ALAADDİN HÂLÂ BULUNAMADI MI?
-
ALAADDİN HÂLÂ BULUNAMADI MI?
“ALAADDİN HÂLÂ BULUNAMADI MI?”*
Makale Yazarı: Elif Türker
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2010, 1. sayıda yayımlanmıştır.
“Anlardım ki, insan bir başkasındaki kendini okur; ve okunanlar yalnızlıktır.”
Hasan Ali Toptaş#Türkedebiyatı, kahramanı bol bir edebiyattır. Türkçe edebiyatla ilgilenen yazarların çoğu da #kahraman yaratmayı severler. Bu duruma doğal bir sonuç olarak bakmak mümkün aslında. Anlatılsa roman olacak hayatlarla dolu bir toplumda, “gerçek” roman kahramanlarına verilen değerin cazibesi, yazarlar için karşı konulmaz olabilir kuşkusuz. Ya da o vazgeçilmez #içselleştirme eğilimi ile kendini anlatma dürtüsü birleşince, okurlardan “bu romanda kendimi buldum” ya da “bu romandaki adam / kadın aynı ben” replikleri savrulur havaya ve yazarlar da amaçlarına ulaşmış olur; yani “insan”ı anlatarak “#insan”a ulaşmış olurlar. Samimidir bu sözler.
Örneğin #Tutunamayanlar’ı okuyan hemen herkes, Selim Işık’a benzetir kendini. Ya da Turgut Özben olur ve Olric’le konuşur. Belki de Tehlikeli Oyunlar’daki Hikmet Benol’la özdeşleşip “albayım”a hitaben cümleler kurulur. Bunun örnekleri çoğalabilir. #KaraKitap’taki Celal Salik gibi düşünen pek çok insan vardır. #AylakAdam’daki C.’nin aradığı sevgiyi arayanlar, #Yabancı’daki Mersault’un yaşadığı yabancılaşmayı duyduğu için bu kahramanı kendisine çok yakın hissedenler, #Oblomovlar, #Raskolnikovlar çok vardır etrafımızda. Hatta biz de onlardan biriyiz.
Sadece Türkiye’deki okurlarla sınırlamamak gerekir bu durumu. Zira dünya edebiyatında da öne çıkan kahramanların varlığı, söz konusu eğilimin son derece insani olduğunun kanıtıdır. Ancak şu da var ki, edebiyatın bugün vardığı noktada, işte bu kahraman gibi kahramanların artık gözden düştüğü görülmektedir. Romanlarda yine belli başlı karakterler vardır ama bunlar o sözünü ettiğim “kahramanlar” gibi değildir. Kimsenin kendisini #JosephK.’ya benzettiğini görmedim. Ya da #StephanDedalus’la veya #LeopoldBloom’la özdeşim kuran kimseyle karşılaşmadım henüz. Dava, Şato ya da Ulysses gibi romanların birer başyapıt olduğu su götürmez. Bu romanlar da pekâlâ insanı anlatıyor ve insana dair çok önemli tespitler yapıyor. O halde, aradaki fark nereden kaynaklanıyor diye sorduğumda, #UmbertoEco’nun cevabı hazır. Eco’ya göre, bu yapıtlardaki hiçbir şey gerçek anlamıyla alınmamalıdır. Bu tür yapıtlarda gizli anlamlar çok önemlidir ve hangi açıdan bakarsanız bakın bu yapıtlar her zaman ikircikli kalacaktır ve yalnızca bir ya da birkaç yönüyle ele alınabilecektir. Bu nedenle Eco, bu tür yapıtlara “açık yapıt” adını verir ( Açık Yapıt , s. 18).
