-
Franz Kafka ve Şiir
Kafka ve Şiir*
Makale Yazarı: Gonca Özmen
*Bu Makale Roman Kahramanları Nisan / Haziran 2017, 30. sayıda yayımlanmıştır.
Kafka metinleri üzerine farklı yorumların nedenlerinden biri, onları anlamanın zorluğu ise; bir diğeri de onun varoluşu, insanı, yaşam ve ölümü anlamaya, anlatmaya çalışmış olması. Dinlerden mitolojiye, felsefeden edebiyat, sanat ve bilimlere, yüzyıllardır ele alınıp açıklanmaya çalışılan temalar bunlar. Kafka’nın metinlerini dinsel (Max Brod), psikanalitik (Marthe Robert), #Marksist (Roger Garaudy), varoluşsal, toplumbilimsel ve otobiyografik açılardan yorumlayanlar olmuştur. Çünkü çoğu metni, okurca yeniden kurgulanıp anlamlandırılmayı ya da yorumlanmayı ister. Bu nedenle Maurice Blanchot, “ağzı sıkı” bir yazar dediği Kafka’nın karışık, parçalanmış ve dağınık, kapalı ya da bilmecemsi metinlerinin, “birer fragman” olan başlıca anlatılarının “yorumların gevezeliğiyle kuşatıldığını” söyler.[1]
Düşlerdeki yoğunlaştırmaya dikkat çeken ve düşlerin yorumlamalarının hiçbir zaman tam ve kesin olamayacağını söyleyen Freud gibi, modern şiir ve Kafka metinleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bu bağlamda yazınsal yaratı ve yapıtı “çöl” olarak niteleyen, lirizme ve estetizme uzak, mekanik, kuru, coşkusuz, soğuk anlatımlı Kafka’da şiirsellik ne anlama gelir? Yazdıklarıyla modern şiir arasında ne gibi bağlantılar kurulabilir? Kafka’nın şiir ve şairlerle ilgili görüşleri nelerdir? Konuyla ilgili söyleyeceklerim, açıklama, saptama ve değerlendirmelerim elbette eksiksiz ve kesin olmayacak. Bir aranış bu yazı, birçokları gibi.
Şair, nesnel gerçekliği bozarak kendince yeniden kurar. Kafka da bir şair gibi, “gerçek dünyadan ayrılmaz bir mit dünyası yaratabilmiş”, “bu dünyadan aldığı maddelerle, bu maddeleri başka yasalara göre yeniden kurarak fantastik bir dünya yaratmıştır.”[2] Var olan, içinde yaşadığı dünyayı anıştıran, onunla nesnel bağlılaşıklığı olan bir dünyadır bu ve aynı zamanda, #Garaudy’nin şiir tanımına uyan bir yaratıdır: “Şiir, hiç kuşku yok, varolan gerçeklikleri mit haline, henüz ortaya çıkmamış olanın ‘şifre’si haline çevirme sanatıdır.”[3] Günlük olağan yaşantı ve olaylarla olağanüstüyü, düşlemsel olanı birleştirse de Kafka, tanığı olduğu çağı ve toplumu, nesnel gerçekliği anlatır. Verili dünyanın olumsuzluklarını; yabancılaşmış, bencil, duygusal yaşamı körelmiş ve iletişimi zayıf insanlar arasında yaşamanın huzursuzluğunu, yalnızlık, bunalım ve korkusunu dile getirir. Yaşamı yeniden anlamlandırmaya çalışır. O; çıkmazdaki insanı, onun değişim ve sıkıntılarını, yaşamın açmazlarını yazmıştır. Yaşamın saçmalıklarını ve anlamsızlığını, insanların amaçlarına ulaşma çabaları ve başarısızlıklarını (K.’nın #Şato’ya giremeyişi gibi), bireyin çelişki, çaresizlik ve yabancılaşmasını yepyeni konular ve yeni bir anlatımla göz önüne sermiştir.
