-
Çudomir (Dimitar Hristov Chorbadjiev)
ÖYKÜ: BULGAR EDEBİYATININ KARTVİZİTİ VE YENİLİKÇİ BİR ÖYKÜCÜ*
Makale Yazarı: Hüseyin Mevsim
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim / Aralık 2012, 12. sayıda yayımlanmıştır.
19. yüzyıl Bulgar kültürü ve edebiyatının başlıca özelliği, geç kalınmışlıktan kaynaklanan boşluğun hızlı gelişme yoluyla doldurulmasında yattığından, ilk başlarda bu eksiklik Yunan, Fransız ve Rus yazınından yapılan çevirilerle ve okurun algılama düzeyi göz önünde tutularak yabancı yapıtların uyarlanmasıyla giderilmeye çalışılır. Ancak 60’lı ve 70’li yıllara doğru #VasilDrumev (1840–1901), #İliyaBlıskov (1839–1913) ve özellikle #LiubenKaravelov (1834–1879) gibi toplumcu ve yazarların kaleminden çıkan ve daha çok uzun öykü niteliği taşıyan yapıtlarda #belgesellik, #anısallık, #etnografik ayrıntılar, aşırı doğa tasvirciliği öğeleri ve düz bir anlatının ağır bastığı, ayrıca romantizmden gerçekçiliğe bir geçiş yaşandığı görülürken, bağımsızlığı (1878) izleyen 90’lı yıllarda düzyazıda öykünün en yaygın tür kimliği kazandığına tanıklık ederiz.
Yaratıcılığına yetenekli bir şair olarak başlayan ve komşu ülke edebiyatının tartışmasız ‘ulu çınarı’ #İvanVazov (1850–1921), daha sonra Bulgar öykücülüğünün altın sayfalarında yer alacak eleştirel gerçekçi yapıtlara imzasını atar. Vazov öykücülüğünün en belirgin özelliği ulusalcılığın başlıca izlek oluşunun yanı sıra, yaşanmış, görülmüş veya duyulmuş bir olaydan hareketle, kişisel izlenimlere ve gerçeğe dayanılarak yaratılmasında yatar. Belirli bir tarihsel zaman ve coğrafî uzamda gelişen, geleneksel erdemler ve yeni kent koşullarının tetiklediği toplumsal sorunlar Vazov’un işlemeye çalıştığı ana konular olarak karşımıza çıkar.
#Ataerkil toplumdan hızla ve düzensizce gelişen kapitalizme geçişin sancılarının ve köylü ayaklanmalarının yaşandığı 90’lı yıllardan Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan zaman diliminde, #patriarkal yaşamın ve tutuculuğun değerlerini nostaljik bir hayıflanmayla dile getiren #TodorVlaykov (1865–1943), toplumsal çatışmaları, köy ve köylülük erdemlerini, yeni çağın ‘karanlık kahramanları’nı konu edinen #MihalakiGeorgiev (1852–1916), kötülüklerin ve uyuşmazlığın kaynağı ve ‘küçük Sodome’ olarak gördüğü kenti Bulgar düzyazısına yerleştiren #GeorgiStamatov (1869–1942), köy yaşantısının çıkmazlarına parmak basan #AntonStraşimirov (1872–1937) gibi yaratıcılar öykücülüğün gelişmesine katkı sağlarlar.
Ancak komşu ülke yazınında Vazov’dan sonra öyküyü ikinci doruğuna yükselten, Bulgar köylüsü ve köy yaşantısının adeta sözcülüğüne soyunan yazar #ElinPelin (1877–1949) olur. Sağlam bir iskelet üzerine yerleştirip gereksiz ayrıntılardan arındırdığı kurguyu, sade ve anlaşılır bir anlatıyla harmanladığı öykülerinde köy gerçeklerine ağırlık verir ve anlatıcının varlığı hissedilmeden yaşam sanki kendi kendini anlatır. Sözü edilen yıllarda #modernbireyselcilik görüşlerini ulusal halk yaratıcılığı gelenekleriyle yoğurarak sentezleyen, yerelliğin Avrupalılığa ve evrenselliğe yükseltilmesi çabaları içindeki #PetkoTodorov (1879–1916) Bulgar öykücülüğüne yeni bir derinlik kazandırır.