Eco’nun “#açıkyapıt” olarak nitelediği yapıtlarda belirsizlik esastır. Bu belirsizlik de yapıtı sürekli bir devinim halinde tutar. Roman kahramanının peşinden gidilemez bu tür yapıtlarda. Romandaki her unsur gibi, kahramanın, ya da artık “#karakter” diyelim bunlara, varlığı okura bağlıdır. Daha yerinde bir ifadeyle söylersek, böylesi yapıtlarda okurun edimleri romanı var eder. Okur, çiçek dürbününü andıran söz konusu romanlarda neye dikkatini verirse onu görecektir. Yani, roman karakterini / karakterlerden birini mi görmek istiyor, onu görür. Ya da, #romanınkurgusu mu ilgisini çekti, onu takip eder. #Psikanalitik açıdan bakabilir, #tanrıbilimsel açıdan bakabilir, tarihi açıdan bakabilir ve hatta fizik teoremlerine göre bile okuyabilir romanı/ yapıtı. Bu, tamamen okurun inisiyatifindedir. Burada dikkat gerektiren nokta şudur: “Açık yapıt” kategorisine girmeyen yapıtlar da bu açılardan okunabilir elbette; ancak, başka biri çıkıp bu okumaların yanlışlığını ispatlayabilir. İşte “açık yapıtlarda” böyle bir kaygı yoktur. Yanlışlama söz konusu olmaz bu tür yapıtlarda. Her okuma kendi içinde bütünlüklü bir iddiayı ortaya attığı sürece doğrudur.
ALAADDİN KAHRAMAN MIDIR?
Türk edebiyatında “açık yapıt” kategorisinde roman yazan yazarlardan biri de Hasan Ali Toptaş’tır. Yazarın Bin Hüzünlü Haz romanı bu bağlamda en dikkat çekici yapıtıdır. Bu romanda yazar-anlatıcıya mı kahraman diyeceğiz, yoksa yazar-anlatıcının aradığı ama ne olduğunu bilmeden “Alaaddin” ismini verdiği “şey”e mi? Bu konudan hiçbir zaman emin olamayacağım sanırım. Alaaddin’e kahraman gözüyle baktık diyelim. Romanda, “kimi zaman gözünü budaktan sakınmayan zorlu bir cengâver, kimi zaman kadınsı davranışlar sergileyen cariye yüzlü mahcup bir şehzade, kimi zaman da hedefini şaşırmış bir deli ok, kendi karanlığına eğilmiş nazlı bir dal, ya da loş saray köşelerinde küflenen sabır dağları arasında bin bir zahmetle yetiştirilmiş bir gonca gül”; ya da, “çöp gibi incecik boynu” olan, “[b]oynunun üstünde de, insanı hayretten hayrete düşüren incilerle sırmalı bir sarıkla çerçevelenmiş, şöyle sepet gibi kocaman bir kafası” olan biri olarak tarif edilir bu Alaaddin (s. 103). Ya da, “pekâlâ hiç tadılmamış bir özlemin, kelimelere hiç dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir hayatın adı da olabilir”miş (s. 46). O halde, bunca belirsizliğin içindeki bir “şey”e, kahraman demek ne derece mümkün olabilir?
Ayrıca, yokluğuyla var olan bu “şey”in adına dikkat etmek gerekir. Alaaddin bilindiği üzere, Bin Bir Gece Masalları’nda geçen, sihirli lambanın sahibi bir “#masalkahramanı”dır. Eco gibi bakarsak, yani gizil anlama girmeye çalışırsak, okur ve o romandaki her şey, sihirli lambanın içindedir ve kendisini ovacak kişiyi arayarak gün yüzüne çıkmaya çalışmaktadır. Daha da ileri götürürsek, Alaaddin’i bulunca varlık kazanacaktır. Bu noktada, yazar-anlatıcının Alaaddin’i aradığı yerlere bakmak gerekir.
Yazar-anlatıcı, arada bir Alaaddin’in sesini duyuyordur. Ve Alaaddin, en çok suçtan arınmışlığından tedirgin olduğu için onu, şehrin mezbelelik yerlerinde aramaya koyulur. “Dışarıdan bakıldığında, sefil mi sefil birkaç kitapçı dükkânıyla kıraç bir çocuk bahçesinin arasında sıkışıp kalmış, kibrit kutusu gibi, küçücük bir yer” olan Motel Rom’da Alaaddin’i bulabileceği söylenir (s. 40). #MotelRom’daki kadın, yazar-anlatıcıya, “[i]nsanda hayranlık uyandıran, insanı dehşete düşüren, insanın başını fırıl fırıl döndüren, insanın ruhunu yaprak gibi titreten, ya da insanı insandan alıp bir daha geri vermeyen çeşit çeşit şeyler”in bu motelde onu beklediğini, isterse hepsini görebileceğini söyler (s. 42). Ancak yazaranlatıcı, Motel Rom’daki kadının teklifini reddeder ve oradan çıkıp gider.