“Saçmayı nesnel betimlemesi, kuruluğu ile can bile sıkar,” dediği Kafka için, Garaudy, “Kafka bir filozof değil, bir şairdir; dünyayı imgeler ve simgeler halinde görür ve kurar;
… duyar ve duyurur; yaşantıyı, düşü, kurguyu ve hatta büyüyü bölünemez bir bütünde birleştirir; … çağrışım yaptırır.” saptamasında bulunur.[4] Onun için “kurguları ete kemiğe bürünmüş”, “yüksek dereceden bir ozandır,”; “O zamana dek söylenmemişleri söyleyebilmek için kendine özgü bir dil, simgeler ve benzetiler dünyası yaratmıştı. (…) Pek küçük öykülerinin ve benzetilerinin çoğu düşün şiirselliğine (…) sahiptir,”[5] diyen Hermann Hesse gibi çok kişi vardır Kafka’yı ozan sayan.Kafka metinleri, benzetme ve eğretilemelerle, simge ve imgelerle, mitsel ya da olağanüstü olaylarla örülmüştür. Dönüşüm’de baskıcı, bürokratik toplumsal düzen ve yozlaşmış ilişkiler ağı içerisindeki sınırlanmışlığına, içsel çatışmalarına bir çözüm bulamayan, yabancılaşmış insanı böcek simgesiyle anlatır. Dönüşüme uğrayan insanla/böcekle gerçek insanların dünyasının çatışmasını, gerçek olmayanla gerçeği dile getirmiş; kişileştirici simgelerle anlatma (alegori) yoluna başvurmuştur. Işık, karanlık ve loşluk simgeleriyle örülmüş Dava romanında, hiç nedensiz tutuklanan, görünmeyen mahkemece yargılanan başkahraman Josef K. da bir simgedir. Gerçek yaşamla düşlemsel olanın/kurmacanın, yani olağanla olağanüstünün iç içe geçtiği Kafka metinleri, çağdaş yaşamı, dünyanın saçmalığını düşsel olaylarla, ironik, yalın bir anlatımla yansıtmıştır. Kafka’nın kimi anlatılarında olduğu gibi, çoğu şiirde de nesnel/somut gerçeklikle düşlemsel/imgesel olan yer değiştirir; birbirleriyle kaynaşır. Yaşamı ve ilişkileri normal, alışılmış biçimde devam ederken, bir küçük memur olan Gregor Samsa’nın bir sabah birdenbire hamamböceğine dönüşmesiyle, kapitalist mülkiyet ve yabancılaşma dünyasında ilişki ve görevlerinden kopan bireyin hiçleştiğini gösterir Kafka. Çoğu öyküsü hayvanlarla ilişkili olan, onları kişileştiren Kafka, insan olmuş bir maymunu anlattığı Akademi İçin Bir Rapor’dan, Bir Köpeğin Araştırmaları’ndaki müzisyen köpeklere, şarkıcı fareye, köpeğin, böceğin yalnızlığına… aslında insanların olumsuz yönlerini, özgürlük, sorumluluk gibi insan sorunlarını işler. İnsanlaşmış hayvanlar ve hayvana dönüşmüş insanlar yanında, Avcı Gracchus’da ölü gezginle sohbet etmesi, Yeni Avukat öyküsünün kahramanı Dr. Bucephalus’un eskiden Büyük İskender’in savaşlarda bindiği at, sonrasında ise avukat oluşu, bu atın yarı hayvan, yarı insan oluşu, bir başka metinde sahibinin elinden kırbacı kapan hayvanın sahibine dönüşerek kendini cezalandırması benzeri olağandışılıklara karşın; bu alışılmadık, gerçeküstü olay ve durumlarla, birdenbire değişen, yaşamı alt üst olan bir kahraman aracılığıyla, önceki yaşamının, yaşanmakta olanın olumsuz yönlerini, bencillik, ikiyüzlülük ve yanlışlarını ortaya koyar.
Kafka, kimi şeyleri apaçık söylemeden anlatmaya çalışır; çoğu şairin yaptığı gibi. Kimi metinleri kapalı bir şiir, kimi cümleleri bu şiirin dizeleri gibi etkin okuma; bunları yorumlayıp anlamlandıracak üretici okurlar bekler. Kimi toplumsal gerçekçi eleştirmenlerce, Kafka’nın anlaşılmaz ve biçimci olmakla eleştirildiğini biliyoruz; aynı şekilde, kimi şairlerin de. Bir şiiri anlamlandırır ve değerlendirirken nasıl kesinlemelerden kaçınıyorsak; çok anlamlılığa açık, farklı okuma, anlamlandırma ve yorumlamalara olanak tanıyan, “açık yapıt” niteliği taşıyan kapalı, simgesel anlatımlı, düşsel olaylar içeren Kafka metinleri söz konusu olunca da aynı kaygıya kapılıyoruz genellikle. Çünkü dil ve anlatımın açıklık ve yalınlığına karşın, bazı metinleri anlamsal açıdan kapalılık özelliği taşır. Çoğu metninde zamansal açıdan kesintisiz, düz bir çizgide ilerleyen bir anlatım değil; şiirlerdeki gibi eksiltili, parçalı, boşlukları okurun zihninde tamamlanan, çoklu anlamlandırmalara açık bir anlatım vardır. “Çin Seddi’nin İnşasında”ki gibi “kavranamayan” simgelerle, içeriğe, anlama uygun bir anlatım yolu bulur.
