bir yudum aldım. Yüzümü dışarıya çevirdim. Camın ardındaki bir yüzle irkildim. İşte oydu. Yağmurla puslanmış camdan içeriye bakıyordu. Yaşlıydı, çok yaşlı. Ancak yaşına karşın dimdik bedeniyle dikiliyordu camın önünde. “Kuş gibi ufacık ve yusyuvarlak gözlüydü.” Tuhaf bir rastlantıydı bu; heyecanlandım. Roman da böyle başlıyordu çünkü. #Patron, #Girit’e gitmek için fırtınanın ve yağmurun dinmesini beklediği #PireLimanı‘ndaki bir sabahçı kahvesinin camından görmüştü onu.
Garson beni işaret etti. Geldi. Ne gülüyordu ne somurtuyordu. Öylece bakıyordu. Kalktım, iri kemikli elini sıktım. Kendimi tanıttım. Oturdu. “Patron da sizi ilk kez yağmurun içinde görmüştü. Yağmurla bir ilişkiniz olabilir mi?” dedim. Hafifçe gülümsedi: “Boyumdan ve başımın yassılığından ötürü bana ‘#fırıncıküreği’ dendiği oldu. Bir ara kabak çekirdeği sattığım için ‘#çakaçuka’ lakabı da taktılar ama…” Bir sigara yakıp dışarıya baktı; ardından, yağmurla ilgili bir lakabının hiç olmadığını söyledi. Yağmur hızlanmıştı. “Her şeyin bir ruhu var. Odunların da taşların da içtiğimiz şarabın da bastığımız toprağın da…” dedi. “O halde yağmurun da ruhu var” diye karşılık verdim. “Yağmur yağarken insanın kalbi acı çeker” dedi ve devam etti: “Taşların, çiçeklerin, yağmurun söylediklerini bir bilseydik! Belki bağırıyorlardır, bağırıyorlardır bize de işitmiyoruzdur. Nah işte, tıpkı bağırdığımız halde, onların da bizi duymadığı gibi. Dünyanın kulakları ne zaman açılacak?”
Aleksi Zorba! Bir mayıs akşam üzerinde, Selanik’te, kasaba meyhanelerini çağrıştıran bir içki evinde bana soru soruyor; benim sorularımı bekliyor. İnanılmaz! Ona yanıt vermek yerine heyecanla, ivecenlikle karıştırdım notlarımı; sorularımı belleğimde sıraya koydum ama önce kendimi tanıtmalıydım. “Ben Türküm” dedim. “Babaannemin çocukluğu burada geçmiş; çok anlatırdı; ben de merak eder dururdum. Sonra Troya’nın doğusundaki kasabamın okul kütüphanesinde sizi buldum ve o günden beri sizinle söyleşebilme hayali kuruyordum.”
“Çocukluğumda komşumuz #HüseyinAğa vardı. İhtiyar bir Türktü; çok ihtiyar, çok yoksuldu, karısı da yoktu çocukları da. Ermiş bir adamdı bu Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı, #hayırduası edermiş gibi elini başıma koydu. ‘Aleksi’ dedi, ‘bak sana bir söz söyleyeceğim; küçük olduğun için anlamayacaksın; büyüyünce anlarsın. Tanrı’yı yedi kat gökler ve yedi kat yer almaz ama insanın kalbi alır. Onun için aklını başına topla Aleksi, hayırduam seninle olsun, dikkat et, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama’ dedi.”
“Siz Tanrı’ya inanmazsınız ama değil mi?”
“Hiçbir şeye inanmam ben. Eğer insana inansaydım Tanrı’ya da Şeytan’a da inanırdım. Zorba’dan başka hiçbir şeye inanmam. Çünkü yalnız ona sözüm geçer. Yalnız onu bilirim.”Sağlam bir mantıktı doğrusu. Bu konuda birkaç şey daha sormaya hazırlanıyordum ki “#Türk” sözcüğünü birkaç kez yineledi: “Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türktür, bu Bulgardır ve bu Yunandır. Ben vatan için öyle şeyler yaptım ki tüylerin ürperir. Adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgarmış ya da bilmem neymiş. Artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum. isterse Türk. Hepsi bir şimdi benim için. Şimdi, iyi mi kötü mü yalnız ona bakıyorum.”