Şimdi yine bir #altmetinokuması faydalı olacak. Öncelikle, söz konusu motelin ismini düşünmek gerekir. Bu noktada dürüst davranmak lazım. Bu isim hakkında kimse bir fikir ileri sürmedi bugüne kadar ve yazarı Hasan Ali Toptaş açıklama yaptı. Sevgi Saybaşılı’nın hazırladığı yüksek lisans tezinden alıntılayalım:
“CD-ROM kelimesinden esinlenerek bu adı verdiğini belirten Toptaş burada anlatılan motelin zihnin koridorlarındaki #hafıza olduğunu belirtmiştir” (s. 120).Yazarların romanları hakkında söylediklerine her zaman güvenilmez ama Toptaş burada gerçekten bir açıklama getiriyor. #CDROM sözcüğündeki “ROM”, “salt okunabilir bellek” (Read Only Memory) anlamındadır. Bu bilgiyi aldıktan sonra tekrar Motel Rom’un tarifine bakınca, “aa evet” şaşkınlığının yaşanması kaçınılmaz oluyor.
Motel Rom’daki huysuz kadın, yazar-anlatıcıya, aradığını hiçbir zaman ve hiçbir yerde bulamayacağını söyler ve #yazaranlatıcı oradan ayrılıp sokaklarda gezmeye başlar-mış gibi görünür. Burada çok dikkatli olunmalı. Zira son derece kaygan bir belirsizliğin tam ortasında bulunmaktayız. Yazar-anlatıcı, sokaklarda, yüzlerde, her yerde neredeyse, Alaaddin’den bir parça görür. Buralarda “kaç hafta, kaç yıl, ya da kaç koca yüzyıl dolaştığını” bilmeden dolaşan yazar-anlatıcı aslında zihninin koridorlarında dolaşıyor gibidir (s. 52). Bu varsayıma, yazar-anlatıcının daha sonra yine birdenbire Motel Rom’daki kadınla karşılaşması sayesinde ulaşabiliyoruz. Burada anlatılabilecek hikâyelerin arasından geçip geçip Alaaddin’i oluşturabileceğini düşünmektedir yazar-anlatıcı. Romanın bu bölümünde Alaaddin’in neliği hakkındaki ipuçlarını sezmek mümkün gibi.
“Olabilirliklerin kum gibi kaynadığı gri bir nokta”ya (s. 116) benzeyen bu metinde yazar-anlatıcı ilk olarak, “hikâye” denenin kurmaca ile gerçeklik arasındaki o geçişimli çizgisinde hafızasını yoklayarak dolaşmaktadır. Burada, hayatla neredeyse birebir temasa geçen romanların olası varoluş biçimlerinde Alaaddin’i aramaktadır. Zaten, bu benzerliği yazar-anlatıcı da dile getirmektedir. Şöyle ki: “O karmaşanın ortasında yürüyorum diye bir süre belleğimdeki bakırcılar sokağının ıssızlığında (bir bakıma kendi yarattığım zamanda) yürüyorum sanki ve her defasında önceki gördüklerimle sonrakileri, tıpkı iç içe geçmiş kartpostallar gibi birbirine karıştırıyordum” (s. 57). Bu belirsizliğin tam ortasında kalan yazar-anlatıcı, “Alaaddin’i, Alaaddin’in kaybolduğu başka bir hikâyede aramalıyım” derken birden bire #AsipDağı’nın tepesindeki kaleyi görür. Asip Dağı, İmrü’l-Kays’ın gömülü olduğu rivayet edilen, Ankara yakınlarında olduğu düşünülen ama kimsenin yerini tam olarak bilmediği dağdır. Yani, Asip Dağı’ı ile o dağın eteklerindeki orman, edebiyat tarihine gönderme yapmaktadır. “#Orman” da, Umberto Eco’nun “#AnlatıOrmanları” nitelemesinden feyz almış gibi görünüyor. Kısaca yazar-anlatıcı, anlatıyı belli bir bölgeye hapsetmeden, hem Doğu hem de Batı merkezli göndermeleri tercih etmektedir.