Şiirde söyleyiş/eda neyse, düzyazıda da anlatım/biçem odur. Sanat ve edebiyatta biçemin önemini, Edebiyat Nedir? adlı yapıtında şu cümleyle vurgular Sartre: “İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır.” Kafka, var olanı, verili dil ve egemen sanat anlayışı paralelinde doğrudan yansıtmak ya da toplumsal, eleştirel bir işlev amaçlamak yerine, öncelikle yeni anlatım olanakları arar. Demek ki o da çoğu şairin yaptığını, konu ya da içerik yerine anlatımı önceler. Kimi yazdıklarının kapalılık özelliği taşıması, onun anlatılması, kavranması zor olanları, yaşanılan ancak aldatıcı dış görünüşlerin altındaki görülemeyenleri anlatıp açıklamak, vurgulamak istemesindendir diye düşünülebilir. Anlatılması ve kavranması olanaksız olanın, anlatılmayı gereksindiğini düşünür ki bu konuda şöyle der: “Hep anlatılmaz bir şeyi anlatmaya, açıklanamaz bir şeyi açıklamaya çalışıyorum ben.”[6] Günlüklerinden birinde edebiyatı “sınırlara saldırmak” olarak niteler. Ona göre, gerçekliği yansıtan ve onunla sınırlı olan dilin sınırları zorlanmalı ve aşınmalıdır. Kafka, bunu alışılmadık, olağanüstü olayları, günlük dille ancak düşler ve mizahla çarpıtıp simgeselleştirilmiş biçimde anlatarak; yani şiirsel dilin de amaçlarından biri olan, söyleneni farklı bir biçimde söylemekle yetinmeyerek, söylenemez/ anlatılamaz/açıklanamaz olanları, görünenin ötesindeki ya da derinindekileri anlatmaya çalışmıştır. “Tümce gerçekliğin bir görüntüsüdür”, “dilin sınırları dünyanın da sınırlarıdır” diyen Wittgenstein’ın düşüncesinden yola çıkarak bu sınırı aşmayı amaçlamıştır.
Kafka’nın “salt edebi nitelik taşıyan kimi yazılarına bir anlam verme”yi “boş bir çaba” olarak gören Bataille, “her kelimeyi bir tuzağa dönüştürdü (tehlikeli yapılar inşa ediyordu; kelimeler belli bir mantık düzenine göre sıralanmıyor, birbirlerinin üstüne yığılıyorlardı; sanki tek yapmak istedikleri şaşırtmak, yoldan çıkarmaktı;” yorumunu yapar bu konuda.[7] Gerçekliği farklı düşünüp gördüğü, akıl ve mantığı zorlayan fantastik anlatılarında, onun yenilik arayışları ve deneyimleriyle, yaratıcı düşlem gücünü ortaya koymuş; özgün dili ve anlatımıyla çoğu yenilikçi şairin yaptığı gibi, verili anlatım biçimini bozmuş; sanki şiir yazarmışçasına, düzyazıda ses ve tonlamayla içerik ve anlatım arasında ilişki kurmaya, uygunluk sağlamaya çalışmıştır.
Günlüklerinden birinde şöyle yazar Kafka: “Yazdığım sözcüklerin neredeyse hiçbiri diğeriyle uyuşmuyor, hurda demirlerin gürültüsüyle gıcırdayıp duran ünsüzlerin, teşhir edilen zenciler gibi şarkı söyleyen ünlülerin seslerini duyuyorum.” Görüldüğü üzere Kafka, sözcüklerin ses ögesiyle, ses birimleri ve tonlamayla anlam kadar yakından ilgileniyor ve böylece anlatımı güçlendirip zenginleştiriyor. Şair, nasıl günlük konuşma ve verili/ kurallı/kitabi yazı dilinden apayrı bir dille yazıyorsa; Çek Kafka da anadilinden farklı bir dilde (Almanca); bozuk sözdizimli bir Prag Almancasıyla yazar: yoğunlaştırılmış, imgesel, yan anlam ve çağrışımlara açık, simgesellik ve ironik özellikler taşıyan, sözcük yinelemeleriyle, vurgulamalarla bezenmiş bir anlatımla. Örneğin, Büyük Yüzücü’de, ülkesinde olduğu halde kendi diline yabancı, konuşulanları anlamayan, söyleyemedikleri ve gizledikleriyle yoğunlaştırılmış, sözdizimi karışık ve bozuk bir dille konuşan bir kahramanı anlatır. Modern şiir dilinde olduğu gibi.