“Ben de sizin gibi düşünüyorum. #Milliyetçilik her kötülüğü içinde taşımaya aday; tıpkı sizin yaptıklarınız gibi” diye onayladım onu.
Acıyla gerildi yüzü; geçmişte yaşadıklarını mı anımsıyordu? Keskin bir bakışın eşlik ettiği tümceleri koydu sonra aramıza: “Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayet ve alçaklık mı gerekli yani? Tanrı yıldırımlar gönderip bizi yakacağına özgürlüğü veriyor. Büyük sır!”
Sözünü bitirdiği halde keskin bakışlarını benden ayırmadı. Ne iş yaptığımı sordu, reçine şarabını midesine yuvarlarken. Üniversitede ders verdiğimi söyledim. “Püf!” dedi, sonra başını dışarıya çevirdi. Tam o sıra küçük havuzun yanından genç bir kız geçiyordu; onu izledi; sonra yeniden bana döndü: “Kitapları kimler yazar? #Öğretmenler! Peki ne anlar öğretmenler zamparalarla kadınlardan?” Bir sigara yaktı, dumanını bana doğru üfledi: “Sen de bir kâğıt faresisin. #Kâğıtfareleri için cehennem vardır. İnsanları rahat bırakın, gözlerini açmayın. Çünkü açarsanız ne görürler? Elinin körünü! Onun için, bırakın kapalı kalsınlar da hayal göredursunlar. Gözlerini açtıkları zaman onlara gösterecek daha iyi bir dünyaya sahip misiniz?”
“Kimbilir, belki de görmeleri gereken şeyler vardır” diye karşı çıktım. Ters ters baktı, sigarasından derin bir nefes çekti. “Krallar, demokrasiler, milletvekilleri… Eski masallar bunlar” dedi.
Patron’un onun hakkında “Okula gitmediği için beyni bozulmamış. Çok şeyler yapıp çok şeyler görmüş ve çekmiş; kalbi ilkel cesaretini kaybetmeden genişlemiş. Bizim için dallı budaklı ve çözülmez olan bütün sorunları o, hemşerisi Büyük İskender gibi bir kılıç vuruşuyla çözebiliyor” dediğini anımsadım. Çocukluğumun kasabasında ve sonraki yıllarımda o Karadeniz kentinde böylelerine çok rastlamıştım. #TipikBalkanlılar! Hayata yalın bakıyorlar, yaşamlarında karmaşaya yer yok. Çalışkan, iyi kalpli, cesur ve neşeliler. Sorunları da bu özellikleriyle birlikte en yalın yöntemlerle çözmeyi yeğliyorlar. Karşımdaki #Madekonyalı da onlardan biriydi işte! Yabancım değildi.
İki masa ötemizde, Yunan tanrıçalarını andıran, sarışın kadının şuh kahkahası ikimizin de aklını çeldi. Dönüp baktık. Kadınları çok sevdiğini biliyordum. Bu zayıf noktasıydı onun. Bu konuda onu konuşturmak keyifli olacaktı. Garsona bir şişe reçine şarabı daha söyledim. “Dünyada en büyük sırrın kadınlar olduğunu düşünüyorsunuz değil mi?”
“Ne sırdır bu… Kadın ne demektir? Neden böyle beynimizin vidalarını laçka ediyorlar?” Dönüp bir daha baktı. “Sık sık oturup düşünürüm. Ah olabilse de bütün güzeller benimle ölebilse. Ama o dişi domuzlar yaşayacak, iyi hayat sürecek, sarılacak, öpüşecekler. Zorba da toprak olacak. Çiğneyecekler beni.”