İki Dünya Savaşı arasında Bulgar edebiyatında öykünün yine baskın bir tür olmaya devam ettiği görülür. Sözü edilen dönemde sivrilen yaratıcılar arasında, şiirsel anlatısıyla 1923 Eylül Ayaklanması’nın toplumun bağrında açtığı derin yaraların ağıtını yakan #AngelKaraliyçev (1902–1974), teknolojik buluşların modern insanın ahlâksal erozyonuna neden oluşunu ironi, parodi ve yergiyle bezeyerek sunan #SvetoslavMinkov (1902–1966), başarıyı köylerinden köklenen; ancak kente de bir türlü kökleşememiş köylülerin trajik yazgılarını yansıttığı öykülerinde yakalayan #GeorgiRayçev (1882–1947) yer alırlar.
Yine bu yılların büyük öykü ustası kuşkusuz Yordan Yovkov (1880–1937) olup, Vazov’un ulusallığından, Elin Pelin’in gerçekçiliğinden sonra Bulgar öykücülüğüne koşulsuz insancıllığı taşır. Görünür dünyayı metafizik bir yaklaşımla estetikleştirdiği kabul edilen Yovkov, Rumeli Türklerine sempatinin ötesinde bir yakınlık sergiler ve hatta yaşam felsefesini Türk karakterlere yükleyerek kurgusal açıdan örneklik oluşturacak kadar mükemmel öykülerinde güzellik ve bilgelik yasalarının geçerli olduğu eşsiz bir dünya yaratır.
İkinci Dünya Savaşı arifesinde yayımladıkları ilk öykü kitaplarıyla dikkatleri çeken #GeorgiKaraslavov (1904–1980), #EmilianStanev (1907–1979) ve #DimitırTalev (1908–1966), daha sonraki yıllarda Bulgar tarihinin çeşitli dönemlerini konu edindikleri romanlarıyla iz bırakırlar. Özellikle Stanev av öyküleriyle insan ve doğa arasındaki ince dengenin felsefî boyutlarına inerek Bulgar edebiyatının tartışmasız en başarılı animalist yazar kimliğini kazanır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir politik, ideolojik ve sanatsal düzenin kurulmaya başlandığı Bulgaristan’da, bütün Doğu Blok’u ülkelerinde olduğu gibi yaratıcılık ortamında keskin değişikler yaşanır ve toplumsal gerçekçiliğin kuralları geçerli kılınır.
Görüldüğü gibi, #Çudomir (1890–1967) 1930’lu yıllarda adını duyurmaya başladığında, Bulgar öyküsü, Vazov, E. Pelin ve Yovkov ile doruğa ulaşmış, ulusal edebiyatın ‘kartviziti’ ve yabancı dillere en çok çevrilen yazınsal türüne dönüşmüştür.
Öykücü kimliğiyle oldukça ilerlemiş yaşta karşımıza çıkan Çudomir, yaratıcılık alanındaki ilk adımlarını Sofya’daki öğrencilik yıllarında gazete ve dergilere yayımladığı #karikatür, iğneleyici şiir ve gülmecelerle atar. Daha sonra yirmi yılı aşkın bir süre elinde daha çok fırça ve tuvali tuttuğunu görürüz. Günlük Tan (Zora) gazetesinin #mizah ve #hiciv sayfasını hazırlayan R. Aleksiev’in balayı gezisine çıkması ve Çudomir’den bu boşluğun doldurulması istenmesi bir anlamda onun öykücü yeteneğinin ortaya çıkmasına neden olur. Böylece, sekiz yıl boyunca adı geçen gazeteye öykü, karikatür ve çizimler hazırlar. Gazetede kendisine ayrılan yer kısıtlı olduğundan öykülerini kısa kesmek zorunda kalır. Yazarın itiraf ettiği gibi: Basınımızın alt katlarında bugüne dek bile süren darlık, öykülerimin serpişmesine imkân vermedi, bu yüzden kısa ve bir anlamda güdük kaldılar. Aslında öykü müdür bunlar, #feyleton mudur, yoksa başka bir şey mi? – bunu konunun uzmanlarına bırakıyorum. Diğer taraftan, öykülerin her hafta, okunan ve o yıllarda tirajı yüz binin çok üzerinde olan bir gazetede çıkması, adının duyulmasına, kahramanlarının sevilmesine ve yaratıcı saygınlığı kazanmasına katkı sağlar. 1935’ten başlayarak kısa bir dönemde, daha sonra onlarca baskıya ulaşacak birkaç öykü kitabı yayımlar. Ancak uzun yıllar sağ eğilimli bir gazetede öyküler yayımlaması, 1944’ten sonraki yeni dönemde haksızca eleştirilmesine ve gölgede bırakılmasına neden olur. Bazı görüşlere göre, 1947’de çıkardığı son kitabına yapılan son derece taraflı ve öznel eleştirilere kırılır ve daha sonra yeni öykü yazmadığını görürüz.