Kafka’yla söyleşiler yapan ve bunları Notlar ve Anılar olarak kitaplaştıran Gustav Janouch, okuduğu bir şiir kitabını gören Kafka’nın söylediklerini aktarır: “Bu şiirleri anlayamıyorum doğrusu. Öylesine gürültülü, öylesine bir sözcük kalabalığı içeren şeyler ki, (…) sözcükler bir yoğunluk kazanıp dil dediğimiz şeye dönüşemiyor asla.”[8] Söz konusu söyleşilerden, Kafka’nın şiir, kimi şairler ve şiir kitaplarıyla ilgili düşüncelerini de öğreniyoruz ve anlıyoruz ki Kafka, şiirdeki ses örüntüsüne, ritim ya da ahenge, sözcük ekonomisine önem veriyor. “Şiir bir yoğunlaştırma, bir özünü çıkarma işidir.”[9] diyen Kafka, metinlerinde herhangi bir sözcük ya da simgeyi rastgele kullanmaz; bir şair titizliği ve seçiciliği ile davranır. Bir konferansla ilgili olarak çok konuşulduğu halde az şey söylendiğinden, asıl değinilmesi gerekenlerden, yani “tek sözcükle değinilmeyen arka plandaki işler”den söz etmesi ve gençlik üzerine konuşurken, “Genç sanatçıların dili, açığa vurduğundan daha çok şeyi kendisine saklıyor.”[10] demesi bile onun şiire olan ilgisini ve şiir konusundaki bilgisini gösterir. Çünkü şiir de az sözle, söylemeden ya da doğrudan söylemeyerek çok şey duyumsatıp sezinletebilmeyi amaçlar. Çoğu şiirde de kimi şeyler gizlenir, örtükleştirilir ve yan anlamlarla, çağrışımlarla çokanlamlılık yaratılır.
Janouch’la konuşmalarından birinde şunları söyler: “Gerçekte şair (…) yeryüzündeki yaşamın zahmet ve meşakkatini herkesten daha yoğun ve güçlü biçimde duyumsar.”[11]
Varoluşunun bilincinde, sorumluluk taşıyan, duyarlı bir insan olarak şairin, yaşamın zorluklarını, toplumsal sorunları daha yoğun ve derinden duyumsadığını belirten Kafka; edebiyatın insanı gevşetip uyuşturduğunu ileri sürerken “Şiir ayıltır insanı.” der. Edebiyatın “çözücü, gevşetici bir rol” oynayan, “bilinçdışı yaşamı kolaylaştıran keyif verici bir madde, bir uyuşturucu” olmasına karşın şiir, bir uyarıcı, uyandırıcı işlevi görür.[12] Ancak başta şiir, sanat ve edebiyat bildirisini apaçık ortaya koymaz. Kafka, anlatı ve diğer metinlerinde, somut toplumsal görüntüler sunarak gerçek ya da gerçeküstü/mantık dışı, yadırgatıcı öyküler anlatmış ancak yaşadığı dönemi anlatmakla birlikte geleceği sezinleterek, şiirde olduğu gibi, iletilerini dolaylı yoldan vermek istemiştir. Bir yandan toplumsal baskı, sömürü ve haksızlıkları, bürokrasi, yabancılaşma ve insan ilişkilerindeki yozlaşmayı göz önüne sererken; diğer yandan yeni, insanca bir toplumsal düzen ve yaşam özlemini duyumsatmıştır. Garaudy’nin vurguladığı gibi, onun verili edebiyatı sarsan metinleri, “yaşamın alışılagelmiş çevresini çatlatmak” suretiyle uyarıcı bir işlevi yerine getirmiştir. İnsanların kişilik, değer ve düşlemlerini yok eden toplumsal gerçekliğe tanıklık edip kimi zaman alay da ederek eleştirir, yargılarken güzel bir dünya özlemini de duyurur. Kafka’nın çoğu kahramanı da yazar ve şairler gibi, insanlık dışı ve bireyi ezen, adaletsiz dünya, sosyo-ekonomik politik düzen, anlamsız varoluş, yaşam ve ilişkileri açıklama ve onlara anlam bulma arayışı içindedir.