Bu ormanda da yazar-anlatıcı yine #kurmaca ile #gerçek’in arasındaki o ince çizgide yürümeye çalışmaktadır. Yani, Kırmızı Başlıklı Kız, Kırk Haramiler, Oduncu ve Çocukları, Alaaddin, Gregor Samsa, Don Kişot ve Şehrazat gibi masal ve roman kahramanlarının yanı sıra, Cumartesi Annelerini çağrıştıran, ellerinde kayıp çocuklarının fotoğraflarıyla dolaşan anneler, kayıp gençler, tinerci çocuklar, yoksulluk yüzünden yiyecek artığı toplayan ihtiyarlar, işsiz babalar da bu ormandadır. Yazaranlatıcı, her ne kadar kendisini ormanın büyüleyici atmosferine kaptırmak istese de bu görüntüler ona engel olmaktadır. Daha önce Motel Rom’dan çıktığında ya da çıktığını sandığımızda yaşanan zaman çakışması, burada da gerçekleşmektedir. “[D]erken, ormandan ancak ormanın içindeyken, dışını hayal ederek çıkabileceğimi düşündüm” der yazar-anlatıcı (s. 92).
BİR KAHRAMAN VARSA, O DA ROMANIN KENDİSİ
Şimdi biraz soluklanarak, yolumuzu kaybetmeden esas hakkındaki mütalaaya dönelim. Buraya kadarki söylediklerimiz bizim, romandan ziyade roman sanatının ya da daha yerinde bir ifadeyle Hasan Ali Toptaş romancılığının içinde olduğumuzu göstermektedir. Zaten yazar da kendisiyle yapılan birkaç söyleşide bu romanın, romandan ne anladığının romanı olduğunu belirtmiştir. “Her şeyin kelimelerle yaşatılıp kelimelerle örüldüğü acayip ve soluk renkli bir dünya”nın içinde olduğumuzu unutmadan, önce yazar-anlatıcının zihninin derinliklerinde dolaştık, ardından anlatı sanatı tarihinden aldıklarını yazar-anlatıcının zihninin koridorlarına yerleştirdiğine tanık olduk ve şimdi de, “Alaaddin” ismini verdiği bir gencin bin bir ihtimalli hikâyesinde bir geriye bir ileriye doğru zamanı alaşağı edecek biçimde dolaştıktan sonra yazar-anlatıcıyla eş bir yorgunluğu duyarak Alaaddin’le göz göze geldik. Yani sihirli lamba Alaaddin’ine, okur romanına kavuşmuş oldu. Kısacası Bin Hüzünlü Haz’ da bir kahraman varsa, o da romanın ta kendisidir. Hasan Ali Toptaş romancılığı da böyledir işte.
Şimdi, romanın ikinci bölümüne yani yazar-anlatıcının sözü aldığı ilk kısma baktığımızda, bu serüvenin orada anlatıldığını görebiliriz. Burada sonsuz ihtimalli bir hayal anlatılmaktadır. Tıpkı, Alaaddin ismini verdiği gencin hikâyesindeki ihtimaller gibi. Ayrıca, Hasan Ali Toptaş’ın diğer romanlarına baktığımızda da pek çok olasılıkla karşılaşmaktayız. Romanların hiçbir zaman tek bir hikâyesi yoktur. Hikâye adalarının toplamından oluşur bu romanlar. O yüzden de Sonsuzluğa Nokta dışındaki romanların hiçbirinde kahraman ya da kahramanların başından geçen olay / olaylar zinciri görülmez.