Çudomir Bulgar öykücülük geleneğine yadsınamaz yenilikler katar. Her şeyden önce tamamıyla hiciv ve mizahla bezeli öyküler yaratır. O ana değin bilinmeyen ve varlıklarından haberdar olunmayan kahramanları, bunların alçakgönüllü; ama özgün dünyalarını gün ışığına çıkarır. Mizah, ücra bir köy veya derin taşra kasabasında yaşayan kahramanlarının eylem veya tutumlarından değil, daha çok onları çevreleyen sosyal yaşamla uyuşmazlıklarından kaynaklanır; ancak Çudomir hicvinin ve mizahının en büyük özelliği, kişisel ve toplumsal kusurlara alaycı yaklaşımın hışmıyla gidilmemesinde yatar. Yazar #yergici ve yargıcı rolüne soyunmaktan kaçınır. Bulgar toplumsal yaşamının hiçbir karanlık tarafı gözünden kaçmaz; ama bunu sempatiyle ve kendi deyişiyle neşterle değil, yaralara merhem sürerek yapmayı yeğler. Ağırlıkla kendi halinde ve yaşamın kıyısına tutunan kahramanlarını Çudomir ezmez veya küçük düşürmez, onlara engin bir insancıllıkla yaklaşır. Yazarın kahramanlarını bildiğini, çok yakından tanıdığını söylemek yeterli değildir. Çudomir adeta onlarla yaşar, her zaman aralarındadır, bütün kalbiyle sever onları. İnsanları yüceltmeyi yeğler. Kahramanların kendi kendine konuşmalarına, içini dışa vurmalarına bırakır. Yazar her zaman okuru güldürmeyi başarır. Güldürüsünde #sağaltımgücü vardır. Ayrıntıda, küçük olayda önemli gerçekler bulur.
Çudomir öykücülüğünün bir başka özelliği, anlatıcının varlığının hissedilmemesinde yatar ve bu anlamda halk güldürü kültürüyle canlı bağlar sezilir. Okur kendini konunun içinde bulur, hemen kahramanlarıyla tanıştırır, bunu fark etmezsiniz, sanki onlarla uzun zamandan beri tanışıyorsunuzdur. Hazırlık ve olaylara yavaş yavaş taşımaz, doğrudan hadisenin içine sokar. Vazov ve El. Pelin’den farklı olarak doğa tasvirlerine başvurmaz, doğanın ayrılmaz parçamız olduğunu hissettirmek ister. Bütün bunlar eleştirmenlere göre Çudomir’in uzun uzadıya ve ayrıntıyla anlatmaya eğilimli olmadığından kaynaklanır ve bundan dolayı yazar daha oylumlu bir düzyazı türünde kendini sınamamıştır. Dili ölçülü ve ekonomik kullanır ve böylece olaylara dinamizm kazandırır. Diyalogun büyük ustası olduğu kabul edilen yazar, halk dilinin bütün inceliklerini de yansıtmayı başarır.
Özetle, Çudomir Bulgar halkının psikolojisini ve mantalitesini çok iyi yakalar, bundan dolayı ünlü toplumbilimci İvan Hadjiyski, öykülerini yakından izler ve ulusal Bulgar karakterolojisi üzerine yaptığı çalışmalarda bunları materyal olarak kullanır. Bulgar mizahının üslubunu yenileyen yazar, ulusal güldürü kültürünün zenginleştirilmesine katkı sağlar.
Çudomir çok yönlü, sanatın birkaç dalında başarıyla ürünler veren bir yaratıcı olarak bilinir. Kendi de belirttiği gibi, eşit ölçüde tarihe de, arkeolojiye de, yazarlığa da, ressamlığa da ilgi duyar.
#BulgarEdebiyatı #yenilikçi #öykücü #geçkalınmışlık #karanlıkkahramanlar #Bulgarköylüsü #Bulgarköyyaşamı #köygerçeği #RumeliTürkleri #yaralaramerhemsürerek #halkdili #halkgüldürükültürü

Sorry, there were no replies found.