Yaşamını sınırlandıran yasalar ve bürokrasiyle çatışma halindeki Kafka, iyi bir gözlemci olarak, toplumsal “gerçekliği olduğu gibi, hiçbir şey katmaksızın nasılsa öyle (…) tanımlarken (…) bu tanımlama ile bir başka dünyanın gerekliliğini, zorunluluğunu gösterir bize,” der Garaudy.[13] Şair ve şiir, nasıl olumsuzluklarla, haksızlıklarla dolu, ahlaksal çöküntü içindeki insanı baskı altına alan, bunaltan, benlik ve kişiliği bozarak yabancılaştıran dünya ile çatışıyorsa; bir edebiyatçı olarak Kafka da aynı çatışmayı yaşar ve yazarak başkaldırır bu dünyaya. Onun için, aynı zamanda bir varoluş biçimi olan ve yaşamsal önem taşıyan yazmak, hem dolaylı bir başkaldırı hem de kaçış yoludur. Ona göre edebiyat, “güzellikler karmaşasını aydınlatmak, bilin düzeyine çıkarmak, temizleyip arıtmak, dolayısıyla insancıllaştırmak ister.”[14] Kafka, toplumdaki kötülükleri yazarken sanatına politik, ideolojik bir görev yüklemekten kaçınır. Gerçekliğin bilinçaltındaki izdüşümlerini metinlerine yansıtır. Modern dünyanın karmaşa, adaletsizlik ve yalanlarını, gerçekle kurmacayı karıştırarak ironi ve parodilerle, alegorilerle, absürdle iç içe, yeni bir dil ve anlatımla, yeni içerik ve kurgularla verir.
Alışılmış, geleneksel sanat, edebiyat, estetik anlayışlara karşı yenilik arayışlarına girişerek verili edebiyat ve anlatımın sınırlarını aşar. Var olan toplumsal yapının bir parçası olmaktan suçluluk duyar. Bu düzen içinde anlamsızlaşan yaşamanı sorgular. Onun “ben”i, yapay ilişkilerin söz konusu olduğu, nesneleşmiş, güvensiz, saçma, korku veren dış dünya ile çatışmaktadır. Kafka’da kabullenme, bunalım ve karamsarlıkla başkaldırı iç içedir. Yaşadığı dönemi anlatırken geleceğin gerçekliğini de görebilmiştir ancak bir ütopist değildir. O; iç dünyasını, olay ve nesnelerin onda bıraktığı duygu ve izlenimleri, acılarını, sıkıntı ve korkularını dışa vurmuş; metinlerinde onları nesneleştirerek görünür hale getirmiştir. Söyleşilerinden birinde, “Bir eleştirmen değilim ben,” diyen Kafka, yazarak yaşam ve insan gerçekliğini, hakikati aramıştır. Böylece uyuşamadığı dış dünya ile bir bakıma hesaplaşırken aynı zamanda içini dökerek çatışma, gerilim, kararsızlık ve bunalımını azaltmaya çalışmıştır. Duyarlı bir sanatçı olarak, birey-toplum çatışmasını daha derinden yaşamış olan Kafka’nın, yazdıklarıyla hem yaşamı ve kişiliği hem de kahramanları arasında yakın ilişkiler kurulabilir. O, kahramanları aracılığıyla kendi kendisiyle, vicdanıyla hesaplaşır. Felice’ye yazdığı bir mektubunda “Roman ben’im, hikâyelerim benimle özdeş,” derken bir diğerinde Yitik/Amerika’yla ilgili olarak, romanının kendi yüzünü andırmaya başladığından söz eder. Örneğin romanlarının baş kahramanlarının “K” ile başlaması (Josef K., K., Karl vb.) bunlarla yazar arasındaki yakınlığı simgelemek içindir bir bakıma.