Bin Hüzünlü Haz ’da yazar-anlatıcı, “Alaaddin’in çocukluğunu eski bir harita gibi önümüze açar ve merakla üzerine eğilir, uzun uzun bakar ve onun çeşitli zamanlarından bazı renkleri alıp büyük bir titizlikle sesimizin sesimizde gözükmeyen kıvrımları arasına yerleştirir miydik, hiç bilmiyorum” der (s. 21). Bu sorunun cevabını, Sonsuzluğa Nokta ’da ve Kayıp Hayaller Kitabı ’nda açık bir şekilde bulabiliyoruz. Hasan Ali Toptaş da, Sonsuzluğa Nokta ’daki Bedran gibi çocukluğunun yaz aylarını babasının minibüsünde muavinlik yaparak geçirdiğini ve tıpkı Bedran gibi para istemeyi hiç beceremediğini anlatıyordur kendisiyle yapılan bir söyleşide (söyleşiyi yapan Mine Söğüt). Bu söyleşide Toptaş, Sonsuzluğa Nokta ’nın çocukluğundan beslendiği diğer unsurlarını da dile getirmektedir. Kayıp Hayaller Kitabı da böyledir. Bu romandaki #Kevser, Toptaş’ın büyüdüğü kasabanın delisidir. Asıl adı #Server’dir; ancak Toptaş onun ismini Kevser olarak hatırlayıp öyle yazmıştır (söyleşiyi yapan Şükrü Erbaş). Yine bu romandaki #Hamdi de, Toptaş’ın çocukluk arkadaşıdır. Yazarın hayatıyla ilişkili olan böylesi detaylar çoğaltılabilir. Bunun için Toptaş’la yapılmış olan söyleşilere bakmak yeterli olur.
YAZAR-ANLATICI İLİŞKİSİ
Benim asıl dikkatimi çeken nokta ise Toptaş’ın romanlarındaki “#yazarlar”. Kimi zaman bu yazar aynı zamanda anlatıcıdır, kimi zaman da kendi derinine gizlenerek oradan usul usul kendini sezdirir. Madem Bin Hüzünlü Haz ’dan başladık, öyle devam edelim. Buradaki yazar, aynı zamanda anlatıcıdır; Alaaddin’le göz göze geldiği ânda noktayı koyar. Yani, ara ara sesini duyduğu Alaaddin’le göz göze geldiğinde roman artık bitmiştir. Alaaddin’le göz göze gelene kadar anlattıkları da romanın yazılış evreleridir. Bin Hüzünlü Haz , o yüzden bu kadar yoğun ve anlaşılması kolay olmayan bir romandır. Tıpkı adı gibi, bin hüzünlü hazzın tarifini yapmaktadır neticede.
Anlatıcının aynı zamanda bir yazar (şair) olduğu diğer bir romanı da Sonsuzluğa Nokta ’dır. Bedran’ın kimseye göstermediği şiirleri vardır. #SonsuzluğaNokta, Toptaş’ın diğer romanlarından biraz daha farklı gibi dursa da sonu ile Toptaş üslubuna yetişmektedir. Şöyle ki, #Bedran yatağa mahkûmdur ve karısının kendisini terk ettiğini anladığında yerinden kalkıp evin diğer odasındaki tabancayı aldığını hayal eder. Karısı döndüğünde onu vuracaktır. Bedran sık sık elinin altındaki tabancayı kontrol eder. Burada Toptaş’ın belirsizlik yaratan üslubu ortaya çıkar işte. Fizik kurallarına göre düşünürsek Bedran’ın yerinden kalkıp o tabancayı alabilmesi mümkün değildir. Oysa romanın sonunda Bedran, artık kimi vuracağını biliyordur (s. 214). Şimdi, romanın başına dönerek, Bedran’ın kimseye göstermediği şiirleri olduğunu hatırladığımızda, tüm bu anlatılan geçmiş ve şimdi çizgisinin birer kurmacadan ibaret olabileceği ihtimali ile karşılaşırız. Bin Hüzünlü Haz ’a gönderme yaparak söylersek, Alaaddin’le, yani “roman”la göz göze gelmiş oluruz.