“Yaşlılığı hepimiz yaşayacağız ve hepimiz öleceğiz Aleksi Zorba” dedim, sesime yapay bir keder tınısı ekleyerek. İnandırıcı olabildim mi bu basmakalıp yanıtımla bilmiyorum. O devam etti: “ Ölüm bir şey değildir, bir püfff! Ve mum sönüverir ama ihtiyarlık? Büyük ayıp bence. Benim içimde bir şeytan var, adına da Zorba diyorum. İçerdeki Zorba ihtiyarlamak istemiyor.” Benim değil ama onun sesindeki keder sahiciydi. Sustum. Bütün sorular anlamsız olacaktı bu noktada. Ama o ikinci şişe şarabın dibini bulmuş ve sorularımı beklemeden konuşmaya başlamıştı: “Nereme dokunsan inlerim. Yaralarla doluyum. Kırmızı, sarı, siyah yamalarla yamanmış, binlerce ekli ve yamaları kalın bir sicimle dikildiği için en büyük fırtınalarda bile yırtılmayan bazı gemi yelkenleri vardır. Benim kalbim de öyle işte. Binlerce delikli, binlerce yamalı. Bana ne diye oturmuş kadınlardan dem vuruyorsun?”
Sustu. Yağmur sürüyordu. Öteki masalardaki kahkahalar, neşeli çığlıklar söyleşimizin tam ortasından geçiyordu. Dönüp baktı; tek tek masaları süzdü ve “Ne makine şu insan be!” dedi, yüzünü buruşturarak, “İçine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun; iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor. İmalathane! Sanırım beynimizde konuşan bir sinema var.”
“Patron sizi Homeros’un, Buda’nın, Bergson’un, Nietzsche’nin yanına koyuyor; sizden hayatı sevmesini ve ölümden korkmamayı öğrenmiş ve çok da haklı” dedim. Güldü; yanıt vermedi. Biliyordum ki şimdi içinden “ O da bir kağıt faresi ve korkak; kendi cehenneminde” diye geçiriyordu.
“Size yazdıklarını anımsıyorsunuzdur” dedim. Romanı çantamdan çıkarıp açtım, işaretlediğim yeri okudum ona: “ Üzülme Zorba, yine buluşacağız ve kimbilir büyük planımızı uygulama yoluna girişiriz. Kendi istediğimiz gibi Tanrısız, Şeytansız, özgür insanlara özgü manastırı kurarız ve sen Zorba, kapısında Ayos Petrus gibi anahtarlarla oturur açıp kaparsın.” Başımı kitaptan kaldırıp baktım; gözlerinde tuhaf bir #menevişlenme gördüm. Yağmur damlacıklarında saklanan gökkuşağı gelip onun bakışlarına oturmuştu sanki. O manastır metaforunda anlam bulan bir hayatı mı düşünüyordu? Öylesine dalmıştı ki soramadım. Ben de sustum; birer kadeh reçine şarabını sessizlikle yudumladık. Akşam oluyordu; meyhanenin önündeki küçük meydancık alacakaranlığa teslim olmak üzereydi. Sigarasını söndürdü. Kadehindeki şarabı midesine gönderdi, sandalyenin arkalığına taktığı ceketini aldı, kalktı: “Gündüzler çalışmak içindir. Gündüz erkektir. Geceyse eğlence içindir. Gece kadındır” deyip elimi sertçe sıktı ve çıkıp gitti. Oysa ona Kazancakis’in, onun deyimiyle Patron’un mezar taşında yazanları bilip bilmediğini soracaktım ve ardından “Patron o sözleri sizden duymuş olabilir mi?” diyecektim ama ayrılışımız, tıpkı romanda betimlendiğince “kılıçla bölünme gibi” olmuştu.
O kapıdan çıktığında yağmur birden hızlandı. Göz gözü görmez oldu. Bütün dünya, damlacıkların sardığı bir camda yitip gitti. Birden gözlerimi açtım. Selanik’e yağmur yağıyordu; geceden okuduğum roman, Zorba, komodinin üzerinde açık kalmıştı, uzanıp aldım, kapattım.
* Aleksi Zorba’nın sözleri için yararlanılan kaynak: Zorba, Nikos Kazancakis, çev: Ahmet Angın, Can Yay., 2011, 12. baskı, İstanbul. #hangisokaktıacaba

Sorry, there were no replies found.