Kafka, içinde yaşadığı sahte, bürokratik çıkar dünyasıyla uyumsuz, bu yüzden dışlanmış biriydi. Bir Yahudi olması, Prag’da (Çekoslovakya) yaşamasına karşın Almanca konuşup yazması gibi nedenlerle kendini köksüz, yabancı gibi gördüğünü dile getirir. Bir yandan bürokrasi ve yabancılaşmayı eleştirirken; sigorta şirketinde çalışan bir memur olarak, düzenin çarklarının birinin bir dişlisi olmanın suçluluğunu duyar; bunun gerilim ve bunaltısını, tedirginlik ve vicdan azabını yaşar. 4 Ekim 1913 tarihli günlüğünde şunları yazar: “büroda aşağılık bir kırtasiyecilik için vücudumdan: öylesi bir mutluluğa kavuşası vücudumdan her gün bir parça et koparmam gerektiğini duymak, korkunç bir şey.” Kafka metinlerindeki ceza konusu ve kahramanlarını cezalandırma düşüncesiyle, içindeki suçluluk duygusu arasında bir bağ kurulabilir belki de. O, öncelikle acılarından tutkularına, çatışmalarından korkularına insanların iç dünyalarına, yabancılaşıp kişiliklerini kaybetmelerine odaklanır. Dava’da suçsuz insanların yargılanmalarına, Dönüşüm’de kimi kişilerin insanlıktan çıkmalarına, değersiz görülüp ezilmelerine, hiçleşmelerine karşı duyarlığını ortaya koyar. Dava, Şato ve Ceza Sömürgesi’nde bürokrasiyi eleştirir. Gerçek bir sanatçı olarak, şairce yaşamak yerine bir büro memuru olarak çalışmanın acısını duyar ve iç dünyasına, yalnızlığına sığınır. Başkaldırı ve savaşımı yazmak yoluyladır. Yaşama gücünü ve mutluluğu ancak yazarken bulur. Milena’ya yazdığı mektuplardan birinde, “Yazmak ne iyi… Rahatladım.” der.
Çağının, yaşanılanın tanığı, sorumluluk sahibi bir yazar olarak; var olanı, yetersiz olanları sembolik olarak ortaya koyar. Onda, devrimci ve anarşist bir yön görenler de bulunmakla birlikte Kafka, değişim için savaşmaz. Varoluş, baştan kaybedilmiş bir savaştır ona göre. Kafka’nın kahramanları bürokrasinin, yasaların, toplumsal-ekonomik-politik-kültürel düzen ya da yapının görünmez güçlerinin baskısı altında yaşarlar. Sorunlarına çıkış yolu bulamayan, iç çatışmaları, kuşku ve korkularıyla bunalmış, yazgılarına boyun eğmiş kişilerdir bunlar. Dava ve Şato’da anlatılan mutlu bir yaşam değildir. Var olan dış koşullar nedeniyle insanca yaşamayı olanaksız görür çünkü teknoloji ve bürokrasi karşısında insan güçsüzdür, güvensizdir. Dava’nın başkişisi Josef K. başkaldırır; ancak bir sonuç elde edemez; bürokratik düzene karşı direnemez ve yenik düşer. Çünkü bireysel başkaldırının düzen karşısında başarı şansı yoktur.
Modern şiirde çoğu şairin özgürlük sorununu işlemesine karşın, bireyseldeki toplumsal olanı en iyi görüp en yeni biçimde anlatanlardan biri olan Kafka, insanların özgürlüğe kavuşmaları konusunda kuşkucudur, karamsardır. Çoğu zaman toplumsal gerçekliği tuhaf, gülünç, mantık dışına uzanan, gerçeküstü kurmaca olaylarla, alay etmeye dayalı soyutlamalar, fantastik, korkulu düşler ve imgelerle göstermekle yetinen Kafka’nın tutumu, Octavia Paz’ın romanı, “gerçeğin gerçekliğine dair… yanıtsız bir soru” olarak nitelemesine ve “Romancı ne kanıtlar ne de anlatır: bir dünyayı yeniden yaratır,” görüşüne yakındır.[15] Bir bakıma şairin de ne anlatma ne de kanıtlama kaygısı taşımaksızın, çoğunlukça kabul edilmiş düşünce ve değerlere aldırmaksızın, var olan dünyayı bozup yeniden kurması gibi.
Birey için çekilmez, cehennemi andıran düzeni, bir eleştiri yolu olarak kullandığı mizahla anlatarak, Cervantes’in Don Kişot’ta yaptığı gibi, gerçekle düşseli karıştırıp gerçekliği birden fazla anlamı içerecek biçimde ortaya koymuştur. Yani suyu bulanıklaştırıp okuru labirentlere sokarak onunla oyun oynar. Ekonomik ilişkileri, bürokrasi ve yabancılaşmayı, sıradan ilişkileri ve günlük yaşamdan ayrıntıları, yoğunlaştırılmış bir dil ve çoğu zaman kişilerinin bakış açılarına, duygu ve düşüncelerine dayandırarak matematiksel denebilecek bir kurguyla anlatır. Karmaşık toplumsal gerçekliği tekdüze, açık, duru bir dille, soğukkanlı, coşkusuz ve süslemesiz, şiirsellik özelliği taşımayan bir şekilde anlatsa da metinleriyle, şiir arasında bir yönüyle, örneğin “Şato’da kullanılan dil de taze kar gibi beyaz, arı ve yoğundur,” diyen[16] Ernst Fischer’ın Şato’da gördüğü yalınlık ve “yoğunluk” bağlamında vb. bağlantılar kurulabilir.