#KayıpHayallerKitabı’ndaki yazar ise Hasan’dır. #Hasan “sırtı siyah ciltli kocaman defteri”ne bir şeyler yazmaktadır. Bu romandaki muğlâklığın nispeten açıklığa kavuşması için de yine romanın sonuna ulaşmak gerekir: Hasan’ın annesinin sorduğu “Hamdi de kim?” sorusuyla, Hamdi’nin ve dolayısıyla Hamdi’nin dedesinin gerçeklikleri kaybolur. Böylece okur, “kayıp hayaller kitabı”nın içinde bulur kendisini ve artık hayallerin mi, kitabın mı kayıp olduğunu seçme özgürlüğünü elinde tutar. Yine Bin Hüzünlü Haz ’la ilişkilendirecek olursak, Kayıp Hayaller Kitabı’ndaki yazar, Hasan yani, Bin Hüzünlü Haz’daki anlatıcının söylediği gibi, çocukluğuyla ihtiyarlığını baş döndürücü bir hızla hemen hemen aynı anda yaşar (s. 20).
Ayrıca, Bin Hüzünlü Haz ’da, yazar-anlatıcının gerçek ve kurmaca arasındaki ayrımı belirsiz bırakışını hatırlayalım. Kayıp Hayaller Kitabı’ndaki merkez hikâyenin, biri kurmaca diğeri gerçek olan iki yarım hikâyenin birleşmesinden oluşması bu bağlamda önem kazanmaktadır. Yani, Bin Hüzünlü Haz’da, Kırmızı Başlıklı Kız’ın yanında tinerci çocukların bulunması ile Kayıp Hayaller Kitabı’nda, Hasan’ın #SinemacıŞerif’in sinemasına kaçak girerek izlediği filmdeki “kurmaca” hikâye ve kasabanın delisi Kevser’in “gerçek” hikâyesinin birleşerek tek bir hikâye olması çok farklı değildir esasında. Romanda satır aralarında Hasan’ın sırtı siyah ciltli defterinden söz edilmesi bu romanı onun, defterine yazdıklarının oluşturduğu izlenimini yaratmaktadır.
Gölgesizler’deki yazar da aynı zamanda anlatıcıdır. Ancak romanda bu yazar-anlatıcının dışında, yazar olduğu doğrudan belirtilmeyen başka bir yazar daha vardır: Cennet’in oğlu.
Şehir ve köy arasında zamansız bir geçiş seyreder Gölgesizler . Köyden çıkan hemen herkes şehirde, şehirden çıkan hemen herkes de köyde karşımıza çıkmaktadır. Yalnız, şehirdeki anlatıcı ile köyde aklını yitiren Cennet’in oğlu mekân değiştirmez. Ya da değiştirmiyormuş gibi görünür. Cennet’in oğlu, geceleri bir şeyler yazmaktadır. Ne yazdığı sorulduğunda “mektup”, kime yazdığı sorulduğunda da “hiç kimseye” yanıtını verir (s. 80). Hasan Ali Toptaş da, “Okuyana Mektup” başlıklı yazısında, yazmaya başladığı zaman okurunun, “bir bilinmeyenken hiç bilinmeyen” olduğunu söylemektedir ( Harfler ve Notalar 10). Şehirdeki yazar-anlatıcı ile Cennet’in oğlunun yazar kimlikleri ile yer değiştirdiklerini söylemek mümkündür böylece.
Bu romanda ayrıca Bin Hüzünlü Haz’daki gibi gerçek ile kurmacanın aslında birbiriyle ne kadar uyumlu oldukları ve birbirilerinden keskin çizgilerle ayrılamayacakları, Güvercin’in hikâyesi üzerinden gösterilmektedir. Roman, ivmesini Güvercin’in kaçırılma öyküsünden almaktadır. Cennet’in oğlu Güvercin’i dağlarda bulup getirdiğinde Güvercin hamiledir ve bir süre sonra, görenlere çığlık attıracak bir varlık dünyaya getirir. Romanın sonundan ve yazar-anlatıcının oğlunun gazetede gördüğü bir haberden çıkarıldığı üzere Güvercin’i ayı kaçırmıştır. Yani kurmacanın olanakları ile gerçeğin gösterdikleri birbiriyle birebir uyum içerisindedir.