Anlattıkları ve anlatım biçimiyle Joyce, Beckett, Faulkner ve Proust gibi, çağın önde giden yazarlarından biri olan Kafka için Elias #Canetti, “çağımızı en saf anlatan yazar” der ve hiçbir modern metnin onu Dönüşüm kadar etkilemediğini belirtir. Onun anlatılarında, ayrıca, klasik anlatılarda olduğu gibi, belirli bir giriş ve sonucun olmadığını görürüz. Ansızın kesiliveren öyküler, sonuca bağlanmayan, yarım bırakılmış açık uçlu romanlar (Dava, Şato, Amerika), çoğu metnindeki tamamlanmamışlık özelliği, şiir için de söylenebilir. Dava ve Şato’da, Joseph K.’nın tutuklanışından, kadastro memuru K.’nın köye varmadan önceki yaşamlarıyla ilgili bilgi verilmemektedir. Max Brod, Dava’yla ilgili olarak “bitimsiz” ve “tanımlanamaz” bir roman olduğu yorumunu yaparken Kafka’nın roman konusundaki görüşünü de aktarır: “Kafka’nın dediğine göre, davanın nihai duruşmaya ulaşmayı asla başaramaması gibi, roman da bir bakıma bitirilemez olmalıydı; sonsuza dek sürmeliydi.”[17]
Romanlarında apaçık bir toplumsal eleştiriye girişmeyen Kafka’nın alaya alma biçimindeki eleştirel tutumu, onun karamsarlık ve umutsuzluğunu biraz yumuşatır. Şiirde ironi neyse, Kafka’da mizah odur. Bir sanatçı olarak, hem onaylamadığı toplumsal yaşam, yozlaşmış değerler ve ilişkiler karmaşasının bir parçası olmanın baskı ve sıkıntısını hem de ölüm korkusunu duyan Kafka, yaşama güvencesi olmadan varolmanın bu trajik sorununu kimi zaman traji-komik bir biçimde yazarak görünür hale getirmeyi; bunu yaparken de daha insanca bir dünya özlemini dile getirmeyi amaçladı. M. Blanchot, bu konuda şu yorumu yapar: “Kafka’nın tüm yapıtı olumsuzlama ile kazanmak istediği bir doğrulamanın ardındadır,” “…düğüm noktası umutsuz olan metinler bile son bir olasılığı, bilinmeyen bir zaferi, erişilmez bir düşüncenin ışımasını dile getirmek için ters-yüz edilmeye hazırdırlar.”[18] Dava’nın Joseph K.’sı, Şato’nun kadastrocusu gibi kahramanları, tüm olumsuz koşullara karşın yine de yılgınlığa düşmezler. Çünkü “bir mutluluk arayıcısı” olarak gördüğü yazarın ve şairin peygamberce bir “ödev” üstlendiğini düşünen Kafka, bir yandan bu ödevi yerine getirememenin suçluluğunu duyarken diğer yandan insanın yabancılaşmadan kurtulacağına inancını yitirmez; insanlığın geleceği ile ilgili olarak tam bir umutsuzluğa kapılmaz. Yarına, iyiye, güzele, barışa, kardeşliğe, mutluluğa bir inancı olmasa; sanatçı niçin yaşar ve yaratır; yazar ve şair niçin yazar ki? Çin Seddi’nin bir bölümünde, herkes uyurken uyanık kalmaktan söz eder Kafka.
Var olanı, kalabalık içinde duyduğu yalnızlığı, parçalanmışlığı, çatışma, ikilem, kararsızlık, kuşku ve korkularını ortaya koyarken, yaşananın mutlak, değişmez, tek dünya olduğu gibi dogmatik bir düşüncesi yoktur. Bireysel ve toplumsal körleşmeye karşı, daha güzel bir dünya özlemini duyumsatır. Var olan gerçekliği değiştirmeye çalışan şairler gibi, o da bir uyumsuz olarak şu değerlendirmeyi yapar: “Ozanlar, insanların kafalarına kendi gözlerinden başka gözler oturtarak gerçeği değiştirmeye çalışırlar.
Dolayısıyla, devlet için tehlikeli kişilerdir; çünkü var olanı değiştirmeyi amaçlarlar.”[19] Platon’un Devlet’inden şairleri kovmak istemesi, Nazilerce Kafka’nın yapıtlarının yakılması boşuna değildir. Çocuklarınkini andıran yaratıcı düşlem gücüyle, iç dünyasındakileri yazıya döken dışavurumculuğuyla, başlangıçta şiirler de yazmış olmasıyla, “içimizdeki donmuş deniz, kanat çırpan ses, müzik denizi, biçimin kadife eldiveni, bıçkıların türküsü, şehvetten deliye dönmüş mektup, bir avuç kelime” benzeri bağdaştırma ve imgeleriyle Kafka’yı “şair” sayanları olumlamak mı gerekir acaba?
O Kafka ki ona göre insan, “mutlu köstebek”; İsa, “ışıkla dolup taşan bir uçurum”; sanatçı, “varlığın kafesine kapatılmış renkli bir kuş”; kalem, “kalbin sismografik aygıtı”; dil, “vatanın sesli soluğu, bir sevgili”; biçim, “içeriğe açılan bir kapı, içeriğe giden bir yol”dur. “Kadınlar tuzak gibidir” diyen, “politika cangılı”ndan, “süprüntü gibi bir kenara atılmak”tan söz eden, ironili söz oyunlarına sıkça yer veren Kafka’nın kimi metinlerine bakınca “Dava ve Şato’daki erotizm aşksız, arzusuz, güçsüz bir erotizmdir; her ne olursa olsun uzak durulması gereken bir çöldür sanki.”20 gibi yorumlar yapmak da olanaklıdır. Kafka, yazdıklarına “karalama” diyerek onları değersiz görse, öldükten sonra yakılmalarını istese de metinleri, özenli bir kurgunun, titiz dil işçiliğinin ürünleridir. Max Brod’a yazdığı mektuplar, kesin şeklini vermediği yapıtlarının taslakları, onlarda yaptığı karalama, silme, düzeltmeler, kimi metinlerinin başlangıçlarını farklı biçimlerde yeniden yazması, yapıtlarının eleştirel baskılarındaki (edisyon kritik) aynı metnin çeşitli varyantları, manüskri (el yazmaları) ve fragmanlar, bu konudaki titizliğinin göstergeleri. Çoğu şairde de rastlamıyor muyuz, bir sözcük, bir dize üzerinde bile günlerce uğraşıp onlarca kez farklı biçimlerde yazma, ekleme, çıkarma şeklindeki değiştirmelere? Varın siz bir daha düşünün
Kafka şair midir diye…﴾————
[1] Yazko Çeviri, Kafka Özel Sayısı, sayı: 16-17, Ocak-Şubat 1984, s. 102, 106.
[2] Roger Garaudy, Picasso, Saint-John Perse, Kafka, Çev: Mehmet H. Doğan, Payel Yayınevi, İst. 1991, s. 176.
[3] R. Garaudy, y.a.g.y., s. 175.
[4] R. Garaudy, y.a.g.y., s.169-170-171.
[5] H. Hesse, y.a.g. dergi, s. 161-163.
[6] F. Kafka, Kafka’dan Ruha Dokunan Düşünceler, Haz. Cem Küçük, Carpe diem kitap, İst., 2006, s.140.
[7] Georges Bataille, Edebiyat ve Kötülük, çev. Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yay., 1997, s. 117.
[8] Gustav Janouch, Kafka ile Söyleşiler, Türkçesi Kamuran Şipal, Cem Yay., İst., 2000, s.58.
[9] G. Janouch, y.a.g.y., s. 33.
[10] Kafka’dan Ruha Dokunan Düşünceler, y.a.g.y., s.97.
[11] G. Janouch, y.a.g.y., s. 17.
[12] G. Janouch, y.a.g.y., s. 33.
[13] G. Janouch, y.a.g.y., s. 172.
[14] G. Janouch, y.a.g.y., s. 96.
[15] Octavio Paz, Modern İnsan ve Edebiyat, çev: Turhan Ilgaz, Remzi Kitabevi, İst. 1993, s.15,19.
[16] Yazko Çeviri, y.a.g. dergi, s.152.
[17] Gilles Deleuze-Felix Guattari, Kafka Minör Bir Edebiyat İçin, çev: Ö. Uçkan-İ. Ergüden, YKY, İst., 2001, s. 66.
[18] Maurice #Blanchot, Kafka’nın Okunması, Yazko Çeviri Dergisi, y.a.g.sayı, s. 106.
[19] Kafka’dan Ruha Dokunan Düşünceler, y.a.g.y., s.40.
[20] G. Bataille, y.a.g.y., s. 123.
Sorry, there were no replies found.