Uykuların Doğusu’na bakıldığında ise bu kez yazarın Hasanım Ali, anlatıcının ise #HasanımAli gibi görünmesine rağmen Dayı olduğu görülmektedir. Şöyle ki, Hasanım Ali, dayısının hikâyesini anlatmak üzere masanın başına geçer; ancak dayısının hikâyesini bir türlü anlatamayarak, dayısından dinlediği hikâyeleri yazıya geçirir. Bunu, Hasanım Ali’nin hikâyeleri anlatırken zaman zaman “dayımın anlattığına göre” ya da “dayımdan dinlediğime göre” şeklindeki ifadelerinden çıkarsıyoruz.
Bin Hüzünlü Haz, Toptaş’ın roman sanatından ne anladığının romanıysa eğer, Uykuların Doğusu da bu roman sanatının icrasıdır. Yalnızca Hasanım Ali’nin pencereden bakınca gördüğü ve “ne olduğu açıkça söylenmeyen” Haydar ve dayısının ondan haberdar olması, dedesinin yıllarca var olduğunu bildiği ama bir türlü bulamadığı kuş, dayının hikâye hakkındaki sözleri, vs gibi detaylar Bin Hüzünlü Haz ’da roman sanatına gönderme yapan unsurlarla birebir koşutluk içermektedir.
Uykuların Doğusu’nda asıl anlatılmak istenen, birbiriyle bir biçimde ilişkilendirilebilen başka başka hikâyelerin arasından kendini kurtarıp da bir türlü hikâye edilemez ve romanın sonlarına doğru, o hikâye de ancak diğer hikâyeler kadar kendisine yer bulabilir. Bin Hüzünlü Haz’da da yazar-anlatıcı Alaaddin’i arar durur; ancak romanın sonlarına doğru “Alaaddin” adını verdiği birini arayış hikâyesi biçiminde, “olasılıkların kum gibi kaynadığı” bir hikâye adası oluşturur ona.
Toptaş’ın roman sanatında esas olan da budur işte. Bu belirsizliklerin, olasılıklar denizinin ortasında yazar da kalmaktadır ve Alaaddin’le her göz göze gelişinde onu bir kez daha kaybediyordur. Toptaş’a Alaaddin’in ne olduğu sorulacak olsa, muhtemelen #HaraptarlıNafi gibi, “Alaaddin nedir, diye sorarsan bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum” yanıtını verecektir. Bu yüzden o, Alaaddin’i sürekli aramaktadır. Yazarın Alaaddin’i her arayışı yeni bir roman demektir. Hasan Ali Toptaş’ın müptela okurlarının en büyük korkusu da onun bir gün Alaaddin’i hiç kaybetmemek üzere bulmasıdır.
KAYNAKLAR
-Eco, Umberto. Açık Yapıt . Çev. Yakup Şahan. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 1992.
-Saybaşılı Sevgi. “Zaman Algısı ve Romana Yansıması”. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi. İstanbul: Yeditepe Üniversitesi, 2006.
-Toptaş, Hasan Ali. 2002. Sonsuzluğa Nokta. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
——. Nisan 2007. Gölgesizler . İstanbul: Doğan Kitapçılık.
——. Kasım 1999. Kayıp Hayaller Kitabı. İstanbul: Adam Yayınları.
——. Ekim 2007. Bin Hüzünlü Haz . İstanbul: Doğan Kitapçılık.
——. Eylül 2005. Uykuların Doğusu . İstanbul: Doğan Kitapçılık.
——. Ekim 2007. Harfler ve Notalar . İstanbul: Doğan Kitapçılık.
——. “Yazdıklarım Gövdeme Yakın Olsun İstiyorum”. Söyleşiyi yapan: Mine Söğüt. Kitap-lık (Şubat 2003).
——. “Başlarken Yalnızsın; Bitirdiğinde Daha Da Yalnız” . Söyleşiyi yapan: Şükrü Erbaş. Adam / Öykü (Kasım 2001).#yokluğuylavarolan #sihirlilambanıniçinde #saltokunabilirbellek #eliftürker

Sorry, there were no replies found.